Aliya’nın Düşünce Dünyamıza Mirası

Aliya için aklın, adaletin ve hikmetin Müslüman bireylerin her birinde inşa edilecek ahlak ve karakter nezdinde önemi, birincildir. Yine O’na göre derin ve ulvi hasletlerin edinilmesinde erdemli bir Müslüman portresini destekleyecek yegâne unsur, vahiydir.

Şehnaz FINDIK

Aliya İzzetbegoviç, İslâm’a dair sunduğu tezlerin hemen hepsinde tanımların ve sınırların kutsandığı bağlamı reddeden bir anlayışla yeni bir dimağ, yeni bir paradigma ortaya koymayı savaşın kendisi olarak telakki eder. Çünkü O’nun savaşı, Bosna’nın ötesine taşan gerçek bir savaş meydanını, zihinlerin ve kalplerin işgalini işaret eder. Aliya’nın Müslümanların zihinlerine, kalplerine ve toplumlarına bıraktığı bu savaş meydanı, mirasın ta kendisidir. Bu savaş, mutlak surette muvaffak olmaktan çok gayretle ortak olmamız gereken bir çabanın savaşıdır. Öyleyse Aliya’nın bu savaşta neleri ilke edindiğine bakmak, bugünkü sorunların çözümünde yol gösterici olacaktır.

Âdil, Âkil ve Hikmetli: Müslüman

“Uyanmış İslam her ortamda, daha âdil bir toplumsal düzen için bayrağı eline almalı ve İslam için mücadelenin, aslında cehalet, adaletsizlik ve fakirliğe karşı bir mücadele olduğunu, bu savaşta herhangi bir anlaşma veya geri adım olmayacağını ilan etmelidir. Eğer İslam bunu yapmazsa, ikiyüzlü hedeflerini gerçekleştirmek için, toplumun demagog ve yalancı kurtarıcıları yapacaklardır.”[1]

İzzetbegoviç, ahlaken çökmüş bir ideal toplum olmayacağı gibi idealleri ve ahlakı ile örnek ve öncü olmayan bir Müslümanın da söz konusu “ideal toplum” çabasına giremeyeceğini ifade eder. Evvela şuur ve nitelikleri itibariyle kendisini, ailesini ve çevresini ihya edebilen bir Müslüman’ın bugünün insanlığına ve gelecek nesillere daha fazla tesir edeceğini söyler. Bu tesirin bir yansıması olarak tanımladığı Müslümanı âdil, âkil ve hikmet toplumları oluşturmada mahir görür. Zaten O’na göre böylesi mahiyeti güçlü bir vazifeyi layıkıyla ancak Müslüman idrak edebilir.

İzzetbegoviç, Bosna’da verdiği mücadelenin çok daha ötesine bakarak Müslüman coğrafyasının dün ile hesaplaşmasına eğilir. Âdil bir toplumsal düzen için Müslümanların rüşvet ve adam kayırmacılık gibi kötü işleri bırakmasını, en önemli vazifelerden biri olarak görür. Bu çok basit bir reçete gibi görünebilir, ancak uygulama noktasında toplumsal düzenin gözle görülür haksızlıklara ve mağduriyetlere yer vermemesini hayati olarak nitelendirir. İslam toplumlarının, en sıradan işlerinde bile haram-helal dengesinin kolayca şaşmasını, siyaseten bir “adalet” arızası olarak değerlendirir. Bu noktada Müslüman, bayrağı eline alıp düzenin kurucu aktörü olana dek âdil olmakla ilgili sorunlarını aşmış olmalıdır. Önce ailesi, akrabası ve yaşadığı muhitin ihyasına yönelen ve bunun yanında cihanşümul hedefler belirleyen kararlı, akil ve hikmetli bir zihniyet inşa etmelidir.

