Kıbrıs ve Anadolu İlahilerinin Sosyo-Kültürel Bağlamda Biçim ve İçerik Açısından Karşılaştırılması

Anadolu’da ilahi denince akla ilk gelen isim Yunus Emre’dir. Yunus Emre, duygu ve düşünce dünyasıyla biz Müslüman Türklere yüzyıllar öncesinden bir ses, bir nefes olmuştur. Mustafa Tatcı’nın ifadesiyle Yunus Emre, İslâm tasavvufundaki “varlığın birliği” ile ilgili düşünceyi derinden kavrayıp yaşamış olan büyük bir gönüldür. Bu Rabbani ilhamla bütün insanlığı Allah aşkına, kardeşliğe, merhamet ve şefkate davet ederek insan olmanın, kendini bilmenin, Hakk’a ulaşmanın şartlarını ve yollarını anlatmıştır.

Emine ÖYKÜN

Halk Bilimi Uzmanı,

Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni

           Kıbrıs’ın Anadolu ile olan siyasi, ekonomik ve tarihsel bağlarının yanında çok önemli olan bir de sosyo-kültürel bağları vardır. Bunların önemli bir kolunu da edebiyat oluşturmaktadır. Biz, makalemizde Anadolu Türklerinin ve Kıbrıs Türklerinin edebiyatına uzun bir süre damgasını vurmuş hem yazılmış hem de bestelenerek dilden dile, gönülden gönle ulaşmış ilahileri karşılaştırmaya çalışacağız. Bu karşılaştırmaya geçmeden önce “ilahi” türünün çıkış noktası olan tekke-tasavvuf edebiyatının Anadolu’daki gelişimi ile ilgili kısa bir bilgi vermeyi yararlı buluyoruz.

           Orta Asya’da Ahmet Yesevi ve Hâkim Süleyman Ata ile başladığı düşünülen dinî-tasavvufî Türk edebiyatı, Türklerin Anadolu’ya göçüp yerleşmelerinden sonra Anadolu’da da kendini göstermiştir (Güzel, 1999: 21). Özellikle 13.yy. bu açıdan dikkate değerdir. 13.yy.da Anadolu’nun büyük içtimai buhranlarla sarsılması ve Moğolların saldırısının da bir sonucu olarak Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun dağılıp çökmesi (Köprülü, 2003: 263), insanların ruhunu iyileştirdiği için tasavvufun yayılmasına ortam hazırlamıştır. Harezm sahasından gelen Yeseviye mensupları ve Necmüddin Kübra müritleri, Horasan’dan göçen Kutbiddin Haydar dervişleri, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled, Yunus Emre gibi şair dervişler Anadolu’nun her tarafında tasavvufu yaymak için uğraşmışlardır.

           Tasavvufun hayat bulduğu yegâne kurumlar tekkelerdir. Erman Artun’un da belirttiği gibi tekke âşıkları hoşgörüye, sevgiye dayalı bir din anlayışıyla ve yerli öğelerle oluşturdukları ürünlerle geniş kitlelere ulaşmıştır (Artun, 2001: 21). Tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen tasavvufî halk edebiyatı içinde Alevi-Bektaşi âşıkların şiirleri de önemli bir yer kaplar. Kıbrıs’ta da Alevi-Bektaşi dervişlerin bulunması ve şiirler yazması tesadüf değildir. Çünkü Kıbrıs’ın fethinde görevli olan birçok asker, Hacı Bektaş Ocağına bağlı yeniçerilerdi (Alvan, 2023: 17). Kıbrıs’ın fethi sırasında şehit düşen ve kahramanlıkları menkıbeleşen askerlerin türbeleri, Kıbrıs’ta tasavvufî hayata dair önemli simgeler olmuştur. İttik Dede Türbesi, Üçler Türbesi, Yediler Türbesi, Karababa Türbesi, Abdi Çavuş Türbesi gibi birçok şehit türbesi zaman içinde tekke hüviyeti kazanmıştır (Alvan, 2023: 17).

