Alev Erkilet ile Örtünmenin Sosyolojik Dönüşümünü Konuştuk

“Batı’da kapitalizm ve modernitenin yol açtığı aşırı tüketim ve teşhir sorunsalını yabancılaşma bağlamında analiz eden çok parlak zihinler var. Fromm gibi, Bauman gibi, Byung-Chul Han gibi. Müslüman dünyada da özellikle tevhit düşüncesi çerçevesinde yeni eleştirilerin, analizlerin ve sistem alternatiflerinin ortaya konulması; mevcut olanların da pratik/kurumsal karşılıklarının detaylandırılması gerekiyor.”

İNSİCAM

  1. Kıymetli hocam, Cumhuriyetle birlikte başörtüsüne atfedilen mana ve rol ne gibi değişimlere uğradı? Başörtüsü yeni bir sosyo-politik kimliğin taşıyıcısı konumuna mı evirildi? Bu dönüşüme dair neler söyleyebilirsiniz?

Örtünmenin sosyolojik dönüşümünü anlamak / anlamlandırmak elbette önemli ancak bu dönüşümlerden bahsetmeden önce onun değişmeyen, evrensel değer temeline ya da özüne vurgu yapmak gerekir. Kanaatimce, örtünmenin Kur’anî ve insani arka planında kadının ve erkeğin mahremiyetinin korunması ve bu korumayla birlikte kamusal alandaki mevcudiyetlerinin güvence altına alınması yatmaktadır. Dikkat ederseniz, yukarıdaki cümlede ilk vurgum, örtünmenin sadece kadınla ilgili bir mesele olmadığı üzerindedir. İkinci vurgum ise, örtünmenin özel alanla ilgili bir mesele olmayıp kadın/erkek tüm insanların kamusal alana çıkışlarını ilgilendiren bir mesele olduğu üzerinedir. Bu temel kabullerden yola çıkacak olursak, konuyu yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele olarak ele almamamız gerektiği sonucuna varırız. Oysa Türkiye’de mesele uzun bir zamandır bir kadın sorunu olarak ele alınıyor; sizin sorularınızın da bu eksende olduğunu görüyorum. Onun için özellikle vurgulamak istiyorum ki, örtünmenin anlamı ve gerekleri üzerine yapacağımız tartışmalar her iki cinsi de ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet’le birlikte örtünmeye atfedilen genel mananın değiştiğini söylemek mümkündür. Belirli Kisvelerin Giyilemeyeceğine dair Kanun, Şapka Kanunu gibi örneklerde de gördüğümüz gibi kılık kıyafetin kanunla düzenlenmesi, erkeklerin örtünme biçimlerini (bedene neyin giyileceği ve başa neyin takılacağı anlamında) değiştirmiştir. Kadın giyimi bu netlikte bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmasa da, peçenin ve çarşafın sorunsallaştırılmasıyla başlayan süreç, taraftarlarının ve karşıtlarının temel argümanları ve uygulamalarıyla tartışmalı şekilde bugüne kadar devam etmiştir. Sorunuzda başörtüsünün sosyo-politik bir kimliğin taşıyıcısı haline gelmesinden kastettiğiniz şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Bu kimlik bence “yeni” değildir; tam aksine İslam tarihinin kendisi kadar eskidir. Ama 1923 sonrasında, devlet müdahalesiyle, güç kullanılarak (yukarıdan aşağıya) ve bir tür zorunlu kültür değişimi olarak dayatılan değişim, toplumun da kendi temel değer ve anlamları etrafında toplanarak kendi kimliğini bir kez daha güçlü bir şekilde sahiplenmesine yol açmıştır. Eski ve evrensel olanın bugüne özgü yorumu ve uygulaması anlamında “yeni” olan budur.     

  • Son 25 yılda atılan siyasi adımlar başörtülü kadınlara kamusal alanda önemli alanlar açtı. 28 Şubat öncesi süreci de göz önünde bulundurarak, kadınların kamusal alandaki görünürlüğüne dair neler söyleyebilirsiniz?

