Kıbrıs, zorun kolay; kolayın zor olduğu bir coğrafyadır. Her hafta onlarca hocanın farklı şehirlerden uçarak geldiği bu adada, dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle benzersiz bir tecrübe yaşanıyordu. Lefkoşa’nın dingin havası ve kendine yeten kampüs hayatı, hocalar için yalnızca ders verdikleri değil; zihnen de dinlenerek asıl görev yerlerine döndükleri bir durak oluyordu. Onca yol ve zahmete rağmen öğrenciler, onları büyük bir tutkuyla dinliyor; adeta Hızır’ı bulmuş Musa gibi izlerini sürüyorlardı.
Ahmet Erhan ŞEKERCİ
Prof. Dr., İstanbul Üni. İlahiyat Fak.

İlk defa İstanbul’u fethetme arzusuyla Hz. Muaviye döneminde seferlerin düzenlendiği, 1571 yılında Osmanlı’nın Peygamber Efendimizin halazadesi Ümmü Haram binti Milhan’ın (Hala Sultan) kabri şerifinin yıkıldığı iddiasıyla Türk yurdu hâline gelen Kıbrıs; bağrında sayısız trajediyi, kırılmayı ve direnci barındıran çok katmanlı bir tarihe sahiptir. Akdeniz’in ortasında, herkesin sahip olmak istediği bu cennet köşesi, yalnızca coğrafi ve stratejik önemiyle değil; kendine has zorlukları, ağır sınavları ve uzun süren sessizliğiyle de tanınır. Osmanlı Devleti’nin son döneminde İngiliz idaresine bırakılan ada, yeni cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte adeta öksüz kalmış, içine kapanık ve sessiz bir bekleyişe sürüklenmiştir. İki toplumlu yapısıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsız bir devlet olma sürecinin hemen ardından, adanın yetim evlatları olan Türkler için derin acıların yaşandığı bir dönemin kapısını aralamıştır. Hatıraları hâlâ canlı olan zulüm ve soykırım tecrübeleri, toplumun hafızasında silinmez izler bırakmıştır.
Türkiye’nin müdahalesi ve rahmetli Rauf Denktaş’ın bağımsız bir devleti ilan etmesiyle birlikte, ada için yeni bir başlangıç mücadelesi başlamıştır. Günümüzde Türkiye dışında neredeyse hiçbir ülke tarafından tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, pek çok zorlu denemeden geçerek var olma iradesini diri tutmaya çalışmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde var olan ticaret imkânları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte küresel bir ablukaya dönüşmüştür. Hem adanın hem de Türkiye’nin yürüttüğü bu uzun soluklu mücadele, beraberinde ekonomik ve siyasi sorunları da getirmiştir. Ancak hayat, tüm zorluklara rağmen devam etmiş; kapanan kapıların yerine yenilerinin açılması için çaba sarf edilmiştir. Ada olmanın getirdiği yalnızlık ve kuşatılmışlık hissi, bu coğrafyada yaşayanların kaderi hâline gelmiş; buna rağmen toplum, kendine yeni bir yol açma gayretinden vazgeçmemiştir. Son yıllarda bu yolların başında kuşkusuz “eğitim” gelmektedir. Zamanla bir “eğitim adası” kimliği kazanan adada aktif olarak faaliyet gösteren 28 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Eğitim burada yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal ve kültürel dönüşümün de temel dinamiği hâline gelmiştir. Kuzey Kıbrıs, İngiltere’den sonra eğitimi ticari ve sosyal anlamda en etkin kullanan ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Tüm dünyaya açık olan bu küçük ada; başta Türkiye olmak üzere Türkî Cumhuriyetler, Arap coğrafyası ve Afrika ve Asya’dan gelen öğrencilerin oluşturduğu çok renkli bir mozaiğe ev sahipliği yapmaktadır. Bu canlı hikâyelerin merkezinde ise Yakın Doğu Üniversitesi ve 2011 yılında kurulan, adanın ilk ilahiyat fakültesi yer almaktadır.