Kıbrıs’ta tasavvufî yaşamın dallanıp budaklandığı en mühim eserlerden biri de Lefkoşa Mevlevihanesidir. Bu Mevlevihane, Kıbrıs’ın fethinde görev almış olan Arap Ahmet Paşa’nın kurduğu vakıf çerçevesinde, Lefkoşa’da Girne Kapısı yakınında bulunan ona ait arsa üzerinde, 1593 yılında inşa ettirilmiştir.[1] Lefkoşa Mevlevîhanesi, Mevlevîliğin üç temel unsuru olan musîki, sema ve şiir eşliğinde insanların maneviyatını güçlendiren ve Kıbrıs’ın sosyal hayatına farklı bir boyut kazandıran değerli bir kurumdu.

            Hem Anadolu hem de Kıbrıs’taki âşık dervişler ve tekke edebiyatının etkisiyle şiirler yazıp söyleyen diğer şairler, bu edebiyatın temel yapı taşı olan ilahiyle fazlasıyla ilgilenmişlerdir.

             İlahi, dinî-tasavvufî Türk edebiyatı içerisinde yerini alan bir nazım şekli, aynı zamanda bir nazım türüdür. Bunlar, genelde Allah’ı övmek ve ona yalvarmak için yazılan şiirlerdir. Ayrıca peygamberler ile diğer din ve devlet büyükleri için de yazılırlar. İlahi genelde hece ölçüsüyle yazılsa da aruzla yazılmış olanları da vardır. Hece ile yazılanlar, daha çok üç-yedi dörtlükten oluşur. Genelde 8’li hece ölçüsü kullanılsa da 7’li, 14’lü ve 16’lı hece ölçüsüyle oluşturulan ilahiler de vardır. İlahilerin kafiyeleniş düzeni, dörtlüklerle kurulmuş olanlarda koşma gibi; beyitlerle kurulmuş olanlarda ise gazel gibidir. İlahiler bestelenirken genelde zemin/ nakarat/ miyan/ nakarat şemasıyla bestelenirler (Pala, 1999: 206). İlahi ile ilgili bu bilgileri verdikten sonra araştırmamızın ana konusu olan Kıbrıs ve Anadolu ilahilerini içerik ve biçim açısından karşılaştırmaya geçebiliriz.

               Anadolu’da ilahi denince akla ilk gelen isim Yunus Emre’dir. Yunus Emre, duygu ve düşünce dünyasıyla biz Müslüman Türklere yüzyıllar öncesinden bir ses, bir nefes olmuştur. Mustafa Tatcı’nın ifadesiyle Yunus Emre, İslâm tasavvufundaki “varlığın birliği” ile ilgili düşünceyi derinden kavrayıp yaşamış olan büyük bir gönüldür. Bu Rabbani ilhamla bütün insanlığı Allah aşkına, kardeşliğe, merhamet ve şefkate davet ederek insan olmanın, kendini bilmenin, Hakk’a ulaşmanın şartlarını ve yollarını anlatmıştır (Tatcı, 2022: 20).

               Yunus Emre’nin şiirlerinde Allah’a duyulan aşk ve sevgi, samimiyetle bütünleşmiştir. O, öyle temiz bir kalbe sahiptir ki hisleri, dilinden inci taneleri gibi dökülür:                       

Ben yürürem yana yana

Aşk boyadı beni kana

Ne âkılem ne dîvâne

Gel gör beni aşk neyledi

              Beş yüz yıl sonra yaşamış Cemali de Allah aşkını şöyle dile getirir:                       

Yüz sürüben geldik sana

Ya Rabbena!  Ya Rabbena!

Eyle bizi vasl-ı lika,

Ya Rabbena! Ya Rabbena!

               Anadolu’da yazılmış bu ilahilerin nazım birimi dörtlük; ölçüsü hecedir. Yunus Emre’nin ilahilerinin büyük bir kısmı da bu şekilde yazılmıştır. Fakat Kıbrıslı şairler arasında Allah aşkını dörtlük biçiminde ve hece ölçüsüyle dile getiren bir ilahiye rastlayamadık.[2] Sadece tek bir ilahide bunu gözlemleyebildik. O da Kıbrıs’ta görev icabı bulunmuş ve burada beş yıl yaşamış (2012-2017) din hizmetleri uzmanı ve şair Hakkı Şener’in ilahisidir:                    

Bir eyledim seni beni

Hakk’a adadım bu canı

İki parça ak kefeni

Giydim işte gidiyorum

              Kıbrıs’ta Lefkoşa Mevlevihanesine bağlı 18.yy. şairi Hızır Handî Dede, dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle olmasa da beyitlerle, aruz ölçüsüyle ve gazel nazım şekliyle yazdığı ilahisinde Allah’a olan aşkını adeta haykırmakta ve âşıkların her daim bu aşkı çağırdığını belirtmektedir:

