Mesul ve Hür İnsan: Aliya İzzetbegoviç’ten Mülhem Bir Değerlendirme

İzzetbegoviç, bu bakış açısına imkân tanır. Bu imkânın izini bir soru ve ona verilebilecek cevap çerçevesinde sürmeyi deneyebiliriz. Kişi, dışarıdan gelen ve görünen bir varoluş (ex-istere) ile mi var olur, yoksa içinden doğan bir varoluş (in-sistere) ile mi? İzzetbegoviç, varoluşun temel dinamiğinin içten geldiğini, bunun îman ve niyet ile şekillendiğini, bu temel üzerine hâricî varoluşun (ex-sistere) ise idrâk, irâde ve amel ile inşâ edilebileceğini düşünür. Onun görüşüne göre, iç varoluş îmanın ışığıyla; dış varoluş ise îmanın gücüyle neşet edecek hayırlı amellerle kurulur. İç ve dış, ancak birlikte uyum içinde olursa, sağlam ve sürekli bir varoluş ve şahsiyet varlığı meydâna gelebilir. Şahsiyet ise mesûliyet ve hürriyet bağında çiçeklenip büyüyebilir. 

Muhammet Enes KALA

Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üni. İnsan ve Toplum Bilimleri Fak.

Varoluşçuluk, insanın dünyâya yabancılaştığı, soykırım, zorbalık, duyarsızlıklarla karşılaştığı, savaşlarla yorulduğu târihî dönemlerin ürünü olan felsefe akımı olarak öne çıkar. Bu bağlamda, varoluşçuluk, arzu ettiği ve özlediği insanı ararken, “burası” veya “orası” diye sınırlamayan, ama “burası” ve “orası” arasında bütüncül bir diyaloğu mümkün kılan bir yaklaşımı da seslendirebilir. Bununla birlikte insanı, dışarıda olan dünyâ kadar içerisinde taşıdığı dünyâdan da haberdâr eder. Varoluşçuluk, insanın varoluşsal hâllerini, hayâtın ve yaşam deneyimlerinin ışığında açıklamaya çalışan felsefî bir temâyül olarak görülebilir. “Varoluşçuluk, öznel bakımdan ilgili, samimiyeti tutkuyla dert edinmiş, yaşama yöntemle yaklaşan, sınırlarını aşmaya daima meyilli akıl karşısında kılı kırk yararcasına kuşkucu, varoluşu oluşturan muammalardan, paradokslardan, muğlaklıklardan hiçbirini yok etmeden, idealliği varoluşun zamansallığı içinde düşünmeye bağlı fikirleri belirtmekte kullanılabilir.”[1] Bununla birlikte tek bir tür varoluşçuluktan değil, varoluşçuluk yaklaşımlarından bahsedilebilir. Bakış açıları îtibârıyla varoluşçuluk içerisinde tebârüz eden farklılıklar ilk olarak teist ve ateist yaklaşımlarla ortaya çıkar.

Varoluşçuluğun tezâhür biçimleri olan teist ve ateist kanatların özellikle üzerinde durduğu meselenin insan için öz ve varoluş ilişkisi olduğu söylenebilir. Bu çerçevede ateist kanat, insan için varoluşun özden önce gelmesi gerektiğini, aksi takdirde insanın hür olamayacağını ifâde eder. Bu yaklaşım ayrıca özünde Tanrıyı reddedişi de saklar. Zira ateist varoluşçuluk, insanın Tanrı tarafından yaratılmış olması durumunda, onun özünün varoluşundan önce gelmesi gerektiğini iddia eder. Özü varoluşundan önce gelen varlığın bu anlayışta belirlenmiş bir varlık olacağı için hür olamayacağı düşünülür. O hâlde insanın varoluşunun ve onun için hürriyetin en büyük engeli, özellikle Jean Paul Sartre’ın temsil ettiği yaklaşıma göre Tanrı olmaktadır.