İlk sorunuz bağlamında da vurgulamaya çalıştığım gibi, örtünme gerek kadınlar gerekse erkekler açısından mahremiyetlerini koruyarak kamusal alanda var olmanın bir imkânıdır. Ama bunu salt bir görünürlük meselesine indirgememek lazım. Bu bana çok liberal bir söylemin tezahürü gibi görünüyor. Örtünmenin anlamı özellikle kadın açısından özgürleşme ve toplumsal hayatı tevhit temelinde ve katılımlı bir şekilde inşa etme imkânında yatmaktadır. O nedenle ben, “görünmekten” ziyade tevhidi bir inşa sürecinin parçası olmayı vurgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki, başörtülü kadınlara kamusal alanda yer/alan açan da yine bu kadınların 28 Şubat öncesinde ve sonrasında tevhidi bilinçle yürüttükleri mücadeleler olmuştur. Bu mücadelenin Türkiye tarihinde gelmiş geçmiş en geniş katılımlı, en içselleştirilmiş kadın hareketliliği olduğu kanaatindeyim. Daha sonra atılan siyasi adımlar, tam da bu inşa taleplerinin, bu güçlü direngenliğin bir neticesi olarak gelmiş, yani bu mücadeleyi izlemiştir. Onu öncelemiş değildir. Bu kadınlar 28 Şubat sürecinin onlara kaybettirdiği hakları ve elbette zamanı telafi edebilmek için büyük bir azimle çalıştılar, ürettiler. Bugünkü “görünürlükleri”, bu çok azimli çalışmalarının neticesidir. Onların bu gurur verici, coşku uyandırıcı yolculuklarını saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

  • Tesettür, örtünme yahut başörtüsü üzerinden inşa edilen siyasal söylem hem seküler hem de muhafazakâr camia tarafından ne şekilde araçsallaştırılıyor?

Başörtüsü ile ilgili hak mücadeleleri saf anlamında dini (tevhidi) ve kişisel olmasının yanında politik mücadelelerdi. Bu nedenle eğer bir araçsallaştırma söz konusuysa, bu hem muhafazakâr hem de seküler kesimlerin, dünya-kurucu aktif özneler olarak kadınların bu süreçte verdiği mücadeleyi göz ardı etmesinden kaynaklanır / kaynaklanmaktadır. Yani bu süreci ve sonuçlarını reel-politiğin katkısı ve etkisi üzerinden okumasından ya da sürecin gerçek özneleri olan kadınları pasif etkileniciler olarak tanımlamasından kaynaklanır. Bu sürecin aynı zamanda politik bir süreç de olduğu doğrudur ama bu bazılarının düşündüğü gibi reel-politikle ilgili bir mesele değildir. Tam tersine, bu mücadele, kadınların kendi hayatlarının ipini kendi ellerine alması anlamında politiktir; Rableri karşısındaki kulluklarının bilincinde olarak ve dünyayı değiştirme arzusuyla kamusal alana müdahale etmeleri anlamında politiktir. Bu politik duruşu reel-politik çatışmaların nesnesi kılma çabaları ise, hangi cenahtan gelirse gelsin, araçsallaştırıcıdır.    

  • Kadının dini ve dünyevi menfaatleri bağlamında düşünüldüğünde örtünmek bir çeşit mahremiyet müdafaası mıdır? Teşhir etmeden örtünmenin zor olduğu bir zamanda, teşhir ve mahremiyet kavramlarını örtü ile nasıl ilişkilendirmek gerekir?

Hem kadının hem de erkeğin dini ve dünyevi menfaatleri açısından düşünüldüğünde örtünmek bir mahremiyet müdafaasıdır. Bu konuyu yalnız kadınlar ekseninde düşünmek, modernleşme sürecinin bizim toplumumuzdaki beklenmeyen sonuçlarından biridir. Osmanlı son dönemden bugüne aile ve kadın bedeni modernleşmeye karşı direnişin son kaleleri olarak tahayyül edildiğinden, Müslüman camiaya diğer kurumları modernleştirirken aileyi, erkekleri modernleştirirken de kadınları korumak gibi bir temayül hâkim oldu. Ama bu sosyolojik gerçekliğin doğasına aykırı olan bir beklentidir. “Tevhidi yeniden inşa” süreçlerinin önemini vurgularken tam da böyle parçacı çözümlerin yerine konulması gereken bütünsel/ci bir yaklaşımı kastediyorum. Tüm kurumları tevhit ekseninde dönüştürerek aileyi de korumaktan bahsediyorum. Aynı denklem kadın ve erkeğin mahremiyetine özen gösterme bağlamında da geçerlidir. Aslına bakarsanız içinde yaşamakta olduğumuz geç kapitalist/geç modern dönem böyle dönüşümlere gebedir. Batı’da kapitalizm ve modernitenin yol açtığı aşırı tüketim ve teşhir sorunsalını yabancılaşma bağlamında analiz eden çok parlak zihinler var. Fromm gibi, Bauman gibi, Byung-Chul Han gibi. Müslüman dünyada da özellikle tevhit düşüncesi çerçevesinde yeni eleştirilerin, analizlerin ve sistem alternatiflerinin ortaya konulması; mevcut olanların da pratik/kurumsal karşılıklarının detaylandırılması gerekiyor.

  • Hocam, mütedeyyin örtülü kadınları tasvir ederken “tesettürlü” ve/veya “başörtülü” olarak tabir edilen yeni bir sınıflandırma dile getiriliyor. Bu ayrım hangi sosyolojik veya dini gerekçelerle yapılıyor olabilir? İnsanlar neden “başı örtülü ama tesettürlü değil” kullanmaya başladı? Bu durum merkez-çevre ilişkisi noktasında mı değerlendirilmeli?