Tevâbî-i felekte sat-ı hikmet yektir Allah yek

Geceler bağırırdı iki nevbet yektir Allah yek

Geceler tâ subh olunca kal’a-i vaslında ey Handî

Çağırır âşıkan saat be saat yektir Allah yek

              13.yy.da yaşamış Sultan Veled de Kıbrıslı Hızır Handî Dede gibi ilahi aşkını gazel şeklinde, beyitlerle ve aruz ölçüsüyle ifade etmiştir:                     

Tanrıyiçün gel bana kim anasın Tanrı’yı

Ver bu cihanı bugün kim alasın Tanrı’yı

Kıymetin artuk ola, ay sana yastık

Seve seni yer ü gök ger sevesin Tanrı’yı

İlahilerimizde Allah’a ulaşma yolunda benliği (nefsi) yok etme temasına da sıklıkla rastlanır. 14.yy.da Said Emre’nin şu dörtlüğünde bu içten ifadeyi görürüz:                

Varlık içre barışduk

Kadimliğe karuşduk

Koptuk tenden kavuşduk

Said’e can olana

         Yedi yüz yıl sonra Hakkı Şener de bunu şöyle dile getirir:

Geçtim varlık kaygısından

Mevki makam duygusundan

Hubb-i dünya uykusundan

Aydım işte gidiyorum

         Sultan Veled, Tanrı’yı bulmak için insanın kendi özünden yani onu engelleyen nefsanî   özelliklerinden vazgeçmesinin şart olduğunu belirtir:

Kendözüne bakmagıl, kendözünü sen kogıl

Kendözünü yavu kıl kim bulasın Tanrı’yı

17.yy.da Kıbrıs’ta yaşamış Osman Fazli Efendi de benlik karanlığından kurtulup aydınlığa kavuşulduğu zaman insanın mutlu olacağını belirtir:

Benlik aradan dûr olur zulmet gidip pürnûr olur

Mahzun gönül mesrur olur mâmûr olur virânımız

16.yy. Anadolu derviş âşıklarımızdan Aziz Mahmut Hüdayi,            

Efendim güzel Allah’ım

Medet eyle medet eyle

Rahmeti çok padişahım

Medet eyle medet eyle

diyerek dörtlüklerle Allah’a yalvarırken 15.yy.da Eşrefoğlu Rumî bunu beyitlerle yapar:

Ey Allah’ım, beni senden ayırma

Beni senin dîdarından ayırma

17.yy.da Kıbrıs’ın ünlü derviş- âşıklarından Siyahî Mustafa Dede, Allah’ın ona önem vermesi ve onu sevmesi için O’na yalvarmaktadır:[3]           

Ey ilahi, bana lütfun karin

Sensin ol hallak-ı sahn-ı âferin

19.yy.da Kıbrıs’ta yaşamış Mehmet Râci Efendi de içinde bulunduğumuz bu dünyanın geçici olduğunu ve hataya düşüp ona bağlanmaktan Allah’ın onu korumasını istemektedir:          

Fânî dünyaya muhabbetten Hüdâ kurtar beni

Kul olup nefsime minnetten Hüdâ kurtar beni

Allah’tan sonra peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) için de ilahiler yazılmış ve söylenmiştir. Bunların en tanınmışlarından birini 15.yy.da Anadolu’da Dede Ömer Ruşenî yazmıştır:

Adı Ahmed bî-aded dür yâ Nebiyyullah Velî

Sen bir Ahmed’sin ki senden görinür nûr-ı Ahad

17.yy.da Kıbrıs’ta yaşamış Osman Fazlı Atpazarî de peygamberimiz için gazel şeklinde bir ilahi yazmıştır:

Enbiyânın hâtemi olduğuna şahit senin

Cebhe-i pâkinde olan nûrdur biri, şehâ

Ayrıca 18.yy.da ve 19.yy. başında yaşamış olan Kıbrıslı ünlü divan şairi Müftü Hasan Hilmi Efendi’nin de Hz. Muhammed için mesnevi şeklinde yazdığı bir ilahisi vardır:                