Ateist varoluşçuluk akımının önemli temsilcilerinden Sartre, varoluşun esâsını, insanın kaçınılmaz yaşam koşulu olarak gördüğü özgürlükte arar. Ona göre öz, devamlılık gösteren nitelikler bütünüdür ve yalnızca “kendinde varlık” için geçerlidir. Oysa varoluş, dünyâda faal bir duruşun ve özgün/özgür bir görünüşün ifâdesidir. Sartre, tam da bu noktada öz mü önce varoluş mu önce? diye sorar ve insancılık dediği varoluş görüşünü, insanın özelliği olarak gördüğü özgürlük kavramı çerçevesinde ele alır.[2] Bu anlayışın özünde tam olarak şu vardır: Özgürlük olmadan insan olamaz, Tanrı varsa özgürlük yoktur, Tanrı varsa insan yoktur. O hâlde insan varsa Tanrı olamaz. Bunun tam karşısında ise “Tanrı yoksa insan yoktur, insan yoksa sorumluluk yoktur, Tanrı yoksa suç yoktur ve Tanrı yoksa her şey mübahtır” diyen başka bir yaklaşım vardır. Aliya İzzetbegoviç bizce tam da bu düşüncenin müdâfidir.

Şahsiyet varlığı olarak insanı anlama, onun ortaya koyduğu ve kazandığı kişiliğiyle değerlendirme anlayışı; öz üzerinde konuşmakla birlikte nitelikli şekilde varoluş üzerine konuşmayı da beraberinde getirir. İnsan için özü, varoluşunun muhâlif ve rakîp bir unsuru olarak görmek değil, onları birbirinin mütemmimleri olarak anlamak oldukça mâkul görünür. Bu mâkuliyet, hem özün varoluştan önce gelmesini hem de varoluşun özü şekillendirme ve inşâ edebilme imkânını da içinde saklar. Bunda çelişki varmış gibi görünür ancak derinlikli bakış burada bir çelişki bulamaz. Nedenini kısaca da olsa açıklamaya çalışabiliriz.

Her insan, beşerdir ve her beşer, insan olabilme kâbiliyetine ve potansiyeline sâhiptir. Beşer, özü varoluşundan önce gelen, fizyo-biyo-nörolojik takdîr edilmiş ve belirlenmiş canlıdır. Beşerîyet insan için, sınır durumlarına ve fizikî kapasiteye işâret eder. Ahlâkın, başat zemini olan “halk-yaratılış” eksenidir. İnsan varoluşu ise söz konusu kapasiteyi idrâk-irâde-vicdân-his ile dilediği gibi işleme imkânını ve özünü inşâ edebilmeyi seslendirir. Bu imkân, içsel varoluşun (in-sistere) ve dışsal varoluşun (ex-sistere) birlikte tahakkuku ile gerçekleşebilir. İnsan, dâhilî ve hâricî varoluşunun şuûrunda olması gereken, sorumlu ve hür bir varlık olarak karşımıza çıkar. Onun ilk tabakası beşerîyettir ve onun üzerine insanîyet inşâ edilebilir. Beşerî yapısı ilâhî yaratılış manzûmesine (halk), insanî yapısı ise müdrik ve irâdî hâller ve ameller bütününe (hulk) işâret eder. Ahlâk, “halk”ı reddetmeyen, onunla muvâfık bir biçimde “hulk”un geliştirilmesi ve yetkinleştirilmesi faâliyetleri bütünü olarak görülebilir. Başka bir deyişle “halk” ve “hulk”un insan denen varlıkta esrârlı raksı, şahsiyet denilen, âleme selâmet getirebilecek o küllî yapıyı meydâna getirir. Bu varlığın alâmetifârikası mesûliyet ve hürriyettir.

İzzetbegoviç, bu bakış açısına imkân tanır. Bu imkânın izini bir soru ve ona verilebilecek cevap çerçevesinde sürmeyi deneyebiliriz. Kişi, dışarıdan gelen ve görünen bir varoluş (ex-istere) ile mi var olur, yoksa içinden doğan bir varoluş (in-sistere) ile mi? İzzetbegoviç, varoluşun temel dinamiğinin içten geldiğini, bunun îman ve niyet ile şekillendiğini, bu temel üzerine hâricî varoluşun (ex-sistere) ise idrâk, irâde ve amel ile inşâ edilebileceğini düşünür. Onun görüşüne göre, iç varoluş îmanın ışığıyla; dış varoluş ise îmanın gücüyle neşet edecek hayırlı amellerle kurulur. İç ve dış, ancak birlikte uyum içinde olursa, sağlam ve sürekli bir varoluş ve şahsiyet varlığı meydâna gelebilir. Şahsiyet ise mesûliyet ve hürriyet bağında çiçeklenip büyüyebilir. 

