Dijital bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya, çevrimiçi oyunlar ve daha fazlası günlük hayatımızı ele geçirmiş durumda. Çoğu insan sanal dünyanın içerisinde adeta kaybolmuş gibi… Dolayısıyla bu sanal hayata bağımlı olmanın sakıncaları üzerine düşünmeye başladık. Medeniyet TV Yayın Yönetmeni ve yazar Seyfullah Şenel, “Çevrimiçi Gençlik” isimli yeni eseriyle okurlarına sanal dünyanın gerçeklerini, alışkanlıklarımızın serüvenini ve küresel siyasetin sanal dünya üzerindeki algı ve reklam çalışmalarını anlatıyor. Düşünüyor, düşündürüyor, sorguluyor ve sohbet ediyor! Bize, sanal dünyadaki “biz” hakkında “acaba”lar kazandırıyor.
Şenel, evli ve üç çocuk babası olmasının yanında “gençlik” üzerine çokça konuşan, yazan ve yaşayan bir yazar. Kendisinin “Takılıyoruz” ve “Bi Bakıp Çıkcm” isimli eserleri de mevcut. Biz de siz değerli okurlarımız için Şenel ile kendisinin son kitabı olan “Çevrimiçi Gençlik” üzerine sohbet ettik.
Gelin hep beraber “çevrimdışı” bir söyleşi ile “çevrimiçi” olmayı konuşalım.
İNSİCAM SÖYLEŞİ

Soru: Yeni kitabınız hayırlı olsun. Dijital dünya, sosyal medya, algı yönetimi ve manipülasyon gibi önemli konularda gençleri çokça düşündüren bir eser kaleme aldınız. Böyle bir kitap fikri nereden çıktı?
Çok teşekkür ederim. Aslında sorunun cevabı bir nebze içinde gizli sanki. Sizin de saydığınız gibi bir çığ gibi modern çağ hastalıkları üzerimize geliyor. Bence bu çığın altında kalmamak için hepimiz elimizden ne geliyorsa yapmakla mükellefiz. Bende dilim döndüğünce ve kalemim yettiğince bir şeyler yapmaya gayret ettim.
Çünkü gençlerin ve hatta birçok yetişkinin bir bağımlılık sarmalında olduğunu gözlemliyorum. Bu bağımlılıklar kişiye göre değişiyor artık. Kişinin yaşına, psikolojik, sosyolojik durumuna göre şekil alıyor. Bağımlılık dediğimiz kavram kendini o kadar güncelledi ki eskiden bağımlılık dendiğinde akla ilk gelenler uyuşturucu, sigara ya da alkol bağımlılığı olurken bunlar artık arka sıralarda kendilerine yer buluyor.
Çünkü “modernleşen dünyamız” ile birlikte yepyeni bağımlılıklarımız oluşmaya başladı:
- Sosyal medya bağımlılığı
- Sanal bahis bağımlılığı
- Online oyun bağımlılığı
- Pornografi bağımlılığı
bunlardan bazıları…
Benim uzun süredir seminerlerde anlattığım ve maalesef gençliğimizi saran ilginç ve bir o kadar korkutucu bağımlılıklar var mesela;
Bunlardan biri Dismorfofobi yani “Güzelsem varım!” diyenlerin hastalığı.
Dismorfofobi, ‘ayna hastalığı’ olarak geçiyor. Kendini beğenmeme hastalığı. Şu an dünyada intihar eden her beş kişiden biri dismorfofobi hastası.
Almanya’da 4 Milyon 670 bin insan dismorfofobi yüzünden doktora gidiyor, yani 4 milyon 670 bin insan kendi bedeninden nefret ettiği için tedavi görüyor.
“2018’de dünya genelinde yaptırılan estetik işlemlerinin 10 milyon 607 bin 227’si cerrahi, 12 milyon 659 bin 147’si ise cerrahi olmayan operasyonlar” olarak açıklandı.
Çünkü yaşadığımız çağ bize şunu anlatıyor: Sen göründüğün kadar varsın; kalbin, duyguların, beynin, bunlar önemli değil.