Zât-ı pâk-i Ahmedî, Hak’tan büyük in’amdır

Rahmet’el –lilâlemin ol zâta haddi tamdır

Özellikle Alevi-Bektaşi şairlerinde Hz.Ali hakkındaki şiirlere sıklıkla rastlanır. 16.yy.da yaşamış âşıklarımızdan Pir Sultan Abdal bir Alevi-Bektaşi şairidir. Onun aşağıdaki dörtlüğünde Hz. Ali’ye olan sevgisi bariz bir biçimde görülmektedir:               

Bak Bari Taala hoş nazar kıldı

Yed’ iklim çar köşe Ali’ye verdi

Biri Düldül, biri Zülfikâr oldu[4]

Fatma da Kanber’i ona götürdü[5]

“Kıbrıs İlahileri” isimli kitapta Rahmi Güler tarafından seslendirilmiş, Hz. Ali’nin adının sıklıkla geçtiği bir ilahi vardır. Bu ilahiyi yazan kişi kitapta belirtilmemiştir. Yaptığımız araştırmalarda da kim olduğunu bulamadık. Fakat bu konuda bir hipotezimiz vardır. Tahminimize göre 17.yy. Anadolu dervişlerinden İsmail Hakkı Bursevî tarafından yazılmış olması muhtemeldir. Bursevî, bir Celveti şeyhidir ve 1689-1690 yıllarında Osman Fazli’yi Mağusa’da ziyaret etmiştir.[6] Bursevî’nin şiirlerini incelediğimizde bu mersiyenin onlarla üslup yönüyle örtüştüğü görülür (Güzel, 1999: 417-418).

Kıbrıslı Bektaşi şairlerinden 19.yy.da yaşamış Ali Handî Efendi de insanın Allah’a olan yolculuğunu, Hz. Ali’nin sırlarına erişerek tamamlayacağına inanır:                     

Mazhar-ı sırrı Alî olagör vâkıf-ı cân

Câne dâhil olagör vuslat-ı cânân öğren

Genellikle tekkelerde yetişen tasavvuf şairlerinin dervişliğin nasıl olması gerektiği, özellikle gerçek bir dervişle ham sofu arasındaki farkı gösteren ilahilerine de sıklıkla rastlanır. Örneğin Yunus Emre’nin ilahisinden alınan aşağıdaki beyitte bu konuya şöyle vurgu yapılır:                

Derviş olan kişinin dirliği arı gerek

Yol içinde hem anın namusu arı gerek

16.yy.da yaşamış Şah İsmail Safavî de Hatayî mahlasıyla bu konuda dörtlük halinde şu ilahiyi yazmıştır:

Mürşidin nefesi hak nefesidir

Mürşid sözü tutmayanlar asidir

Mürşidin rızası hak rızasıdır

Hak deyüp tuttuğum yoldan ayrılmam

Kıbrıs’ta yazılmış ilahileri incelediğimizde dervişlik adabı ile ilgili beyitler dikkatimizi çeker. 18.yy.da yaşamış Mustafa Resmî Âhi Efendi, koşma nazım biçimiyle ve aruz ölçüsüyle yazdığı şu dörtlüğünde dervişliğin ne kadar zor ve derin anlamlarla örülü bir yol olduğunu belirtir:

Gülü ateşle seyreden, kıyâs eyler ki lu’bet’tir

Sakın tân etmesin münkir ki esrâr-ı tarîktir

Vücûdu yakmayıp gül tesmiye ettikleri Âhî

Halilullah sırrıdır gül-i gülzâr-ı hikmettir

Kıbrıs’ın ünlü şairi, 18.yy.da yaşamış Âşık Kenzi de dörtlükler halinde, aruz ölçüsü ve nakarat kullanarak yazdığı ilahisinde dervişliğin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatır:

İrfan olamaz mektebe varmakla ol mekseb

Hacı mı olur Mekke’ye taş taşıyan merkeb

Esrâr-ı Hüdâ gün gibi şâyestedir ammâ

Zâhid göremez şeb-pâre şeklinde olur heb

Görene-Görene! Köre ne-Köre ne! Allah bir görene

19.yy. şairlerinden, gerçek mesleği diş doktorluğu olan Kıbrıslı Hasan Nesîb Efendi bir ilahisinde dervişlerin cefa çekmekten gocunmadığını şu sözlerle dile getirir:

Biz Hüseynî meşrebiyiz, sermayemiz sabr-ı cefâ

Çilekeş dervişleriz, göçtür bize olmak vefîk

Tasavvuf edebiyatında bilhassa derviş-âşıklar, pirlerine veya şeyhlerine saygılarını belirtmek ve onları unutturmamak için ilahiler yazmışlardır. Bu bağlamda 15.yy. Anadolu tasavvuf şairlerinden Kaygusuz Abdal’ın şu dörtlüğü dikkate değerdir:

Tâlib olur pîrün nefesin haklar

Pîr oldur tâlibi hatadan saklar

Çalınur kudûmler altun sancaklar

Tuğlar gelür Sultan Abdal Mûsâ’ya.