İnsan için mutlak bir hürriyetten bahsedemeyiz. Onun için hürriyet yegâne amaç da değildir. Hürriyet mühimdir ve onun ehemmiyeti insanın varoluşunu nitelikli şekilde tekemmül ettirebilme imkânında aranır. İnsanın beşerî yapısı, onun sınır durumlarını meydâna getirir. Bunlar, onun hürriyetinin mutlak olabilmesi imkânını da dışlar. İnsan, kendini ya zorunlu sınırlılıklar içinde bulur ya da irâdî olarak sınırlandırmak zorunda olduğunu görür. Dışsal zorunluluk, onun dışındaki değişimleri gösterir ve onun irâdesiyle ilgili değildir, dolayısıyla burada insan mesûliyetinden de bahsedilemez. Fakat insan, kendisi için aşkın bir varlık tarafından belirlenen ve kendi kendine belirlemesi gereken sınırlar ile üstlendiği sorumluluklar sâyesinde hürriyetini kazanabilir. Bu yüzden insan için sınır durumları ve hürriyet birbirine zıt değil, birbirine bağlı kavramlar olarak öne çıkar. İnsanın var olabilmesi için bir yaratıcıya inanması da onun hürriyetini ortadan kaldırmaz. İzzetbegoviç’in bu noktada hürriyet kavramına yaklaşımı oldukça güçlü görünür.

Beşer, mesûliyet ve hürriyet şuûru ile insan olabilir. O hâlde insan olabilmek, onun mesul ve hür oluşuna yazgılıdır.  Ahlâkın varoluşu, insanın hür oluşuna bağlıdır. Bununla birlikte ahlâk, insanı ve toplumu hürleştirmek de ister.[3] Mesûliyet ve hürriyet, insanı git-geller, trajediler ve gerilimler arasında bir varoluşa dâvet eder. Bu varoluş hamlesi, hayvan ve melek olma hâllerini dışlar. İnsan olabilme hâli, her an varoluş içerisindedir, varoluşu ise gerilim ve trajediler arasında kendisini aramada, bulmada düğümlenir. Söz konusu süreçte insana düşen tek vazîfe, idrâki, irâdesi, vicdânı ve hissiyle Hakk’ı, doğruyu, iyiyi ve güzeli keşfetmek ve onlara teslim olmak, onların dışındakilerle ise mücâdele etmek olacaktır.[4] Varoluşunu insan, irâdesiyle iki uç arasında gerilimde bulur. Nefs, madde ve mânâ arasında kendisini inşâ eder, bu inşâda ne gelişler, gidişler, gerilimler ve trajediler saklıdır.  

İzzetbegoviç her zaman üçüncü bir yolun imkânını araştıran ve zıtlar arasındaki telifi arayan bir düşünür olmuştur. Söz konusu telif, insan varlığını oluşturan maddî ve mânevî unsurları düşünmede de kendisini gösterir. İki zıt arasında parçalanmış insanın bütüncül varoluşu ve şahsiyeti olamaz. Bu bütüncüllük iki boyuta birlikte sâhip olabilmede ortaya çıkar. Beşer, yapısı îtibârıyla Allah tarafından takdîr edilmiş tabiatı taşır. Bu tabiat maddîdir. Ancak insan için bu tabiat yüklenilmesi gereken, bununla birlikte kendisinden istifâde ile yeni, ikinci bir tabiatın inşâ edilmesini mümkün kılan bir yapıya işâret eder. İnsanın maddî, belirlenmiş özü bu tabiatında mündemiçken kendisine has biricik varoluşunu insan ikinci tabiatında mesûliyeti ve hürriyeti kuşanmak sûretiyle gerçekleştirebilir. Beşerin insan olabilmesi hamlesi de bu bağlamda hürriyetinde asılıdır. Bu husûsa İzzetbegoviç şöyle işâret eder: “İnsan cennetten çıkarıldığı andan beri kendisine verilen hürriyetten kurtulamıyor, iyilik ve kötülük dramının içinden dışarı çıkamıyor, hayvan veya melek gibi masum olamıyor. Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelime ile insan olmaya mecbur kalıyor. Bu seçme kabiliyeti neticesi ne olursa olsun kâinatta mümkün olan varoluşun en yüksek şeklidir.”[5]

İnsan, dâima çatışma, huzursuzluk, memnuniyetsizlik içerisinde yaşanan gerilimde telifi/kıvamı bulmaya çalışan şahsiyet varlığıdır.  İnsanın varoluşu ve mânası bir eşik işidir. İnsan varoluşunu, gerilimlerinde telifler arayarak, mesûliyet ve hürriyet şuûruna tutunmak sûretiyle şahsiyet deneyimlemesinde kurabilir. İnsandan ne melek olması beklenir ne de hayvan. İnsan, ruh ve beden alemine birlikte üyedir. Kişi varoluşunu ancak bu gerilim ve trajedi içerisinden geçerek, iyiyi, doğruyu ve güzeli deneyimleyerek tecessüm ettirebilir.