İslam’ın asırlardır üzerinde bulunduğu medeniyet değerlerini, vahyin ve aklın ışığında yeniden formüle etme işi, Müslümanların meydanı boş bırakması mümkün olmayan hayati işlerdendir. Bundandır ki Aliya, önce âdil ve âkil bir Müslüman zihni tasavvur ederken bunun yanına hikmet ile donatılmış yüksek insani anlayışı da ekleyerek Müslüman bireyi toplumda insanların kendisiyle iman ve mana bulduğu kutuplardan biri olmaya teşvik etmiştir. Ancak bu şekilde yalancı, sahtekâr ve ihtiras sahibi insanların topluma liderlik etmesi ve hatırı sayılan kimselerden olmasının önüne geçilebilir.

Aliya için aklın, adaletin ve hikmetin Müslüman bireylerin her birinde inşa edilecek ahlak ve karakter nezdinde önemi, birincildir. Yine O’na göre derin ve ulvi hasletlerin edinilmesinde erdemli bir Müslüman portresini destekleyecek yegâne unsur, vahiydir. Dolayısıyla Aliya, çağın getirdiği sorunları, vahiyden ilham alarak sistematize eden hakikat anlayışının peşindedir. Biz Müslümanlara bıraktığı mirasın ilk ilkesi, bu nedenle, “âdil, âkil ve hikmetli” olmamız yönündeki teşvikleri ihtiva eder.

Zalim, Mazlum ve Mağlup Değiliz

“Bugün bizim milletimizin başına geldiği gibi, başka bir millet de –ki hangisi olduğu önemli değil- geçmişte aynı dönüm noktasında kalmıştır. Boyun mu eğeceğiz yoksa başı dik mi duracağız, köle mi olacağız yoksa özgür insanlar mı? Bu milletin şairi bu sorulara o şanlı sözlerle cevap vermiştir ve ben de bu sözlerle konuşmamı bitirmek istiyorum : ‘Her şeye kadir olan Allah’a and olsun ki, köle olmayacağız!’”[2]

Aliya, “Biz, aşırılık ve radikalizm vadetmiyoruz” der, Bosna için gerçek bir çözüm aradığı Bosna Hersek Devlet Günü açılış konuşmasında. Sahip olduğu medeniyetin, tarihin ve birlikte yaşama tecrübesinin Bosna’nın mukayyet ulus sınırlarının çok daha ötesine taştığını büyük bir kararlılıkla söyler. Tarihin hiçbir safhasında zulmün paydaşı, ortağı ve destekçisi olmayan aziz bir milletin parçasıdır O’nun milleti. Kendi ülkesini, Büyük İslam Medeniyetinin asli bir unsuru olarak konumlandırır. Cumhuriyetin egemen olduğu bir devlet biçimini konuşan çağın düzen kurucularına hitap ederken hatırından hiç çıkmayan da hatırlardan çıkarmadığı da budur. İslam halklarını mazlum ve mağlup bir millet gibi değil, zamanın bir hakikati olarak dağılmış, geri kalmış ancak elindeki büyük medeniyet envanteri ile her an toparlanmaya mecali olan bir millet gibi anlatır. Evvela ahlaki bir dirilişin meşalesini tutar. Kendi haklarımız da dâhil tüm insanlığın hak ve hürriyetlerini, ancak dürüst ve doğru bir nizam içerisinde koruyabileceğimizi hatırlatır.

Aliya, İslam âlemine boyun eğmemeyi, başı dik yürümeyi ve zulme karşı kimliğini, özünü ve ilkelerini korumayı ödev verir. Bu ödev, zalim olmamak üzere kurulu adalet terazisinde, mazlum da düşmemenin ölçüsünü idrak etmeyi amaçlar. Zira Sırpların ulus devletler içerisinde Batı Avrupalılar kadar zengin olmayı arzulayan dünya telaşının bir sonucu olarak kendi komşularına zulmetmesi, Bosnalı Müslümanları “mazlum” düşürdüğü anlamına gelmez. Aliya, düşmanları zalim de olsa Bosna’nın mazlum olmadığını; süreç her ne kadar Müslümanların aleyhine işlese de mücadele etmenin kendisi dolayısıyla mağlup olunmadığını anlatır. Buradan hareketle Müslümanlar, kendi dindaşı olan komşuları da dâhil olmak üzere zalim, mazlum ve mağlup değildir.