Kıbrıslı Mustafa Resmî Âhî Efendi de dörtlük şeklinde ama hece ölçüsüyle yazdığı ilahisinde Abdülkadir Geylânî Hazretlerine olan bağlılığını dile getirir:

Aşkıyla oldum kulu

Sultan Abdülkâdir’in

Hakk’a doğrudur yolu

Sultan Abdülkâdir’in.

Kıbrıs’ta genelde tasavvuf felsefesine, özelde ilahilere beşiklik eden ve ülkemizde tasavvuf şiirinin gelişmesini sağlayan Lefkoşa Mevlevihanesinin ilhamı olan Mevlâna için de pek tabii ki ilahi yazılmıştır. Romancılığıyla tanıdığımız Kaytazzade Mehmet Nazım, 1884 yılında mevlevihanenin şeyhi Safvet Dede’ye intisâb ederek Mevlevî dervişi oldu (Alvan, 2023: 88). Aşağıdaki ilahisi Hazret-i Mevlâna’yı her yönüyle yüceltmektedir:

Şâh-ı evreng-i himem Hazreti Mevlâna’dır

Memba-i lutf u kerem Hazreti Mevlâna’dır.

Kıbrıs ve Anadolu ilahilerini biçimsel olarak incelediğimizde gördük ki ilahiler hem dörtlük hem beyit halinde hem halk edebiyatı hem divan edebiyatı nazım şekilleriyle hem hece hem aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Bu durum da makalenin başında ilahinin özelliklerinden bahsettiğimiz bölümü ispatlar niteliktedir. Fakat Kıbrıs ilahilerinde, Anadolu ilahilerine göre divan edebiyatı nazım özellikleri daha fazla kullanılmıştır. Bunda Lefkoşa Mevlevihanesine bağlı derviş-âşıkların Mevlâna kültürü ile yetişmelerinin payı büyük olmuştur.

İlahileri içerik açısından incelediğimizde de işlenen temaların aynı veya farklı yüzyıllarda, farklı iki coğrafyada aynı ruhla dile geldiğini görürüz. Allah’a olan derin aşk; başta Hz. Muhammed olmak üzere peygamberlere olan samimi sevgi; kutsallık atfedilen mühim şahsiyetlere olan büyük saygı ve bağlılık, dervişlik adabı ışığında şairlerin mısralarında hayat bulmuş, bazı ilahiler de bestelenerek dudaklardaki terennümler eşliğinde günümüze kadar gelmiştir.

Referanslar

Alvan, Hakan (2023). Kıbrıs İlahileri, YTB Yayınları: Ankara.

Artun, Erman (2001). Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı, Akçağ Yayınları: Ankara.

Güzel, Abdullah (1999). Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara.

Köprülü, Mehmet Fuat (2003). Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara.

Pala, İskender (1999). Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ötüken Yayınları, İstanbul.

Tatcı, Mustafa (2022). Aşkın Dili Yunus Emre, AKM Yayınları, Ankara.

Elektronik Kaynaklar:

www.evkaf.org.

tr.m. wikipedia.org.  


[1] www.evkaf.org

[2] Bu konu, daha ayrıntılı bir çalışmayı gerektirmektedir. Araştırmacıların Kıbrıs ve Türkiye’de geniş bir literatür taraması yapması şarttır.

[3] Siyahî Mustafa Dede, ilahisini mesnevi nazım şekliyle yazmıştır.

[4] Düldül: Hz.Ali’nin savaşlardaki bineği. /  Zülfikar: Hz.Ali’nin kılıcı

[5] Fatma ismiyle Hz. Fatma kastedilmektedir ve kendisi, Alevilerde kutsaldır. / Kanber: Alevilerde her tür sorunu çözen kişi.

[6] tr.m.wikipedia.org