İzzetbegoviç, en nitelikli varoluşun iç ve dış varoluşunu birbiriyle tutarlı, bütüncül şekilde ancak Müslüman bir şahsiyette başarılabileceğini düşünür. Müslüman için var olma yolu önce îman etmek (içsel varoluş) sonra iyi amellerde bulunmaktır (dışsal varoluş). İnsanın sürekli tazelemesi gereken îmanla iç; eylemlerle de dış mîmarîsi inşâ edilir. İnsanın îman etmesi, eyleminin hangi yolda gerçekleşeceği noktasında bir kararlılık; eylem ise îmanın cereyân ettiği yatağa işârette bulunur. Îman, insanda bambaşka varoluş imkânları oluşturur.[6] Kişi iç varoluşunda dışarıyı göz önüne almadan, dışarıya kayıtsız kalarak iç hürriyetini yaşayabilir. Fakat hür olma hâli, gösterilme hâliyle tamamlanır ve insan şahsiyetini tamamlayabilir. Îmanla oluşan güçlü iç yapının dışarıda eşlenik bulma, dışarıya taşma istekliliğinden hareketle iyi amellerle kişi dış varoluşunu gerçekleştirebilir ve dış hürriyetini de yaşayabilir.

İnsan, güçlü bir îmanla tesîs ve tezyîn edilmiş iç dünyâsını, dışsallaştırabilmesini mesûliyet ve mükellefiyet bilincine borçludur. Zira İzzetbegoviç, insanı eyleme sürükleyen temelde iki âmilin varlığından bahseder. Bunlar aynı zamanda insan için (olumlu ya da olumsuz) ahlâkîliğin sınırlarını çizen ana unsurlar olarak belirir. Düşünüre göre bunlar vazîfe ve menfaattir. Menfaat, bir eylem sonrasında yapanın elde edeceği çıkara göndermede bulunurken, vazîfe ise bir çıkardan öte insanın iç dünyâsında yaşatmaya çalıştığı güven sözleşmesinin (îmanın) işlevselleştirilmesine işâret eder. Kişinin en az kendi çıkarı kadar, diğer kişilerin de çıkarını koruması, yeri geldiğinde kendisinden vazgeçebilmesi, her işinde Hakkın rızasını gözetebilmesi olumlu anlamda ahlâkîliğe daha lâyıktır. Yoksa kişinin her türlü eyleminde şahsî menfaati esâs alması ve bencilliği tercihe değil, tabiî temâyülüne konudur. Ahlâk ise hürriyetin hayât biçimi hâline getirilmesini ve irâdî güçlü bir tercihi simgeler. Vazîfe böylesi bir yaşamı vaat ederken, menfaatin insanı ahlâkî sahadan ve dolayısıyla hürriyetten uzaklaştıran, tutsak, hazcı ve bencil yaşamı kişiye sunması daha olasıdır.

Burası bize Kant’ı da hatırlatır. Bu noktada Kant’ın İzzetbegoviç’in üzerinde etkisine de işâret etmiş olabiliriz. Ahlâk yasası tarafından belirlenemeyen bir eylem, insanın fenomen/duyumlu/zorunlu tarafa ait itki, hazzı, tabiî temâyülü ve iştiyâkıyla belirlenir. İnsan burada zorunluluk sahasında kalır ve hürriyet alanına yükselemez. Yükselebilmesi içinse ahlâk yasası gerekir. Bu yasa zorunludur, insanın hürriyetine seslenir. Böylesi bir mâhiyete sâhip ahlâk yasasını vaz’ eden varlık ise insanın kendisi olamaz. Dolayısıyla ahlâk yasasının koyucusu İzzetbegoviç’e göre ancak Aşkın Varlık olan, Allah olabilir. Ona göre kişi ya Allah’ın emirlerini, yasasını dinleyerek vazife şuûruyla eyleminde hürriyet sahasına yükselebilir ya da bedeninin veya hâricî beşerî otoritenin kör kölesi olur.

