Kıbrıs’ın Filistin’e olan coğrafi yakınlığı, tarih boyunca büyük güçlerin dikkatini çekmiştir. Ada, Ortadoğu’ya yönelik askeri ve siyasi operasyonlar için doğal bir üs konumundadır. Roma İmparatorluğu’nun Yahudi devletini yıkarken, Haçlıların “Kutsal Topraklar”a seferler düzenlerken ve 19. yüzyılda İngilizlerin Filistin’e girerken Kıbrıs’ı bir üs olarak kullanması, tarihin tekerrür eden bir gerçeğidir.
Haci ÇETİNKAYA
Dr.

1. Giriş: Kıbrıs Sorununun Üçüncü Boyutu
Türk kamuoyunda Kıbrıs meselesi, on yıllardır süregelen bir alışkanlıkla, ağırlıklı olarak Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi ve hukuki bir mücadele ekseninde ele alınmaktadır. Bu iki garantör ülkenin tarihsel rekabeti, adadaki toplumların hakları ve uluslararası statü tartışmaları, sorunun ana çerçevesini oluşturur. Ancak bu alışılagelmiş bakış açısı, Doğu Akdeniz’in karmaşık jeopolitik denklemindeki kritik bir aktörü: İsrail. Kıbrıs’ın bu aktör için taşıdığı derin stratejik anlamı sıklıkla göz ardı edilmektedir. Bu yazının amacı, Siyonist hareketin kuruluş yıllarından günümüz İsrail’inin güvenlik doktrinlerine kadar Kıbrıs’ın bu gözden kaçan rolünü tarihsel ve jeopolitik bir analizle aydınlatmaktır. Bu analizi derinleştirmek için öncelikle konunun kökenlerine inmek ve Siyonist düşüncenin Kıbrıs’a neden bu kadar merkezi bir önem atfettiğini anlamak gerekmektedir.
2. Stratejik Bir Kale: Kıbrıs, Siyonist Düşüncede Neden Vazgeçilmezdi?
Siyonist planlamacılar için Kıbrıs, Akdeniz’de sıradan bir kara parçası değildi. Ada, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma hedefinin hem lojistik hem de stratejik bir kilidi olarak görülüyordu. Bu vazgeçilmezlik, sadece coğrafi yakınlıktan kaynaklanmıyor; tarihsel dersler, demografik hedefler ve modern güvenlik doktrinlerinin bir birleşiminden besleniyordu. Kıbrıs, Siyonist düşüncede bir hedef kadar, hedefe giden yolda kritik bir araçtı.
2.1. Coğrafi Konum ve Tarihsel Rol
Kıbrıs’ın Filistin’e olan coğrafi yakınlığı, tarih boyunca büyük güçlerin dikkatini çekmiştir. Ada, Ortadoğu’ya yönelik askeri ve siyasi operasyonlar için doğal bir üs konumundadır. Roma İmparatorluğu’nun Yahudi devletini yıkarken, Haçlıların “Kutsal Topraklar”a seferler düzenlerken ve 19. yüzyılda İngilizlerin Filistin’e girerken Kıbrıs’ı bir üs olarak kullanması, tarihin tekerrür eden bir gerçeğidir. Bu tarihsel dersler, Siyonist hareketin ve ardından İsrail devletinin kurucu stratejistleri için hayati bir öneme sahipti. Onlar için Kıbrıs, Batı’dan gelebilecek potansiyel tehditlere karşı kontrol altında tutulması gereken bir “karşı kıyı” ve stratejik bir tampon bölgeydi. Adanın dost olmayan bir gücün eline geçmesi, Filistin’deki projenin Batı kanadını savunmasız bırakmak anlamına geliyordu.
2.2. “Büyük Filistin” Hayali ve Demografik Üstünlük Arayışı
Siyonist hareketin ilk dönemlerinde, hedeflenen Filistin topraklarının Avrupa’dan göç etmesi beklenen milyonlarca Yahudi’yi barındırmak için “çok küçük” olduğu yönünde ciddi endişeler mevcuttu. Bu endişe, sınırları genişletme arayışını doğurdu. 20. yüzyılın başlarında önde gelen Siyonistlerden David Treitsch, Kıbrıs, Rodos ve Mısır’daki El-Ariş’i de içine alan bir “Büyük Filistin” projesi ortaya attı. Bu plan, salt bir toprak kazanımı hedeflemiyordu. Aynı zamanda sofistike bir demografik mühendislik amacı güdüyordu. Treitsch’in planına göre, adaya yapılacak yoğun Yahudi göçü, yerli Müslüman nüfusla birleşerek adanın Yunanistan’a bağlanmasını savunan “Enosis” propagandasına karşı sayısal bir üstünlük kuracaktı. Bu yolla hem projenin coğrafi tabanı genişletilecek hem de bölgedeki en büyük siyasi tehditlerden biri olan Yunan milliyetçiliği demografik olarak dengelenecekti.
