Örtünmenin Farklı Bir Açıdan Görünüşü

Erkeklerinse genelde çeşitli ortamlarda böyle keskin bir ayrışma durumunda kalmadıklarını görüyoruz. Öyle ki sadece bayların bulunduğu bir ortamda insanlar birbiri hakkında şekle göre değerlendirme yapamazken, yanlarına eşleri ya da kız çocukları geldiğinde kafalardaki sınırlar, kategoriler işlemeye başlıyor.

Kemal KAHRAMAN

Tarihçi-Yazar

Tesettür, örtünme, hicap, hayâ gibi kavramlar ortaya atıldığında genellikle hanımların kıyafetiyle ilgili bir alana girdiğimizi düşünürüz. Bunda doğruluk payı vardır ama yeterince kapsayıcı olduğunu söyleyebilir miyiz? Örf ve adet olarak mı diyelim alışkanlık olarak mı diyelim erkeklerin bu konuda sorumluluk anlayışında bir rehavet eğilimi söz konusudur.

Erkek giyiminde ölçülerimize pek de uymayan durumlarda tolerans çıtamız daha bir yüksektir. Sokakta, iş ortamında, hatta camilerde erkeğin üzerinde uygun olmayan kıyafet gördüğümüzde artık içimizden rahatsız bile olamıyoruz. Diyelim ki fark ettik, günümüz dünyasında buna sıranın bir türlü gelmeyeceğini ön görerek uyarma riskini göze alamayız. Kimsenin birbirine karışmaması gerektiği düşünülen, bunu da birey olma gibi yaldızlı söylemlere bağlayan modern kültürde uyarma eyleminize nasıl bir karşılık alacağınız hiç belli olmaz.

İnsanları özgürlük adı altında birbirinden uzaklaştıran ama ayrı ayrı sosyal medya ve manipülasyon merkezlerine köle haline getiren çağdaş kültürü bu açıdan başarılı bulmak gerekiyor. Günümüz dünyasında tesettür açısından elbette hanımlar daha büyük bir fedakârlıkta ve eylemde bulunuyor. Bununla beraber markalarla, bazı biçimsel uyarlamalarla modern kültüre çok da yabancı olmadıklarını göstererek katılım sağlamaya ya da göze çarpmamaya çalışanlar az değildir. Bunu zamana bağlı örf ve adet kapsamında değerlendirebiliriz. Ama her durumda örtünmeleri onlara geniş toplumdan, mevcut dünya kültüründen bir ayrışma statüsü kazandırıyor. Bunu elbette olumlu anlamda söylüyoruz.  

Erkeklerinse genelde çeşitli ortamlarda böyle keskin bir ayrışma durumunda kalmadıklarını görüyoruz. Öyle ki sadece bayların bulunduğu bir ortamda insanlar birbiri hakkında şekle göre değerlendirme yapamazken, yanlarına eşleri ya da kız çocukları geldiğinde kafalardaki sınırlar, kategoriler işlemeye başlıyor. Çünkü tıraş biçimi, pantolon seçimi, davranışları bazı ipuçları verse bile erkeklerde genel görüntü “entegre” havası veriyor. Oysa hanımlar hangi markayı veya şekli tercih ederse etsin örtülü bir kıyafetle göründüğünde taşlar yerine oturmuş oluyor. Katılım veya kabul konusunda gizli ve açık bir mücadele başlıyor. Bunu bütünüyle problem olarak görmek de yanlış olabilir, birçok durumda belki de çözümün sigortasıdır.       

Dinine bağlı bir erkek birey, Güney Amerika, Meksika, İskandinav ülkeleri, aklınıza neresi gelirse gelsin dünya erkeklerinin tarzında giyinebiliyor. Daha hassas olan, biraz daha bol, “regular” tercih edebilir. Çok seyrek olarak İran’daki gibi yakasız gömlek giyebilir. Ama ceket, pantolon, palto, ayakkabı hep aynı. Tıpkı evdeki eşyalarımızın aynı olması gibi. Evrensel kültürün bir parçası.  

İnancımızda ve kültürümüzde ölçüleri korumak için onun çevresine bir ihtiyat çemberi konulmuştur ki buna edep ya da takva diyoruz. Sınırları zorlama eğilimi ya da “işi ruhsata bağlamak” genellikle erdem zaafı olarak görülmüştür. Söz gelimi erkekler için göbek ve diz arası kırmızı çizgidir. Ayaktayken otururken, eğilirken uygunluğu sürdürmek için kırmızı çizginin dışında daha uzun veya geniş bir koruma payı bırakmanız gerekiyor. Ama dışarıdaki dünya sürekli bizi taviz vermeye, sınırda durmaya, bir orta yol bulmaya zorluyor. “Daha önemli konular” üzerine gece gündüz çalışıyormuşuz gibi bu tür kuralları önemsememeye zorluyor.  

Burada belki en önemli faktör, biraz önce değindiğimiz günlük hayatımızdaki sosyal koruma çemberini kaybetmiş olmamızdır. İnananlar, “iyiye yönlendirme ve kötüden sakındırma” görevine bağlı olarak birbirini uyarmak şöyle dursun, tam da istendiği gibi, bilimsel anlamda otorite durumundaki makamlara olan güven ve saygısını zayıflatmış veya kaybetmiş durumda.

