Bir Aşktır Aksâ (Kudüs Ziyareti 4-10 Ağustos 2025)

Mescid-i Aksâ’da turdan Türk kardeşlerle karşılaşınca hepimiz birbirimize, kapılardan nasıl zor girdiğimizi, uğradığımız muameleleri anlatıyor, birbirimize sabrı tavsiye edip duruyorduk.

Sevde Naz İnce

Kudüs’ü ziyaret tarihim yaklaşık bir ay kadar önce belli olmuştu. Mescid-i Aksâ’yı en son iki yıl önce görmüştüm. Yollar o zamanlar böyle değildi. Uçağımız önce Amman’a indi. Yolun ilk zor aşaması, Amman’ın yaptığı, adeta tiyatro gibi kontrollerle başladı. Nedenini bilmeden saatlerce burada bekledik. İlk aşamayı geçtikten sonra, “Tampon Bölge” dedikleri İsrail sınırına ulaştık. Gerekli arama işlemleri gerçekte olduğundan daha uzun geliyordu; çünkü içimde biriktirdiğim büyük bir özlem vardı. Nihayet her şey tamamlandığında Kudüs’e vardık. “Kudüs’e vardık” cümlesi, benim için gerçek bir varıştı; çünkü sanki memleketime gelmiştim.

İlk olarak Aksâ’yı Zeytin Dağı’ndan gördük. Fotoğraf çekmek için burada kısa bir mola verdik. Fakat benim için bu fasıla oldukça zordu. Aksâ’yı uzaktan görür görmez koşarak varmak istemiştim ama mecburiyetten beklemek zorundaydım. Rehberimiz otele yaklaştıkça karşılaşacağımız zorluklardan bahsetmeye başladı. Ben ise kulak asmıyor, duymak bile istemiyordum. “Bana ne ki zorluğundan, buraya vardık ya!” diyordum içimden. Ama rehberimiz ısrarla, “Türk olduğunuzu anlarlarsa özellikle almak istemeyecekler. Allah için sabredin.” diye tembihledi. Buna bile pek inanmadım; bana abartılı gelmişti. Rehberimizin uyarıları eşliğinde otele vardık. Valizimi odaya bırakır bırakmaz kendimi sokağa attım ve gülücükler saçarak Hutta Kapısı’na yöneldim. Kapı askerlerle çevriliydi. Yaklaştım… Ve tam da anlatıldığı gibi oldu. Pasaportumu çıkardım, daha içini açmadan, Türk olduğumu anlayınca, “Git buradan.” dediler.

İşte o anı hiç yaşamam sanmıştım. Çok şey yapmak istedim, yapabileceğime inandım… Ama yapmamalıydım. Hayatta hiçbir şey bu kadar ağrıma gitmemişti. Hemen arkamı döndüm, başka bir kapıya yöneldim. Sanırım üçüncü denememde Melik Faysal kapısından Aksâ’ya girebildim. Ve o anı, dünyanın hiçbir anına değişmem. Her zorluk, her fedakârlık, Aksâ’ya adım atıldığı anda unutuluyordu. Dakikalarca durmadan ağladım. Kubbetü’s-Sahra’nın heybetine… Bunca zaman ondan uzak kalmaya… Askerlerin beni almamasına… Gazze’ye… ve daha nice şeye…

Mutluluktan ne yapacağımı bilemiyordum. Her taşını öyle özlemiştim ki… Kubbetü’s-Sahra’ya mı girmeliydim, Kıble Mescidi’ne mi bakmalıydım, yoksa Bâbürrahme’ye mi varmalıydım? Çocuklar gibiydim; bir sağa, bir sola yürüyordum. Yatsıya kadar vaktin nasıl geçtiğini anlamadım ve tabii yatsıdan sonra Aksâ’yı boşaltmak zorundaydık Kudüs sokaklarını içime çeke çeke otele doğru yürüdüm.