Sen beğenildiğin kadar varsın; eğer yorumların, fotoğrafların, sözlerin, paylaşımların beğenilmiyorsa sen bir hiçsin.
Bize “Cilalı İmaj Devri”nde yaşadığımızı ve buna göre hareket etmemizi empoze ediyorlar.
Bizler bu “imaj” kavramının bir “Truva Atı” olduğunu bilmek zorundayız. Bu Truva Atı, bizim kişilik dünyamıza “güzellik” maskesi altında gönderilen düşman askerlerinden oluşuyor aslında.
Bu düşmanı alt etmek için parolamız asla değişmeyecek:
“Dişilik değil, kişilik. Şekil değil, şahsiyet”.
Soru: “Çevrimiçi Gençlik”te okurlarınızla sohbet ediyor, yer yer anket yapıyorsunuz. Kitabın tam da bu metotla okura vermek istediği bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?
Ben üç kitabımda da, nasip olursa bundan sonra yazacağım kitaplarımda da bu metottan vazgeçmeyi hiç düşünmüyorum. Yani okurlarımla “muhabbet” etmekten…
Muhabbet, Arapça “hub” kökünden gelir. Ve “hub” sevgi, dostça konuşmak, kalbin kalbe menfaatsiz bağlanması demektir.
Peki, neden bu “muhabbet” kavramı benim için bu kadar önemli biliyor musun? Çünkü ben, bizden ilk “çalınan” şeyin o olduğuna inanıyorum. Dikkat et yalnız “alınan” değil “çalınan”.
Peki, nasıl yapıldı bu? Şu şarkıyı muhakkak duymuşsundur:
“Muhabbet bağına girdim bu gece
Açılmış gülleri derdim bu gece
Vuslatın çağına erdim bu gece
Muhabbet doyulmaz bir pınarmış
Ararım, ararım, ararım seni her yerde
Sorarım ıssız gecelerde sevgilim nerde?”
Şimdi, sana bir sorum var: Bu şarkı en çok nerede çalınır biliyor musun?
Ben sana söyleyeyim: Meyhaneler, stadyumlar, eğlence mekânları, düğün salonları….
Peki, “Bu bir şarkı değil aslında bir ‘naat’tır ve naat, Hz. Muhammed (sav)’i konu alan, onu öven ve ondan şefaat dilemek amacıyla yazılan kasidedir.” desem ne dersin?
Bu sözlerin yazarı rahmetli Saadettin Kaynak’ın bir virdi (günlük belli bir disiplin içinde yapılan dersler) vardı. Her gece kalkar bir cüz Kur’an-ı Kerim okur, sabah namazını kılar ve yatardı.
Bir gece yine kalkar ama bu sefer kan ter içindedir. Çünkü Efendimiz (sav)’i rüyasında görmüştür. Hemen kâğıdı kalemi eline alır ve yazmaya başlar:
“Muhabbet bağına girdim bu gece
Açılmış gülleri derdim bu gece
Vuslatın çağına erdim bu gece
Muhabbet doyulmaz bir pınarmış
Ararım, ararım, ararım seni her yerde
Sorarım ıssız gecelerde sevgilim nerde?”
Ne ilginç değil mi? Daha birkaç saniye önce oyun havası tadında okuduğun ve şarkı olarak bildiğin sözlerin Efendimiz (sav)’e yazılmış bir şiir olduğunu bilerek okuduğunda manası, derinliği nasıl da değişiverdi.
Sana daha acısını söyleyeyim. Bu naat şarkıya çevrilmekle kalmadı, ülkemizde çok tüketilen bir içki markasının reklam filmi olarak bunun klibi dahi çekildi.
Bize işte bunu yaptılar!
Bizi biz yapan, bizi insan kılan, değerli kılan her şeyimizi sıradanlaştırıp basitleştirdiler ve ne gariptir ki biz bütün bunlar olurken birçok şeyi unuttuk!
Ve maalesef bunların başında gelenlerden biri de “muhabbet” oldu.