2.3. İsrail’in Güvenlik Kalkanı ve “Acil Çıkış Kapısı”
Modern İsrail’in güvenlik perspektifinden bakıldığında Kıbrıs’ın önemi daha da artmaktadır. Üç tarafı kendisiyle tarihsel olarak hasmane ilişkilere sahip Arap ve Müslüman ülkelerle çevrili olan İsrail için Kıbrıs, Batı dünyasına açılan stratejik bir derinlik ve bir “acil çıkış kapısı” işlevi görmektedir. Bu nedenle İsrail; karşı kıyısında kendisiyle rekabet edebilecek, tek parça ve güçlü bir Hristiyan (Rum) ya da Müslüman (Türk) devleti görmek istemez. Adadaki bölünmüşlüğün ve iki toplum arasındaki gerilime dayalı “çözümsüzlüğün” sürmesi herhangi bir gücün ada üzerinde mutlak kontrol kurmasını engeller. Bu durum, İsrail’in kendi güvenlik çıkarları açısından daha yönetilebilir ve tercih edilebilir bir senaryo olarak değerlendirilmektedir. Siyonist hareketin bu stratejik hedefleri; soyut planlar olarak kalmamış, tarih boyunca somut ve cesur girişimlere dönüşmüştür.
3. Diplomasiden Yerleşime: Kıbrıs’ı Etkileme Girişimleri
Siyonistlerin Kıbrıs’a yönelik ilgisi; 19. yüzyılın sonlarından İsrail devletinin kuruluşuna kadar geçen kritik dönemde, diplomatik pazarlıklardan radikal nüfus değişim projelerine ve sistematik yerleşim operasyonlarına kadar uzanan somut adımlarla kendini göstermiştir. Ancak bu ilginin kökleri çok daha eskilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanmaktadır. 16. yüzyılda zengin Yahudi tüccar Joseph Nassi; Osmanlı Padişahı’nı Kıbrıs’ın Venediklilerden alınması için ikna etmiş, amacı ada üzerinde Osmanlı himayesinde bir Yahudi krallığı kurmaktı. Osmanlı adayı fethetmiş olsa da bu krallık projesine izin vermemiştir. Bu erken girişim, Kıbrıs’ın Yahudi stratejik düşüncesindeki yerinin ne kadar derin olduğunu göstermesi açısından tarihsel bir başlangıç noktasıdır.
3.1. İlk Planlar: Pazarlık Kozu ve Sömürge Fikirleri (1896-1919)
Modern Siyonist hareketin Kıbrıs’a ilgisi, 19. yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu’nun adayı ele geçirmesiyle yeniden alevlendi. Yahudi asıllı İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli döneminde gerçekleşen bu işgal, Yahudilerin Kıbrıs üzerinden Filistin’e geçişini kolaylaştıran stratejik bir adım olarak yorumlanmıştır. Bu zeminde hareketin kurucusu Theodor Herzl, daha 1896 gibi erken bir tarihte, Kıbrıs’ı İngiltere’den “edinip” Osmanlı İmparatorluğu’na Filistin karşılığında bir pazarlık unsuru olarak sunma fikrini değerlendiriyordu. Bu ilk düşünce, kısa sürede adayı doğrudan bir Yahudi yerleşim bölgesi ve Filistin’e geçiş için bir üs olarak kullanma planına evrildi. Ancak bu planlar, 1903’te İngiliz Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain’in engeline takıldı. Chamberlain, adada halihazırda yaşayan Rum ve Müslüman nüfusun varlığını gerekçe göstererek ve olası bir Yunan direnişinden çekinerek bu teklifleri reddetti.
3.2. Savaş Rüzgarları ve Radikal Nüfus Değişim Projesi (1930-1939)
1930’larda Nazi Almanyası’ndan kaçan Yahudi mültecilerin durumu, Kıbrıs’a yönelik yerleşim baskısını yeniden artırdı. Dönemin Kıbrıs Valisi, bu yoğun göç taleplerinin adada Filistin’dekine benzer bir “Yahudi Sorunu” yaratacağı konusunda Londra’yı uyararak direniyordu. Bu dönemin en radikal planı ise 1939’da İngiltere Başbakanı’na sunuldu. Üç Yahudi lider tarafından hazırlanan bu cüretkâr öneri, Kıbrıs’taki mevcut Rum ve Türk nüfusunun tamamen tahliye edilerek Yunanistan’ın Selanik bölgesine yerleştirilmesini, adanın da tamamen Yahudilere tahsis edilmesini içeriyordu. Bu plan, adanın Filistin’in yerine geçerek ana Yahudi yurdu olmasını öngörüyordu ancak İngiliz Başbakanı tarafından kesin bir dille reddedildi.