Tekrar, saat 03.30 civarında otelden çıktım. Teheccüd namazı için koşar adımlarla Aksâ’ya vardım. Tabii yine Hutta Kapısı’ndan alınmadım. Bir amca, Türk olduğum için alınmadığımı görünce yanıma geldi, “Gel, seni başka kapıya götüreyim.” dedi.

Gülümseyerek ardından yürümeye başladım. Amcayla sohbet etmek istiyordum ama bunun tehlikeli bir şey olup olmadığını bilmiyordum. Yine de, tehlikeliyse bile “Bana ne!” diyerek hâlini hatırını sordum. Nazır Kapısı’na kadar beraber geldik. Amca girdi ama beni yine almadılar. Bu sefer de amcanın bir arkadaşı, bana yolu göstermek için önümden yürüdü. Sabahları sadece üç kapı açık olduğu için, bu yürüdüğümüz kapı son şansımdı. Elhamdülillah, Silsile Kapısı’ndan Aksâ’ya girebildik.

Her sabah hemen hemen aynı hadiseler yaşandı. Kabul etmeyeceklerini bile bile, geldiğimizi görsünler diye bazı kapılara dayandık. Her sabah defalarca denediğimiz kapının birinden girdik; önce sevinçten ve şükürden, sonra da ümmetin hâline ağladık.

Tabii, bu kadar zor girince Aksâ’dan hiç çıkmak istemedim. Öyle de oldu… Yatsıyı kılıncaya kadar hiçbir kapıya yaklaşmadım; gün boyunca Mescid’de oturdum. Bu hâlimi gören teyzeler bana kıyamadılar, her gün yemek getirdiler. İlk günden itibaren Kudüslü teyzelerin akşam sofralarına dâhil olmuştum. Bir gün, aralarındaki en sevdiğim teyze “fûl” yapmıştı. Akşam namazından sonra imam odasının önünde yemek için sözleştik. Yemekten sonra biz çay faslına geçmişken, Aksâ’nın imamı odasından çıktı.

Bize selam verir vermez, teyze hemen beni tanıttı. O an yine, mutluluktan gözlerimin parladığı anlardandı. Tanıştık, sohbet ettik. Bana torunlarını anlattı, doğduğu yeri gösterdi. “Yarın yine görüşürüz!” dedi ve bana hurma verip gitti.

Bir gün babamı aradım; heyecanla tüm günü Aksâ’da geçirdiğimi, Aksâ’ya girişlerimizin çok zor olduğunu, bir daha girememekten korktuğum için Aksâ’dan hiç çıkmadığımı anlattım. Babam, yediğim o leziz Filistin yemeklerinden haberi olmadığı için kızdı. Otele dönmemi ve yemek vaktinde yemeğimi orada yememi söyledi. Normalde babamın istekleri ve kızdığı şeyler benim için son derece önemliyken, bu sefer durumu açıklayacak mecali bile bulamadım. Sadece, “Merak etme babacığım.” dedim.

Günler öyle güzel geçiyordu ki… Her sabah teyzelerle oturuyorduk. Beni görünce, “Elhamdülillah girebilmişsin Mescid’e!” diyorlardı. Ben de onlara kocaman gülümsüyordum, namazdan sonra beraber Kur’an okuyorduk. Okuduğum sayfayı bitirince, hep bir ağızdan “Maşallah!” diyorlar, beni mutlu etmek için hoş iltifatlarda bulunuyorlardı. Onlarla Kubbetü’s-Sahra’nın avlusunda oturmak, bana cennetin kokusunu hissettiriyordu.

Sanırım üçüncü günümdü… Bir abla geldi, elinde küçük bir hadis kitabı vardı. İman ve ihsanla ilgili meşhur hadisi okudu, sonra açıkladı. Rüyada gibiydim; Rasûlullah’ın mübarek kelamını, en mübarek topraklarda dinliyordum. Arada gözlerim mutluluktan doluyor, görmesinler diye hemen siliyordum.

Kuşluk namazlarını kılıp dağılıyorduk. O gün, özellikle hadisi okuyan murabıt ablanın yanına gidip şerhinden ötürü teşekkür ettim. Onlar evlerine, ben de uyumak için Kıble Mescidi’ne gittim. Her sabah ayrılırken, “Şimdi burada mı kalacaksın?” diyorlardı. Biliyorlardı ki çıkmayacaktım ama yine de kıyamıyorlardı beni bırakmaya.