Bu sebeple kitaplarımda okur sanki karşımdaymış gibi onunla muhabbet etmeyi, dertleşmeyi çok seviyorum.

Soru: Kitap birçok psikolojik tahlil ve bilimsel verilerle okura kendisini sunuyor. Sosyal medya manipülasyonları, PR çalışmaları ve algı yönetimi gibi konuları anlatırken günlük, sade ve yalın bir dil kullanılıyor. Buradan hareketle, “Gençlik” dediğimiz dönemi, yaş aralığı olarak nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum?
Sizin de hatırlattığınız gibi sade ve anlaşılır bir dil kullanmaya çok özen gösteriyorum. Bu soruya da rakamların dili ile cevap verelim istersen.
18-24 yaş aralığındaki akıllı telefon kullanıcılarının;
– %89’u uykudan uyandıkları ilk 15 dakika içerisinde telefonlarına bakıyorlar.
– %74’ü için telefonlarına bakmak sabah yaptıkları ilk iş olarak geçiyor.
– %79’u uyanık oldukları sürenin sadece 2 saatini telefonlarıyla uğraşmadan veya telefonlarını yanlarında tutmadan geçirmekteler.
– Bağımlı bir kullanıcının telefonundaki uygulamalara bakma sayısı günde 132’yi bulurken, normal bir kullanıcıda bu sayı 76.
Bu oranlara baktığımızda, cep telefonlarımız bir nevi ağrı kesici görevi görüyor. Başımız ağrıdığında aldığımız ilaçlar gibi “canımız sıkıldığında” da telefonlarımıza sarılıyoruz.
Sosyal medyada geçirilen zamanın çok önemli bir kısmı can sıkıntısı bahane edilerek geçiriliyor. Cep telefonlarımız, tabletlerimiz büyük bir hızla birer avuntu cihazlarına dönüşüyor. Sosyal medya, günün her saatinde boşluk dolduran bir “emniyet sibobu” sanki.
Gençlerin ve aslına bakarsanız yetişkinlerin de ilk yapması gereken şey, “herkes” hastalığından kurtulmak olmalı.
Sanal dünya bize tıpkı matruşkada olduğu gibi devamlı bir yenilik sunar. Sadece önümüze koyduğu şeylerin adını değiştirir, ama amacı hep aynıdır. Şöyle örnek verelim: Ülkemizde bundan 7-9 yıl önce 15-25 yaş arası olan gençler Facebook bağımlısı olmuştu. Orada arkadaşlarını buluyor, sosyalleşiyor ve “yalnızlıklarını” dindiriyorlardı. Fakat gelgelelim bugün Facebook’ta 15-25 yaş arası gençlerin oranı sadece yüzde 13’lerde.
Neden?
Çünkü sanal dünya onlara matruşkadan yepyeni ve daha renkli bir oyuncak çıkardı. Adı Instagram. 2018 araştırma raporuna göre “Telefonunuzun tuş kilidini açtıktan sonra girdiğiniz sosyal medya uygulaması hangisi?” sorusuna Türkiye’nin gençlerinin %42,6’sı “Instagram” cevabını verdi.
Matruşka modelimiz tam bu esnada devreye giriyor işte. Çok yakın bir dönemde Instagram’dan sıkılan gençliğe yepyeni bir oyuncak daha sunulacak. Bunun adı Pinterest olabilir, Snapchat olabilir, Tinder olabilir.
Ya da bugüne kadar hiç duymadığımız yepyeni bir uygulama…
Ve biz bütün bunların peşine maalesef sihirli bir kelime ile düşeriz.
“Herkes”
Ama herkesin bir hesabı var!
Ama herkesin bir oynadığı oyun var!
Ama herkes öyle giyiniyor!
Ama herkes kullanıyor!
Moda; ama herkes giyiyor, bak çok yakışıyor zaten, ben neden giyinmeyim?
Sosyal Medya; ama herkes kullanıyor, ben neden kullanmayayım?