Bu soru, anladığım kadarıyla, tesettür ile başörtüsü genelde aynı anlamda kullanılırken, bugün geldiğimiz noktada başörtülü kadınlardan bazılarının yeterince “tesettürlü addedilmemesiyle” alakalı. Bir başka deyişle, başörtüsü ile tesettürün birbirinden ayrıştığına dair eleştirilerden söz ediyorsunuz. Ama bu da ister istemez aklımıza “kime göre?” sorusunu getiriyor. Ve örtünmeyi sadece bir kadın sorunu olarak ele almaktan yana olanların alışageldiğimiz tepkilerini çağrıştırıyor. Bazı çevreler kadınların çarşaf hatta peçe kullanmadıkları takdirde yeterince örtülü olamayacaklarını dile getirirken; diğer bazıları başörtüsünü yeterli bulabiliyor. Ama bu örtünün nasıl bağlanacağı da ayrı bir tartışmanın konusunu oluşturuyor. Oysa sizin de bildiğiniz gibi, örtünme evrensel bir mahremiyet çağrısı olmakla beraber Müslüman toplumlarda örtünmenin biçimleri, örtünmede kullanılan malzeme ve hatta tercih edilen renkler zaman içinde ve toplumların coğrafi ve yerel kültürel özelliklerine göre farklılık göstermiştir. Özetle şunu demek istiyorum; mahremiyet, kadınsal değil insani bir ihtiyaçtır. Sadece kadın bedeni üzerinden tartışılması ve kadınların davranışlarını yargılama aracına dönüştürülmesi İslami olmaktan çok muhafazakâr bir eğilimdir. Örtünme cinsiyetler üstü ve bütünsel manada ele alınmalı ve temel ilkeler ısrarla vurgulanırken, çeşitlenmelerin kaçınılmazlığı da hesaba katılmalıdır. Aksi takdirde, modernleşme istikametinde kılık kıyafetin yukarıdan aşağıya düzenlenmesini eleştirirken, aynı bakış açısını yeniden-üretme hatasına kendimiz de düşebiliriz. 

  • Hocam, 2000’li yıllarla beraber siyasal dönüşümün de etkisiyle eskiye nazaran daha çok tesettür giyim ve içerik üreten firma ortaya çıktı. Türkiye bu anlamda tesettürlü kadınların dünya çapında müracaat ettiği bir marka haline geldi. Bu üretim çağın ihtiyaçları doğrultusunda doğal olarak mı gerçekleşti yoksa sosyo-politik dönüşüm üzerinden iktidar ile ilişkilendirerek hususi teşvik ve yatırımların artırılması yoluyla mı gerçekleşti? Bu konuya dair değerlendirmelerinizi merak ediyoruz.

Bu süreci iki şekilde okuyabiliriz. İlk olarak bu sürecin temel ihtiyaçlara dayalı bir arka planı olduğunu kabul etmek lazım. Geçmişte tesettüre uygun diyebileceğimiz kıyafet bulmak zor olduğundan, bu temel ihtiyaç daha çok kişinin kendi kıyafetlerini dikmesi ya da terzilerden profesyonel hizmet alması yoluyla karşılanıyordu. Dikiş dikmenin devrimci bir eylem, bir başkaldırı olarak kodlandığı bir dönem vardı ve şahsen ben bunu çok anlamlı buluyorum. Huzur Sokağı romanını da bu bağlamda sık sık zikrediyorum. 2000 sonrasında ise kendisi dikiş dikmeyen, eğitimde ya da istihdamda olan geniş bir kitlenin (yani talebin) varlığı daha ticari üretimleri (yani arzı) doğurmuştur. Bu hayatın doğal akışına uygun bir sonuçtur. Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken en kritik mesele, kapitalizmin her değeri metalaştırmak üzere hazır ve nazır olmasıdır. Süreç içinde bu alışverişler bir ihtiyaç karşılama olmaktan çıkmış ve gösterişçi tüketimin aracı haline getirilmeye başlamıştır. Kapitalist üretim/tüketim ilişkilerine karşı en direngen kesimlerden biri olan Müslüman kadınlar, tesettür modası, moda dergileri, defileler vs. üzerinden örtünmenin değil de “teşhirin” önem kazandığı yeni bir perspektife doğru yönlendirilmişlerdir. Bu da bize toplumun bir bütün olarak dönüştürülmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir diğer örnektir. Demem o ki, başörtülü kadınların görünürlüğü ya da biçimsel örtülülüğü önemlidir; ancak bütünsel ve sistemik bir karşı-duruşla desteklenmediği sürece gerçek manasından uzak başka anlamların göstereni haline gelebilir.

Verdiğiniz kıymetli bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.