Bir gün yine teyzeleri, çıkacakları kapıya kadar uğurlayıp geri dönüyordum ki Latife Teyze arkamdan tekrar seslendi ve beni çay içmeye evine davet etti. Elbette bu hem benim hem onlar için tehlikeliydi. Bana, “Sen konuşma, ben halledeceğim.” dedi. Karşıda duran İsrail askerine, “Çay içip geri dönecek.” diye açıkladı. Askerin iyi gününe denk geldik sanırım ki, “Tamam, geçsin.” dedi.

Evi çok yakındı. Yanımızda Latife Teyze’nin en yakın arkadaşı Suzan Teyze de vardı; üçümüz birlikte eve vardık. Çayımızı içtik, içimde biraz korku vardı. Bu korku işgal güçlerinden değil; Türklere her şeyi daha da zorlaştırma ihtimalinden, bir daha Aksâ’ya girememe riskinden ve daha pek çok olasılıktan doğuyordu. Telaşımı onlara belli etmeden birlikte çayımızı yudumladık.

Bir ara tüm korkumu unuttum; yanaklarım acıyasıya kadar güldüğümü fark ettim. Sonrasında evden çıktık. Kalbim telaş içinde kapıya vardım. Suzan Teyze arkamda, uzaktan beni izliyordu; bir şey olursa diye… Tam kapıdan geçerken bir asker seslendi. Hemen ardından, teyzenin benim için izin aldığı asker beni gördü, gülümsedi ve “Çayını içtin mi?” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Karşımda dünyanın en sınır tanımaz askeri değil, sanki sıradan biri vardı. Başımı sallayıp, “Evet.” dedim ve içeri girdim. Sonrasında askerin bana “Çay içtin mi?” sorusu, teyzelerle aramızda bir espri konusu olmuştu.

Mescid-i Aksâ’da turdan Türk kardeşlerle karşılaşınca hepimiz birbirimize, kapılardan nasıl zor girdiğimizi, uğradığımız muameleleri anlatıyor, birbirimize sabrı tavsiye edip duruyorduk.

Biz bunlarla karşılaşırken, Aksâ’ya kalabalık Yahudi grupları girip çıkıyordu. Ancak bu gruplar ne kadar kalabalık olursa olsun, yanlarında asker koruması olmadan giremiyorlardı. Kıble Mescidi’nin dış kısmında oturup Kubbetü’s-Sahra’yı izlerken, araya girip manzaramızı bozuyorlardı. Ama Müslüman olduğumuz için ne kadar korkusuz olduğumuzu hissediyordum.

Onların Aksâ’ya ancak asker korumasıyla girebilmesi; bizim ise, daha hava aydınlanmadan, toplu girme ihtimalimiz düşük olduğundan, tek başımıza askerlerin karşısına dikilip Aksâ’ya girebilmemiz, aslında her şeyi açıklıyordu. Evet, Kudüs’teki Yahudilerden çok rahatsızdık. Ama sokaklarda yanlarından geçerken başımızı dik tutmayı; askerlerin sağlı sollu dizilip geçiş yolunu bir kişinin zor sığabileceği kadar daraltmasına ve silahlarının omuzlarımıza değmesine rağmen korkmadan geçebilmeyi seviyorduk.

Her akşam otele varınca, zorlukları bile güzel gördüğümüz hikâyeleri birbirimize anlatıyor, birbirimizi kendimizden cesur buluyorduk. Sürekli düşünüyordum: “Korkmuyor oluşumuzun sebebi imanımız mıydı, yoksa onların son derece korkak olması mı?”

Bir sabah, yine alınmayacağımı bilerek Hutta Kapısı’nda Kudüslülerin arasına karıştım. Başımı kaldırmadım ki Türk olduğumu anlamasınlar. Zaten kapı çok kalabalıktı, beni fark etmezler sandım. Asker onca insanın içinde eliyle beni işaret etti: “Türk müsün?” dedi. Başımı sallayınca, “Git buradan!” dedi.