Online Oyunlar; ama herkes oynuyor, ben de oynasam ne olacak ki?
Selfie; ama herkes çekiyor, ben neden çekmeyim?
Yani…
“Niyet ettim Allah rızası için koyun olmaya, uydum hazır olan kalabalığa”
Gençlerin bu “herkes” virüsüne karşı bir “alternatif tepki modeli” geliştirmeleri gerekiyor. Farklı olmanın özel olduğunu ve farkında olarak özel kılındıklarını anladıklarında sanal dünyayı çok daha güzel işler için kullanacaklarına kesinlikle inanıyorum ben.
Soru: Bilhassa kişilerin psikolojik hastalıklara, kişilik bozukluklarına ve depresyona karşı temkinli olması için basit alışkanlıkların önemine çokça değinmişsiniz. Bu konuyu biraz daha açarsak, internet unsurları gençlerin duygusal eğilimlerini ne derecede etkiliyor?
Bu sorunun cevabını ilginç bir yöntemle yıllar önce Prof. Bruce K. Alexander adında bir bilim insanı çözüyor.
Kafese bir tane fare koyuyor. Kafesteki fareye biri kokainli biri saf olmak üzere iki farklı su sunuyor. Fare zamanla kokainli suyu tercih ediyor ve bağımlı olduktan sonra ölüyor.
1970 yılına gelindiğinde profesör buradaki yanlışı buluyor: ‘’Fareyi boş bir kafese koyuyoruz’’ diyor. Farenin mutlu olmak için kokainli su dışında tercih edebileceği bir eylem söz konusu değil. Bunun üzerine bir fare parkı kuruyor. İçinde tekerlekler, tüneller, güzel fare yemekleri, peynirden toplar olan bir “fare parkı”. Ve yine biri kokainli biri saf olmak üzere iki kap su veriyor faremize. Sonuç anında etkisini gösteriyor ve fare kokainli suyun yanına dahi yanaşmıyor. “İyi de bunlar fare! Bize neden bunlarla örnek veriyorsun?” diyenlere başka bir örnek daha verelim isterseniz?
Vietnam Savaşı sürerken, Amerikan birliklerinin %30’u eroin bağımlısı oluyor. ABD’de müthiş bir endişe… Savaş bitecek ve sokaklarda yüz binlerce bağımlı olacak korkusu…
Uyuşturucu bağımlısı askerler evlerine kadar izleniyor ve Amerikan Psikiyatri Birliği büyük bir çalışma yapıyor. Dönenlerin % 96’sı ilk hafta içinde eroini bırakıyorlar.
Peki neden?
Tıpkı fare deneyinde olduğu gibi… Vietman’da savaşırken uyuşturucu madde onlara bir “kurtuluş”, bir “kaçış” yolu gibi görünüyordu. Fakat kendi evlerine, eşlerine, ailelerine kavuştuklarında aslında bu bağımlılığın ne kadar boş ve saçma bir kaçış yolu olduğunu anladılar.
Bağımlılık dediğimiz şey, kimyasal kancalarla değil, beynimizdeki kafesimizle alakalıdır.
Kafesimize uyum sağlamakla alakalı yapacağımız işlem ise “bağımlılık değil, bağ kurma”dır.
İnsanoğlu doğumundan itibaren ‘bağ kurma’ üzerine yaratılmıştır. Ailemizle, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla, dostlarımızla, Rabbimizle bağ kurmak zorundayız.
Eğer bu saydıklarımızla bağ kuramazsak, kendimizi hayat ve toplum tarafından dışlanmış hisseder ve bize rahatlık, mutluluk hissi verecek “sanal” şeylerle bağ kurmak isteriz.
Soru: “Çevrimiçi Gençlik”ten sonra “Çevrimiçi Ebeveynler” yahut benzeri bir başka proje daha olur mu dersiniz?
Çevrimiçi ebeveynler fikri güzelmiş gerçekten. Tam olarak öyle olmasa da Aile ile ilgili bir hazırlığımız olacak inşallah.
Röportaj için çok teşekkür ederim.