İzzetbegoviç’te insan ve Allah ilişkisi oldukça güçlü olarak karşımıza yeniden çıkar. İnsanın mükemmelliği onun var edicisinin mükemmelliğini de kendisinde muhtevî kılar. Hatırlanacağı üzere Sartre’da bunun tam tersi yani insan ancak Tanrı’nın yokluğunda var olabilen bir canlı olarak tasavvur edilmekteydi. İzzetbegoviç’e göre Allah yoksa insan da yoktur ve Allah insanların özneler arası bir düzlemde kollektif çabayla ulaşabilecekleri her türlü değerin teminatı olarak görülür.[7] “Tanrı yoksa insan da yoktur. İnsan yoksa mesûliyet de yoktur. Mesûliyet yoksa suç da yoktur. Öyleyse Tanrı yoksa suç yoktur. Tanrı yoksa her şey mübahtır.”[8] İnsan, var olmak bakımından Allah’a muhtaç olduğu gibi varoluşması anlamında da Allah’a ihtiyaç duyar. İzzetbegoviç, kişinin hürriyeti ve Allah’ın varlığı arasında çok güçlü bir ilişkiyi vurgulu bir şekilde belirtir. “Allah’ın irâdesine teslimiyet, insan irâdelerine bağımsızlık demektir. Allah’a itaat, insana itaati meneder. Böylece insan ile Allah ve insan ile insan arasında yeni bir münasebet inşâ eder.”[9] Buna göre şöyle bir düşünce mümkün görünür. Hürriyet ahlâkın ve dolayısıyla sorumluluğun ön şartıdır, insan sorumluluk duyan bir varlık olduğuna göre hürriyetin ona verilmiş olması îcap etmektedir. Hürriyetin ve dolayısıyla insanın zorunlu şartı da Allah’tır. Hürriyetten kaçmak, dünyevî iktidarların himâyesinde rahat ve bencil haz içerisinde bir yaşam sürmek ve bu rahat hayâtın devamı için çaba göstermek, Allah’a kul olmaktan, insan olmaktan, hür olmaktan ve sorumluluktan kaçmak demektir.[10]

Müslüman için kelimeyi tevhit onu tüm yalancı tanrılardan koruyan devrimin habercisidir. Bu noktada Allah’a kul olan, tüm köleliklerden kurtulmuş, mesûliyet ile beslenen hürriyetin gerçek şuûruna ve hâline varmış olur.[11] Fitne, esâret, adâletsizlik, haksızlık dolu olan dünyâda yapılması gereken hakka, iyiliğe, güzelliğe ve adâlete itâat, bunlardan başkasıyla ise mücâdele edebilmektir. İnsan ancak bu yolda oluşur. İslâm çok sayıda sahte büyüklük ve beşerî otorite yerine sadece tek ve biricik aşkın bir teslimiyeti tesis etmiştir.[12] İzzetbegoviç, adâletin, eşitliğin, hürriyetin ancak Allah ile olabileceğini ileri sürer. Ona göre adâlet, eşitlik, hürriyet Allah olmadan imkânsızdır, bunların ismini bayraklara yazmak mümkün olabilir ancak gerçekleştirmek, hürriyetin, hakkın, eşitliğin ve adâletin kaynağı olan yüce Allah’ı kabul etmeden olanaksızdır.


[1] Jaques Colete, Varoluşçuluk, çev. Işık Ergüden, Ankara,2006, s. 19.

[2] Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi, çev. Gaye Çankaya Eksen-Turhan Ilgaz, İthaki Yayınları, 2009, 32; Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 47.  

[3] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yay., 2004, s.192.

[4] Aliya İzzetbegoviç, İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları, çev. Rahman Ademi, Fide Yay., İstanbul, 2014, s. 18.

[5] İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s.76.

[6] İzzetbegoviç, İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları, s. 168

[7] İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s. 210.

[8] Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, çev. Hasan Tuncay Başoğlu, Klasik Yayınları, İstanbul,  s. 63.

[9] İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s. 311.

[10] İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, ss. 63-66.

[11] İzzetbegoviç, İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları, s. 102. 

[12] İzzetbegoviç, İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları, s. 127-128