Arkamı döndüm, bana kapıları öğreten Halit Amca’yı gördüm. Eğer gözüm ona çarpmasaydı, gözlerim dolardı. Ona doğru bakıp, hiç kırılmamışım gibi gülümsedim. “Hadi gidelim.” dedi. Aslında artık kapıları biliyordum, nasıl yürüyeceğimi de. Beni yalnız bırakmak istememişti, ben de “Ben biliyorum zaten, sen gelme Halit Amca!” demek istemedim. Çünkü onunla yürümek benim için çok değerliydi. Silsile Kapısı’na varınca, “Sen git, ben seni burada bekliyorum.” dedi. Çünkü alınmazsam, beni başka bir kapıya götürecekti. Tahmin ettiği gibi de oldu; saat üç buçukta, neden bu kadar sinirli olduğunu anlamadığım İsrail askeri beni geri çevirdi. Ben de beni sokağın başında bekleyen Halit Amca’nın yanına döndüm. Yine son şansımızdı. Halit Amca’ya çok mahcup oluyordum; ilk kapıdan girecekken benim için dolaşıyordu. Son kapıya vardığımızda asker, Halit Amca’ya Arapça, “Bu, kızın mı kardeşin mi?” diye sordu. O da, “Ben onun sahibiyim.” deyince, “Tamam, geçsin.” dedi. Kapıdan geçince, kırgınlığımı yatıştırmak için espriler yaptı bana. Ben de, “Bundan sonra her kapıdan, ‘Benim sahibim Halit Amca.’ diyerek geçeceğim.” dedim. Gülümsedi.

O gün, Aksâ’nın içindeki kütüphanede dolanırken, sabahları birlikte oturduğumuz Suzan Teyze ile karşılaştım. Meğer Aksâ’da hocaymış. Beni derse davet etti. Sınıfa geçip kendimi tanıttım. Türk olduğumu söyleyince yüzleri güldü. O dersin tadını sanırım hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Her anında, ağzım kulaklarıma varacak kadar güldüm.

Suzan Teyze öyle güzel anlatıyordu ki… Önce hepimiz bir sayfa Kur’an okuduk, ardından tecvid kurallarından ve biraz da tefsirden bahsediyordu. Ders hiç bitmesin istedim. Bence Filistinliler bir başka gülümsüyor; gülümsemeleri sanki dünyayı aydınlatıyor. Hatta onları gülümserken gördüğümde gözlerim doluyor. Ders boyunca, bir yandan da Aksâ’da sürekli kalmanın yollarını düşündüm durdum. Sonra bu düşüncelere inandım.

Burada annemi, babamı, okulumu, herkesi ve her şeyi unutmuş, adeta Kudüslü olmuştum. “Ne zaman döneceksin?” sorularına “pazar günü” diyordum ama hangi günde olduğumuzu bilmek bile istemiyordum. Sonunda cuma geldi ve Cuma namazı vesilesiyle günü öğrenmiş oldum.

Cuma günü Aksâ’ya girişin en zor olduğu gündü. Otelden çıktık, askerler şehir kapısına kadar gelmişti. Dış kapıdan bile kimseyi almıyorlardı. Ben de Şam Kapısı’na yürüdüm. Orada bir amca grubuna, “Bizi almıyorlar, sizinle yürüyebilir miyim?” dedim ve peşlerine takıldım. Ama oradan da giremedim.

Dönüş yolunda ağlamaya başladım. Çünkü o an, o özel saatlerde içeri girip dua etmem gerekiyordu. Şam Kapısı’ndaki banklara oturup ağladım. Canım öyle yanıyordu ki sesli sesli ağlamak istiyordum. Ama etraftan çok fazla Yahudi geçiyordu ve gözyaşlarımı onlara gösteremezdim. Tam o sırada, bir gece önce yatsıdan sonra cuma günü Aksâ’ya girebilmek için ettiğim dualar aklıma geldi. İçimde yeniden bir umut belirdi, ayaklarımda yürüme isteği uyandı. Gözyaşlarımı sildim, ayağa kalktım ve tekrar yola koyuldum. Bu kez Esbat Kapısı’ndan Hutta Kapısı’na yöneldim. Bir teyzeye yaklaştım, durumu anlattım. O da bana, “Sen konuşma kapıdan geçerken.” dedi.