Zaten ciddi kültürel kopukluklar yaşamış olan toplumumuzda bu şekilde bir yaşam biçiminin bir medeniyet aktarımının önüne set çekilmiş oluyor. Büyük kanaat önderleri, rol model olabilecek şahsiyetler neden kıyıma uğradı sanıyorsunuz. Bireyler artık bahçelerdeki yabani otlar gibi kendi başına yetişecek, dini konularda olduğu gibi kıyafet alanında da kendi kararlarını verecek ya da öyle zannedecek. Esasında “benim kararım” derken dünya kültürünün bir tebaası haline gelmiş oluyor.

Evet, bu zamanda erkeklerin de tıpkı hanımlar gibi kıyafetinin tesettüre, hicaba uygun olup olmadığını düşünmesini nasıl sağlayabiliriz? Vücut hatlarının belli olmaması, oturduklarında, eğilip kalktıklarında bu uygunluğun devam etmesi gerekiyor. Ama dışarıdaki dünya bizi uzun yıllarda oluşan bir alışkanlık sürecinde adeta eğitiyor, değerlendirmelerimiz ister istemez sosyal hayatta oluşan örfe göre şekilleniyor. Kendimizle yakınlık kurduğumuz Osmanlı’nın son döneminde İstanbul erkeklerinin setre adını verdikleri nispeten uzun bir ceket giydiklerini görüyoruz. Buna, “İstanbulin” de diyorlar. Dönemin okumuş kesimini temsil eden kâtibin bile “setresi” uzundur.

Buralara “nasıl” geldiğimizi toplum olarak iki asırdır tartışıyoruz. “Nerelerden” geldiğimiz ise artık unutulmuş bir konudur. Sarıklı, cübbeli insanlar gördüğümüzde başka bir zamana baktığımızı hissediyoruz. Yaşlılara nispeten yakıştırıyoruz da gençlerde, hele hele çocuklarda içimizden yadırgıyoruz. İşte bu duyguyu veren, zamanın alışkanlıklarıdır. Günümüz örf anlayışıdır.

Bu noktada geldiğimiz yere atıfta bulunmak üzere bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Nizam-ı Cedid askeri Yeniçeri kisvesini terk ederek ilk defa Avrupai tarzda üniforma giymiştir. Bu, ana hatlarıyla uzun bir ceket ve pantolondan oluşmaktadır. Tabii o zaman modernliğin simgesi olan kırmızı fesi de unutmamak lazım. Sarıklı, kaftanlı, cübbeli klasik Osmanlı sultanı giysilerini terk ederek Avrupai üniforma giyen ilk padişah II. Mahmut’tur. Nitekim Topkapı’dan Beşiktaş’a taşınan da odur. Fakat yenileşmenin manifestosu olan Tanzimat Fermanı’nı ilan etmek, oğlu Sultan Abdülmecit’e nasip olmuştur.

İşte bu dönemde yeni kıyafetleri içindeki bir Osmanlı Nizam-ı Cedid subayının Güneydoğu bölgesinde karşılaştıkları, gelenek ve modernite arasında bize üzerinde düşünmememiz gereken ipuçları veriyor. 1840 – 1860 arasında Güneydoğu’da görev yapan Zarif Paşa, Urfa kırsalında bir aşiret reisiyle görüşüyor. Onlara Tanzimat’ın faziletlerini anlatacağım derken kendi kıyafeti esas konu haline geliyor. Hatıratında olayı şöyle anlatıyor:   

“(Şeyh) Padişahınızın askerleri hep böyle mi uruba giyerler deyu sual eyledi. Zabitleri böyle giyerler, neferatlarının urubaları başka türlüdür deyu cevap eyledim. Sizin hiç utanmanız hayanız yok mudur? böyle elbise mi olur, her tarafınız görünür bir maşlah getürün dedi bir maşlah getürdüler, benim arkama koydular. Bir dahi buraya gelür isen böyle açık gelme maşlah ile gel deyu söyledi. (…) Oradan kalkıp Urfaya geldim. Urfa ahalisi o güne gelinceye kadar asla nizam askeri ve elbisesi görmemişler. (…) Nereye gitsem çoluk çocuk ve karılar başıma toplanıp seyrederler idi.”[1]

Hatıratın tamamını internette bulabilirsiniz. Enver Ziya Karal hazırlamış. Tabii Urfa yöresinin kıyafetleri İstanbul’dan her durumda farklı olabilir. Fakat burada vurgulanan şey, başkadır. Urfa yöresinin bir aşiret reisi, Halife ordusunun subayına soruyor: “Sizin hiç utanmanız, hayânız yok mudur? Böyle elbise mi olur, her tarafınız görünür.” Çünkü kendisi gelenek yönünü bir kenara bırakalım, “her tarafını” göstermeyen bir kıyafet içinde bulunuyor. Zaten elbisenin temel mantığı örtünmek, gizlemektir.

Hatıratta sözü edilen aslında mintan, şalvar, entari, kaftan gibi geleneksel uzun kıyafetlerden gömlek, ceket ve pantolona geçiş sürecidir. Tıpkı sedirden koltuğa geçiş gibi sosyal hayat, bir daha dönmemek üzere değişmektedir. Hanımlar için olsun erkekler için olsun örtünmenin biçimi zamana, bölgeye, örf ve adetlere göre değişebilir. Fakat zamana bağlı olmayan temel kriterler bizim durduğumuz yeri, kişiliğimizi, iki dünyada ait olduğumuz vatanı belirler. 


[1] Enver Ziya Karal, “Zarif Paşa’nın Hatıratı 1816-1862”, Belleten, Yıl 1940, Cilt: 4, Sayı: 16, syf. 456-457.