Süratle değişen siyasal sistemler, hükümetlerin menfaat yarıştırdığı ulusal politikalar ve devletlerin dış politika kazanımları, Müslümanların zulme karşı duruşunda hiçbir değişiklik yaratmamalıdır. Ölçü her şartta, her durumda vahyin, aklın ve vicdanın Rabbani yasalarca belirlenen hadleridir.

Fikri Hürriyet için Daima Teyakkuz

“Ne var ki Kur’an, edebiyat değil, hayattır. Dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır başlanmaz güçlük ortadan kalkar ve bu yanlış intibalar da değerini kaybeder. Kur’an’ın yegâne hakikî tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi, Hz. Muhammed’in hayatı tam olarak buydu. İslâm’ın öğretisi Kur’an’ın yazılı şeklinden anlaşılmaz ve mütenakız görünebilir. Fakat Hz. Muhammed’in hayatında tam mânâsıyla tabiî bir ahenk içinde, sevgi ile kuvvet, ulvî ile tabiî, İlahî ile İnsanî hususların pek müessir birliği olarak ortaya çıkar. Dinle siyasetin meydana getirdiği bu ‘patlayıcı karışım’ milletin hayatında muazzam bir enerji açığa çıkarmıştır. Bu noktada İslâm’ın formülünün hayatın formülüyle tam mutabakat içinde olduğu bir anda göze çarpar.”[3]

İslâm, Aliya’nın ortaya koyduğu her ilkede dipdiri ve uğruna mücadele edilmesi en makul davadır. İslâm, kendisiyle var olan her şeyi diri tutar. Böylelikle Aliya, klasik tanımları ve şarkiyatçıların tanımlarını kendine ölçüt edinmeden medeniyetini biricik kılan İslâm’a dikkat çeker. Tarihe tanıklık ettiği anekdotlarda çokça zikrettiği üçüncü yol ile fıtratı, insanı ve karşılıklı muhabbeti merkeze alır. Böylelikle fikri hürriyetin evvela insanlar için sonra da milletler için hayati olduğuna dikkat çeker.

Bosna için self determinasyon hakları gündeme geldiğinde O, fikri hürriyet için daima teyakkuzda olmayı tavsiye etmiştir. Aliya’nın savaşı Müslümanlara geri kalmış, mağlup olmuş yahut mazlum düşmüş gibi hissettiren fikri prangalarladır. O, Batı’nın sahip olduğu haksız zenginliği insanlığa ihanet olarak görür. Dolayısıyla fikrin, özün ve değerlerin vahiy rabıtasını göz ardı etmeyen bir eğitim sistemi, siyasi ve iktisadi nizam öngörür. Böylelikle milletlerin sahip olduğu dillerini, düşünce tarzlarını ve dini değerlerini kaybetmeden bir arada yaşama imkânı ve modeli sunar.

Öte yandan Aliya, Batı’nın kendi hırs ve menfaatlerini inşa etmek için bilim ve teknikte derinleşmesini, buna göre evrensel iddialar üreterek sözde medeniyet gibi davranmasını ifşa eder. Esasında birbirlerine menfaat ve korku ile bağlanan birkaç sömürge devletinden başka bir şey olmayan Batı, kurduğu iktisadi sistem sarsılıncaya dek birlik görüntüsü vermeye mecburdur. Aliya, Batı’nın üstüne inşa edildiği kırılgan ve zafiyetlerle dolu zemini detaylarıyla tanır, tanımlar. Müslümanları Batı’nın zafiyetlerini fark eden, tekelci ve üstenci kavram ve tanımlarını reddeden bir teyakkuza çağırır. Aliya’nın savaşı, âdil ve fıtri olmayan fikirlerin ve bu fikirlerin ortaya koyduğu hayat nizamının kendisiyledir.