Hutta’dan daha önce hiç giremediğim için umudum çok azdı. Kapıdan girerken teyzenin elini tuttum; içeri girememekten öyle korkuyordum ki farkında olmadan elini sıkmışım. Asker, teyzenin nereli olduğunu sorunca beraberiz gibi davranıp “Buralıyım” dedi ve bir anda kendimi içeride buldum. Teyzeye sarıldım, öptüm, sonra secdeye vardım ve dakikalarca ağladım.

Bir gün çok acıkmıştım ama sırf yemek yemek için otele dönmek istemedim. Aksâ’da dolaşırken, turla gelmiş Türk kardeşlerle karşılaştım. Onlar, bir teyzeden bizim için yemek istediklerini ve teyzenin gidip aldığını anlattılar. Hemen yemekleri almak için Kubbetü’s-Sahra’ya girdik. Teyzelerin yanına vardığımızda, bir teyze bana dönüp, “Seni hatırladım, sen gelmiştin.” dedi. O an öyle mutlu oldum ki… Ben onu hatırlayamamıştım ama onun beni hatırlaması beni çok sevindirdi.

Hep beraber dışarı çıktık. Kızlar, teyzelere bazı sorular sormak istediler; istedikleri soruları onlara ilettim. Sürekli gülüştük; biz çok açtık ama muhabbetimiz yemeklerden bile tatlıydı.

Kudüs halkıyla oturmak, onlarla yemek yemek, sofralarına davet edilmek… Gülüşlerine eşlik etmek, dualarına “Âmîn!” demek ve onlarla ilgili her şey bizi öyle mutlu ediyordu ki… Teyzelerle otururken bizim Türk kızların yüzlerine baktım; hepsinde aynı mutluluk, aynı umut vardı.

Defalarca, bu sofralarda bulunabildiğim için Rabbime şükrettim. Hepsi, Türk’üyle Arap’ıyla, ne kadar da yürekten inanıyorlardı! Ne güzel iman ediyorlardı!

Hele Aksâ’nın içerisindeki abdestlikleri temizleyen bir teyze vardı ki, o da hatırladı beni. Şaşırdım. Ona, “Nasıl hatırlarsınız, iki sene oldu.” dedim. “Ben buraya gelen Türkleri unutmam!” dedi. Sonrasında ne zaman abdest almaya gelsem, sarıldı öptü. Her defasında, “Seni çok seviyorum.” dedi. Burada insanların birbirini sevmesi de bunu ifade etmesi de çok kolaydı.

Bu bir hafta, her saniyesiyle benim için paha biçilmezdi. Aksâ’da gece üç buçuktan yatsı vaktine kadar kalmak, her an orada olabilmek Kıble Mescidi’nde uyumak, uyku sersemi kalkıp abdesthaneye gitmek, gördüğüm herkese gülümsemek… Ama son akşam gelmişti… Yine aynı teyzelerimle yemek yedik, ardından Aksâ imamıyla biraz sohbet ettim. Yarın gideceğimi söyledim, duasını istedim. Sonra hep beraber yatsı namazını kıldık. Başımı kaldırdım, gökyüzünde dolunay vardı. “Yarın bu saatlerde burada olmayacağım…” dedim kendi kendime ve gözyaşlarımı tutamadım. Hıçkırıklarımı bastıramıyordum.

O sırada annem aradı. Açmak istemedim ama açtım. Ağladığımı görünce, “Baban sana kıyamaz, yine gönderir.” dedi. Ama biliyordum, o kadar kolay değildi… Bir daha nasıl gelirdim ki? Bu sefer, Aksâ’nın özlemine bir gün bile dayanmak istemiyordum.