Yakın Doğu Üniversitesi geleneği, kurucusu Suat Günsel hocanın ideallerinin somutlaşmış hâlidir. Kimsenin iltifat etmediği, “buradan bir şey olmaz” denilen bir yerde; yaşayan bir kampüs ve adanın en büyük üniversitelerinden birini kurmak, başlı başına bir inanç ve vizyon meselesidir. Bugün dünya ölçeğinde eğitim ve başarı üreten bu üniversitenin bünyesinde yer alan adanın ilk ilahiyat fakültesi, cesaretle atılmış bir adımın ve sabırla örülmüş bir başarının hikâyesini taşımaktadır. Burası, yokluğun varlığa; umudun berekete dönüştüğü bir mekândır. 2011 yılında, rahmetli Raşit Küçük hocanın öncülüğünde ve Marmara İlahiyat’ın rehberliğinde bir grup ilahiyatçı, bu düşünceyi devlet eliyle hayata geçirmek istemiş; ancak görünmez engellerin ve derin önyargıların duvarına çarpmışlardı. Yılmayan bu ekip, Yakın Doğu Üniversitesi’nde Suat Günsel hocanın kapısını çaldığında, hiç beklemedikleri bir teveccühle karşılaştı. Adadaki boğucu söylemlere ve önyargılı tezviratlara aldırmadan Suat Hoca, bu oluşuma bir şans verdi ve üniversitenin ilk fakültesine ev sahipliği yapan mütevazı binayı ilahiyat fakültesine tahsis etti. Bu kararı duyan pek çok meraklı kişi, fakültenin eğitime başlaması için gönüllü olarak öğrenci oldu. Kampüste ilk kez böyle bir eğitimin varlığı, merakla ve temkinle izleniyordu.
Her şey iyi niyetle ve “iyi insan olma” ülküsüyle başladı. İki binli yıllarda toplumu saran dinî ve ideolojik tartışmalar, manevî hizmetlerde hissedilen eksiklikler, inancın doğal bir ihtiyaç olarak yeniden fark edilmesi ve eğitim meselesi birleştiğinde; hayallerde karşılığı olan bir kurum ortaya çıkmıştı. İlk kurulduğunda denizcilik meslek yüksekokulu olan binanın koridorları, adadan ve Türkiye’den gelen öğrencilerle dolduğunda, bu küçük mekânın zamanla nasıl sıcak bir yuvaya dönüşeceğini kimse öngörememişti. Niyet halis, amaç güzeldi. Yusuf hocanın önderliğinde eğitime başlayan fakültede; idare katına sonradan eklenen merdivenler, merkez kütüphaneden tüm kampüsü izleyebilme imkânı, bu mütevazı binanın doğuştan hakkı gibiydi. Öncesinde namaz kılmak için dahi mescidi bulunmayan bu alanda, ilahiyatla başlayan dönüşüm yalnızca mekânı değil; insanların kalplerini ve akademik iklimi de değiştirmişti. Zamanla fakültenin altında iki mescit yer aldı ve en önemlisi, altın sarısı kubbesiyle ışığı adanın güneyine kadar uzanan, ülkenin en büyük mabedi kampüsün siluetine eklendi. Kimsenin önceden planlamadığı bu dönüşüm, samimiyetin bereketiyle ortaya çıkan bir tecrübeydi. Türkiye’nin öncü ilahiyat fakülteleri olan Marmara ve İstanbul’dan seçkin hocalar, dönem dönem Gaziantep, Ankara, Erzurum ve Malatya’dan gelen akademisyenlerle birlikte adaya uçarak ders vermeye başladılar.
Normal şartlarda bir ilahiyat talebesinin aynı anda bir arada göremeyeceği bu akademik kadro, mütevazı bir hayalin etrafında bu küçük adada buluşmuştu. Hocalar, öğrencilerle birlikte adanın imkânlarını ve sadeliğini paylaşarak belki de en saf, en tekellüfsüz ders ortamını yakalamışlardı. Öğrenciler için hocalarıyla kurulan ilişki, çölde susuz kalmış bir insanın suya duyduğu ihtiyaç gibiydi; bu bağ, sıradan bir hoca-öğrenci ilişkisinin çok ötesine geçmişti. Samimiyet çabayı, çaba bereketi getirdi. O günlerde derslere samimi duygularla gelen hocaların birçoğu bugün önemli görevler üstlenmiş durumdadır. Aynı duygularla bu eğitim kapısından içeri giren öğrencilerin pek çoğu ise öğretmen, müftü, idareci ya da iş insanı olarak toplumda aktif roller üstlenmektedir. Adanın neresine giderseniz gidin, mimarisiyle sizi selamlayan ve minaresiyle yükselen yeni camilerin çoğunda, bu fakülteden yetişmiş Kıbrıs erenlerini görmek mümkündür. Kimseye bir şey dayatmadan, yalnızca insan olmanın vakarını kuşanarak kendini geliştiren bu insanlar, artık fark edilen ve fark oluşturan bir kuşağı temsil etmektedir.
