Merak şehveti bizi kuşattığında akıldan ziyade duygular devrededir. Duygularını ıslah etmemiş bir bünyeden sadır olan ilk soru tahrip edebilir, meseleyi bir enkaza dönüştürebilir. Dolayısıyla duyguları ıslah etmekten başka yol yok erdemli oluşta. Bu ıslahın ilk adımı da duyguların kabulüdür elbette. Bu duyguların varlığının ve ıslaha ihtiyacının nedenliği, nasıllığı sorgulanmalıdır. Dışarıya da sorulabilir ama asıl sorulması gereken mecra içerisidir. Başlama da oradadır zira bitiş de.
Mustafa ESER

“Ölür çünkü babalar”
Mihemed Şarman
“Babam bir bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm
İnsan meseleleri anlamak için pek çok soru sorar. Soruları karşısındakine ise biraz daha kolaydır işi. Ama soruları kendine ise epeyce zorlanır. Zira soru sormak bir arayıştır. Cevap vermek ise başka bir emek ister. Soru da cevap da aynı mahalde bir araya gelmiş ise işler epeyce zorlaşır. Yani sorusunu kendine soranların dertleri daha derindir. Sorularını başkasına soranlar ise sanki daha kolay yürüyenlerdir. O halde soruyu dışarıya soranlar ile sorusunu içeriye soranlar şeklinde bir ayırım yapabiliriz.
Sorusunu dışarıya soranlar bazı cevaplar alırlar ve bu cevap ile yetinebilirler. Sorusunu içeriye soranlar ise cevabın peşinde değillerdir aslında. Onların derdi cevabın teknik bilgisi değildir. Onlar soru sorabilme kabiliyetleri ile bir muhasebe içindedirler. Bu muhasebe bazen muharebeye dönüşür. Emek ister, vakit ister, özen ister; yaralansa da soru soran ve sorulan, akli ve kalbi bir doygunluk yaşar. Bunun dışındaki makamlar oyalanma halleridir. Biliyor olmalısınız ama mesele itiraf edip kabullenmekte galiba. Hepimize nasip olsun!
Sorusunu dışarıya soranlardan bazıları, sorusunu içeriye sorarken dışarıya da sormuş olurlar. Bunların yaptığı şey, sesli bir iç muhasebedir. Bu sailler, dışarıdan gelen cevabı da içlerine sormalarına sebep olan öz okuma münasebetiyle değerli görürler. Dertleri çoktur. Dertlerinin dermanının da kendilerinde olduğunu bilirler. Dertleri dillenir. Dilleri dertlenir. İç de dış da bazen bir olur nazarlarında. Nereye baksalar, neyi dinleseler, neye dokunsalar karşılaştıkları tek şey, dertleridir. Bu erler zannederim aşk erleridir. Dertlerine dolayısıyla dermanlarına aşık sailler, aşık erler…
Meseleler çeşitlidir. Her alana dair pek çok mesele vardır. Zannediyorum en sahici mesele, ölüm meselesidir. Hayatın anlamını hatta anlamın bizatihi kendisini mümkün kılan ölüm… İnsan ölümü düşünürken ürperir. Başkasının ölümünü düşünürken hüzünlenir. Hele ki bu başkası sevdiği birisi ise hüznü derinleşir. Kendi ölümünü düşünmek ise insanın şimdisine dair bir farkındalık inşa eder. Madem henüz ölmedim o halde hem ölüme hem de ölüm sonrasına dair hazırlığım nedir? Madem ölüm henüz bana gelmedi o halde o gelmeden yapmam gereken, o gelince yapamayacağım şeyler nelerdir, diye dertlenmeli, kederlenmeli ve ölüm meselesini sağlam bir kulpa bağlayıp ardından kanatlanmalıdır aklı olanlar: “Madem ölüm tek bir defa gelecek, o da neden Allah için olmasın!”
Pek çok soru kalıbı vardır. Soranın ilk neyi sorduğu, o mesele ile ilgili neyi merak ettiğini gösterir bize. İlk neyi merak ettiği ise karakterine dair çok şey söyler. Elbette meselenin bize bakan yönü ile ilgilidir ilk sorumuz ama günlük hayattan tutun da daha derin mevzulardaki sorgulamalarımıza kadar bir düşünelim. İlk aklımıza gelen soru bu olayın özünü, esasını öğrenmek olmalı değil midir? Direkt faili sormak sanki olayın özünü anlama ciddiyetinden uzak bir magazin hevesi gibi görünür sanki: Kim? Bu soruya Kur’an-ı Kerim bir iki istisna dışında cevap vermez. İllaki olaydaki kişi ya da kişiler hakkında bir şey diyecekse Kerim Kitabımız, nasıl birileri oldukları hakkında konuşur. Zira nasıl biri oldukları onların kim olduklarından daha mühimdir. Mesaj açık görüldüğü üzere: kimlikle değil karakterle ilgilenin. Önemli olan kim olduğu değil nasıl birisi olduğudur. Bizler de meseleleri düşünürken Kur’an’dan ilhamla doğru bir soru silsilesi izlemeliyiz. Ne, önemlidir, nasıl, önemlidir, niçin ve neden de önemlidir ama zannediyorum bu önemli soruların dizimi de en az kendileri kadar önemlidir.