Namazdan sonra Latife Teyze yanıma geldi. O kadar çok ağlıyordum ki, gözyaşlarımı silemiyordum bile. Meğer Latife Teyze bir Türk grubu görmüş, bana “Git onlara, çay isterler mi diye sor!” demeye gelmiş. Mecbur, ağlamaya ara verip yanlarına gittim. “Çay içer misiniz?” dedim. Onlar hayretle bana bakıp, “Biz sizi Arap sandık, burada mı yaşıyorsunuz?” dediler. Bu, ilk Kudüslü sanılışım değildi ve bu durumdan çok memnundum. İçimden derin bir ‘ah’ çektim. Konuşacak hâlim yoktu, gözlerim doluyordu, ama durumu açıkladım.

Sonra Latife Teyze’nin yanına geri oturdum. Yanında Suzan Teyze de vardı. Ağlamam durmuyordu. Latife Teyze, “Yeter artık, bu kadar gözyaşı!” dedi. Latife Teyze, ağlamamı susturmuştu. “O, Aksâ’sız kalmanın ne demek olduğunu bilmiyor.” dedim kendi kendime.

Suzan Teyze ise bana (اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ) (Kasas, 85) ayetini çok okumamı tavsiye etti. Bir şekilde ağlamamı durdurdum. Sonra, çay götürdüğüm kızlar yanıma gelip sarıldılar. Son akşamı, biraz gözyaşı, biraz çayla kapattık.

O gece bitti… Ağlaya ağlaya Aksâ’dan çıktım. Sanki kalbimi orada bırakmışlardı. Yaşadığım her duyguyu en yoğun hâliyle hissediyordum. Adımlarım geri geri gidiyordu. Yarın sabah, son sabahımdı. İçimde bir dünya telaşla çıktım Aksâ’dan.

Sabah olduğunda, direkt Nazır Kapısı’na gittim. Turdan benimle gelen birkaç abla da vardı. Saat 03.30’da kapının önündeydik fakat kapıyı açmıyorlardı. Amcalar kapıya sertçe vuruyordu, askerler keyfi olarak açmıyordu. Benim için o an bile çok kıymetliydi; yine Kudüs halkıyla Aksâ kapısında bekliyordum. Nihayet kapı açıldı. Başımı eğerek içeri girdim. İşte o gün, hem en çok ağladığım hem de en çok inandığım gün oldu. Artık çok iyi biliyordum ki ben buraya, Allah’ın izniyle, hep gelecektim.

Sabah namazını kıldık. Ardından, Latife Teyzelerle kuşluk vaktine kadar oturduk. Sonra kuşluk namazını kıldık ve ayrılık vakti gelmişti. Onlara Hadid Kapısı’na kadar eşlik ettim. Kapıya vardığımızda, askerler görev dağılımı yapıyorlardı. Sanırım, o kadar askerin içinde kalırsam korkarım diye düşündüler. Biraz daha benimle oturdular. Sonra tekrar sarıldık. O gün, son günüm olduğu için sayamayacağım kadar sarılmıştık. Kapıdan çıkarken arkama döndüm, onlara el salladım. Ne onlar gidebildi ne de ben… Kapının önünde hâlâ çok asker vardı ve onların kalabalığından kapıyı göremez oldum. Neyse ki sonrasında tekrar gördüm, el salladım. Onlar gidesiye kadar gitmek istemedim. Ancak anladım ki ben gitmezsem, onlar hiç gitmeyecekti. Onlara son kez baktım ve yürüdüm. Arkamı dönünce, yine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Son kez, doya doya namaz kıldım. Ama o gün hüznüm biraz azalmıştı; ettiğim ve aldığım dualara güveniyordum. Bir umutla baktım Aksâ’ya… Ve çıktım. Otelin yolunu tuttum. Hüzün tamamen silinmişti kalbimden, yerini umut kaplamıştı. Filistinli olmuştum ve bir başka memlekete gidiyordum. Dönüşüm, hep kendi toprağıma olacaktı.