Bir fakülte düşünün ki iki odacık ve bir büroyla idare ediliyor. Dekanın odası ders aralarında hocaların istirahat yeri, dekan yardımcılarının ve sekreterin bürosu öğrencilerin faaliyet alanı hâline gelmiş. Özel alan yok; her şey herkes için. Sınıflar sürekli değişiyor; fakültenin tek büyük mekânı olan Mavi Salon hem derslere hem de tüm sosyal faaliyetlere ev sahipliği yapıyor. Fakülteyi tanımak için her gün farklı bölümlerden ve milletlerden insanlar geliyor; gördükleri samimiyet, önyargılarını geride bırakarak ayrılmalarına vesile oluyordu. Kıbrıs, zorun kolay; kolayın zor olduğu bir coğrafyadır. Her hafta onlarca hocanın farklı şehirlerden uçarak geldiği bu adada, dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle benzersiz bir tecrübe yaşanıyordu. Lefkoşa’nın dingin havası ve kendine yeten kampüs hayatı, hocalar için yalnızca ders verdikleri değil; zihnen de dinlenerek asıl görev yerlerine döndükleri bir durak oluyordu. Onca yol ve zahmete rağmen öğrenciler, onları büyük bir tutkuyla dinliyor; adeta Hızır’ı bulmuş Musa gibi izlerini sürüyorlardı.
Bazen yola çıkmak ve sebatkâr olmak işi başarmanın anahtarıdır. Samimi duygularla yeşeren bu eğitim yuvası, adadan katılanların ve Türkiye’den gelenlerin gayretleriyle zamanla belirli bir noktaya ulaşmıştır. Bugün artık bünyesinde bir araştırma merkezi, iki uluslararası dergi ve beynelmilel bir tanınırlık barındıran bir yapıya dönüşmüştür. Ancak zannedilmesin ki bu yapı, Türkiye’de rastlanan devasa kampüsler gibi her türlü teknolojik ve ekonomik imkâna sahiptir. Burası daha ziyade, kolayca sahip olunan imkânların ötesinde bir samimiyetin hüküm sürdüğü; hocanın anne-baba, talebenin ise evlat kabul edildiği bir yuvadır. Bu yuvada yetişen her bir evlat bilir ki, Samira hocası her meselenin çözüm ortağıdır; Mahfuz ve Mustafahocaları, her derdin sükûnetle karşılandığı birer istirahatgâhtır. Hiç bitmeyen enerjisi ile Yusuf hocaları, retoriğin zirvesi; Emre ve Meryem hocaları ise akademiye açılan kapılarıdır.
Bu mekâna yolu düşen, burada bulunmuş ve hizmet etmiş herkes çok iyi bilir ki Kıbrıs özeldir; Yakın Doğu İlahiyat ise onların hayatında silinmez izler bırakan, unutulmaz bir tecrübedir. Bu tecrübeye hayat verenler arasında diyanet işleri başkanından rektöre, dekandan müşavire, ataşelik görevlerinde bulunmuş pek çok eğitimciye kadar uzanan geniş bir gönül halkası vardır. Samimiyetle gelen herkes bereketle dönmüş; ihlasla gelen, eğitimin uzanan elini tutarak yokluktan varlığa doğru uzun ve anlamlı bir yolculuğa çıkmıştır. Bugün artık bu kapıdan geçenler, bir “ben” olarak hem Ada’da hem Türkiye’de hem de dünyanın farklı coğrafyalarında hizmet ederken; kalben Kıbrıslı olarak yeni bir kimlik inşa etmişlerdir.