Merak şehveti bizi kuşattığında akıldan ziyade duygular devrededir. Duygularını ıslah etmemiş bir bünyeden sadır olan ilk soru tahrip edebilir, meseleyi bir enkaza dönüştürebilir. Dolayısıyla duyguları ıslah etmekten başka yol yok erdemli oluşta. Bu ıslahın ilk adımı da duyguların kabulüdür elbette. Bu duyguların varlığının ve ıslaha ihtiyacının nedenliği, nasıllığı sorgulanmalıdır. Dışarıya da sorulabilir ama asıl sorulması gereken mecra içerisidir. Başlama da oradadır zira bitiş de.
Ne zaman sorusu da mühimdir elbette. Olayın geçtiği zaman olayın anlaşılmasına katkı sunacaktır. Nerede sorusu da hakeza olayın değerlendirilmesinde önemli bir duraktır. Fakat zannediyorum en kavi soru neden ya da niçin sorusudur. Niçin: ne için, sorusu gelecekle ilgili bir cevap bekler; neden: ne eden, sorusu ise geçmişle ilintili bir cevap bekler. Ama ikisi de dikkat ederseniz, vakıanın amacına mercek tutmaktadır. Amaç, olayların ruhudur. Zira amaç, olayın anlamına dair bir meşaledir. Diğer sorular, zahire dair sorular iken niçin/neden sorusu niyete; yani öze yani batına dair sorulardır. İnancımıza göre olayın kendisinden daha mühim olan onun ne niyetle yapılmış olmasıdır. Çünkü niyet, olayın amacını direkt belirler. Bir âdemin niyeti, birilerine bir şeyler göstermek ise mesela, en önemli amellerden biri olan namaz, riya’ya hatta şirke gidecek kadar tehlikeli bir makama doğru ilerler. O halde en sahih soru neden/niçin sorusudur, diyebiliriz. Buradan hareketle “çünkü”lü cevaplar anlam için elzemdir. Çünkü olmadan ikna da olunmaz tatmin de olunmaz. Çünkü; makul, meşru, hakkaniyetli ve sağlam olursa insan kendini güvende hisseder. Şayet bir tenakuz varsa bu güven, ürkek bir kırlangıç misali uçar gider. Çelişkiden kastımız doğrusal mantıktaki tutarlılığın olmaması değildir. Tenakuzdan kastımız, işin içine merhamet, empati, haset, görünme arzusu gibi insani olguların dahil edildiğinde de çelişik kalan durumlardır.
Anlam, amaçtadır. Anlamsızlık mümkün değildir. Zira ne ki vardır, bir anlamı ve amacı vardır. Haşa, Allah abes olanla yani saçma olanla iştigal etmez. Sübhanallah derken bu duruma olan imanımızı tebyin etmiş oluruz. Var olanın amacını çözebilirsek anlamını da çözebiliriz. Herhangi bir şey hakkında soru sorabilirsiniz? Varlığının gayesini masaya yatırabilirsiniz. Ama bu “şey” sizseniz düşünme patinaj yapmaya başlar. Zira düşüncenin öznesi ve nesnesi mülaki olmuş olur. Bu birleşme düşüncenin sıhhatini de etkiler. İnsan, kendine dair düşündükçe zorlanır. Düşünebilme kabiliyetine dair bir düşünün mesela. Düşünceyi düşünmek. Durun, derin bir nefes alın ve düşünebilmeye dair düşünün! Düşünebiliyor olmanın, düşünce üretebilmenin işaret ettiği şey nedir? Burada düşüncenin de Rabbi olan Allah’ın muradı nedir? Bunun anlamı nedir? Ben bu anlama yakın mıyım yoksa uzak mıyım? Vb sorular çetin sorulardır.
Yapabiliyorsam yapmanın bir amacı olmalı, söyleyebiliyorsam söylememin ve söylemin bir amacı olmalı. Bakabiliyorsam, bakmamın ve bakışın bir anlamı olmalı. Nedir bu anlam? Nedir bu amaç? Varlığın amacı nedir? Var olan niçin/neden var olmuştur? Deyu esrarı çözmeye destur alalım. Cevap bulamasak da bir netice elde edeceğiz. Edemesek de yolda olmamızın bir nimet olduğunu belleyeceğiz sailler. Ne büyük ikram!