Terbiye, İdrak ve Azmin Ümmeti

“İslam dünyasının gelecek devrimi, öncelikle inanç açısından bir devrim olmak zorundadır. Öncelikle insanların ruhları ve kalplerinde sahne alacak bu devrim, ancak bundan sonra harikalar yaratarak bugün bize imkânsız gözüken şeyleri gerçekleştirebilecek duruma gelecektir. Kısa zaman içinde hayatın tüm sahalarına derin evlekler açabilecek imkâna sahip olacak; her türden tüm fesat çıkarıcıları kaçmaya zorlayacak; sefaleti, hurafeleri, adaletsizliği, cehaleti ve köy ve şehirlerimizdeki kirliliği ortadan kaldıracak, hâlihazırda bakımsız olan geniş bir sahada yeni bir kültür ve insanlık çağı başlatacaktır.

Allah’ım Müslüman halklara ve tüm dünyaya nasip eyle!”[4]

Müslümanların pratik yaşamlarına tesir etmeyen bir anlayışı İslam olarak telakki etmeleri, İslam’ın özüne uygun düşmediği gibi İslami bir siyasal nizamın kurulmasına da engeldir. Bundan dolayıdır ki Aliya, “İslami düzen dini devrim olmaksızın başlayamaz”[5] der. İslam toplumları ahlaki ve sosyal tecdit olmaksızın çağın sorunlarına karşı kendi öz prensiplerini konumlandıramazlar. Bunun sonucunda hayatlarına tatbik edecekleri İslami ilke ve anlayışın doğruluğuna vakıf olamazlar. Bireylerin düşeceği bu hata İslam toplumunun siyasal devrim için ihtiyaç duyduğu fıkhi ve ilmi temelin doğru anlaşılamaması ve/veya kasıtlı olarak doğru aktarılmaması sonucunu doğurur. Dolayısıyla ahlaki yozlaşmayı tüm imkân ve kusurlarıyla tespit etmeye girişmek öncelikli devrimdir.

Bu tespitin ardından davranış sorunlarını, rüşveti, batıl inançları, tembellik ve ikiyüzlülüğü, gayri İslami adet ve alışkanlıkları ve kadınlara karşı takınılan yanlış tavrı düzeltmeye girişmek gerekir.[6] Aliya, umutlu ve kararlı olan Müslüman toplumlarının bu sorunlardan kurtulmasını eğitim, karşılıklı anlayış ve İslam’ın yeniden okunması için gösterilecek ortak bir çabaya ve bu husustaki siyasal niyetlerin samimiyetine bağlı görür. Zira bu ümmet, terbiye eden ve mütemadiyen terbiye olunan, idrak ve azmin ümmetidir. Siyaseten bağımsız, fikren prangasız ve hükmen galip olmanın önündeki en büyük engel, terbiyeyi menfaatlerine kurban eden, idrak etmede tembelliğe düşen ve azmetmeye takati kesilen yaşlı, hasta ve huysuz bir ümmet gibi davranmaktır. Karşı çıkılan nokta, tam da budur. İslam milletinin, diğer bir değişle ümmetin içinde bulunduğu durum, bir çeşit anarşi, yozlaşma ve ihmal edilmişliktir.


[1] Aliya İzzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, Fide Yayınları, İstanbul: 2010, s. 78-79.

[2] Aliya İzzetbegoviç, Köle Olmayacağız, Ketebe Yayınları, İstanbul: 2021, s.55.

[3] Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, Klasik Yayınları, İstanbul: 2015, s.21.

[4] Aliya İzzetbegoviç, İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri, Ketebe Yayınları, İstanbul: 2022 s.73-74.

[5] Aliya İzzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, Fide Yayınları, İstanbul: 2010, s.69.

[6] A.g.e., s.69.