Bu ruh, fakültenin yalnızca dersliklerle sınırlı kalmayan eğitim anlayışına da yansımıştır. Mezun vermeye başladığı ilk yıldan itibaren öğrencilerini yaz kamplarına götürmeyi bir gelenek hâline getiren fakülte, çoğu zaman ücretsiz ya da karşılanabilir meblağlarla gençlere başka hiçbir yerde elde edemeyecekleri imkânlar sunmuştur. Türkiye’ye gidildiğinde kapıların Kıbrıs sevgisiyle açılması, bu aidiyet duygusunun en somut göstergelerinden biri olmuştur. Son üç yıldır yaz aylarında Mekke’de Arapça eğitimi alan öğrenciler, yalnızca dil becerilerini değil, ruh dünyalarını da tazeleme fırsatı bulmuş; bu ortama katılan misafir öğrenciler de oluşan samimi iklimin hazzını derinden yaşamıştır.
Ne var ki pandemi süreci, bu bereketli iklimi derinden sarsmıştır. Yurtların kapanması, hayat pahalılığının artması, üniversite imkânlarının daralması ve YÖK’ün olağanüstü şartlara yönelik düzenlemeleri, adadaki eğitim usulünü kaçınılmaz olarak değiştirmiştir. Derslerin bir kısmı çevrim içi yapılmaya başlanmış, eskiden sınırlı imkânlarla dahi yaşanabilen pek çok şey artık ağır bir ekonomik yük hâline gelmiştir. Bu durumu en derinden hisseden yerlerden biri de İlahiyat Fakültesi olmuştur. Üniversitenin tamamen burslu olan tek fakültesi olmasına rağmen hem adadan hem de Anadolu’dan gelen öğrencilerin maddi imkânları zamanla yetersiz hâle gelmiş; bazıları büyük bir gayretle tutunmaya çalışırken, bazıları zorluklara yenilerek geri dönmek zorunda kalmıştır.
Oysa, Kıbrıs bir vakıf adasıdır. Bu ada, yalnızca bir coğrafya değil; asırlar boyunca ilimle, irfanla ve hayırla ayakta kalmış bir vakıf medeniyetinin canlı hafızasıdır. Tarihin birikimi, bugün bu gençler için yapılabilecek çok şey olduğunu açıkça fısıldamakta; ecdadın bıraktığı maddi ve manevi miras, hâlâ dokunulmayı bekleyen bir emanet gibi ortada durmaktadır. Bu mirastan, bu yavrulara da nice ilim yuvaları açılabilir; barınacakları güvenli mekânlar, okuyabilecekleri huzurlu ortamlar, tutunabilecekleri sağlam destekler sağlanabilirdi. Aslında bu, geçmişte kalmış bir imkân değil; bugün de mümkün, bugün de ihtiyaçtır. Yakın Doğu İlahiyat’ta okuyan her bir öğrenci, yalnızca kendi geleceğini değil, bu adanın ilimle, ahlakla ve sorumluluk bilinciyle yeniden nefes almasını temsil etmektedir. Bu yüzden buraya uzanacak her destek eli, bir öğrencinin hayatına dokunmanın ötesinde; Kıbrıs’ın hafızasına, geleceğine ve vakıf ruhuna yapılan bir katkı olacaktır. Zira bu düşüncenin ve bu ihtiyacın haklılığı, buraya gönül vermiş pek çok insanın yüreğinde karşılık bulmuş; şimdi ise hayata geçmeyi bekleyen, sessiz ama derin bir çağrıya dönüşmüştür.
Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin hikayesi, yoklukta başlayan ama umudu merkezine alan; samimiyetle büyüyen, sebatla kök salan bir eğitim yürüyüşünün adadaki karşılığıdır. Bu yürüyüşte atılan her adım, yetişen her öğrenci ve kurulan her bağ; Kıbrıs’ın ilimle, ahlakla ve sorumluluk bilinciyle yeniden anlam kazanmasına katkı sunmaktadır. Bugün burada devam eden bu mütevazı ama derin çaba, sessizliğin içinden yükselen kalıcı izler bırakmakta; eğitimin, doğru niyet ve ortak sorumlulukla buluştuğunda bireylerin hayatında nasıl derin ve kalıcı karşılıklar üretebildiğini göstermektedir. Ve bu hikâye, hâlâ yazılmaya devam etmektedir.