3.3. Stratejik “Sıçrama Tahtası”: İsrail’in Kuruluşundaki Kilit Rol
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Kıbrıs’ın rolü, bir yerleşim hedefi olmaktan çıkıp İsrail’in kuruluşuna hizmet eden stratejik bir lojistik merkezine dönüştü. İngilizler tarafından adada kurulan ve “geçici” olduğu söylenen mülteci kampları, Avrupa’dan gelen on binlerce Yahudi göçmeni Filistin’e taşımak için sistematik bir “sıçrama tahtası” olarak kullanıldı. Örneğin, 1947 yılı boyunca kamp nüfusu 15-16 bin civarında sabit tutulurken, yıl sonunda yeni gelenlerle bu sayı 31 bini aştı. Bu süreçte binlerce kişi sürekli olarak Filistin’e nakledildi. Bu operasyon, Filistin’deki Arap nüfus çoğunluğuna rağmen Yahudi nüfusunu kritik bir eşiğe taşıyarak İsrail devletinin kurulmasına doğrudan ve somut bir katkı sağladı.
3.4. Modern Dönem Stratejileri: Çözümsüzlük ve Nüfuz Kurma
İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Kıbrıs politikası daha dolaylı ancak daha sofistike bir yöne evrildi. Adada tek bir gücün (ne Türk ne de Rum) mutlak egemenliği yerine, iki toplum arasındaki gerilime dayalı bir “çözümsüzlük” halinin devamı, İsrail’in bölgesel güvenlik çıkarlarına daha uygun bir zemin yarattı. Bu stratejinin en somut örneklerinden biri, 1974’teki Türk askeri müdahalesi sırasında gözlemlenmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın rolüyle şekillenen Amerikan ve İsrail perspektifine göre, Türkiye’nin müdahalesi, adanın Sovyetler Birliği’nin nüfuzuna girerek bir “Akdeniz’in Küba’sı” haline gelmesini veya tamamen Yunanistan’a bağlanarak Helenleşmesini önlemiştir. Bu nedenle, adadaki bölünmüşlüğü kalıcı hale getiren bu sonuç, İsrail’in güvenlik çıkarları açısından olumlu karşılanmıştır. Günümüze yaklaşıldığında ise özellikle Kuzey Kıbrıs’taki yoğun inşaat faaliyetleri ve yabancılara, bilhassa İngiliz, Amerikan ve İsrailli Yahudilere yönelik mülk satışları dikkat çekmektedir. Parselasyon çalışmalarıyla 200.000 konut inşa etme planları, bu gelişmelerin, adanın demografik yapısını uzun vadede değiştirerek İsrail merkezli bir nüfuz bölgesi yaratma stratejisinin bir parçası olarak yorumlanmaktadır. Bu tarihsel ve modern girişimlerin ışığında, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını şekillendirirken daha geniş bir perspektife sahip olması gerektiği açıktır.
4. Sonuç: Türkiye İçin Stratejik Uyarılar
Bu tarihsel analiz, Kıbrıs’ın Siyonist hedefler ve İsrail’in ulusal güvenliği için 16. yüzyıldan bu yana ne kadar merkezi ve değişmez bir stratejik öneme sahip olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu ilgi, Joseph Nassi’nin Osmanlı himayesinde bir krallık kurma hayalinden başlamış; Disraeli döneminde adanın Yahudi göçüne açılmasıyla devam etmiş; Theodor Herzl’in planlarında bir diplomatik pazarlık kozuna dönüşmüş; İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail’in kuruluşunda kritik bir “sıçrama tahtası” olmuş ve günümüzde adanın bölünmüşlüğünü kendi güvenliği için bir güvence olarak gören ve iddialara göre büyük çaplı yerleşim projeleriyle nüfuz alanına dönüştürmeyi hedefleyen modern stratejilere evrilmiştir. Bu durum, Kıbrıs’ın kaderinin sadece Lefkoşa, Ankara ve Atina üçgeninde belirlenemeyecek kadar karmaşık olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Kıbrıs meselesine yalnızca geleneksel Türk-Rum ikilemi üzerinden bakması, büyük resmi kaçırma riskini taşımaktadır. Ankara, adanın demografik yapısını, mülkiyet dağılımını ve nihayetinde siyasi geleceğini kalıcı olarak değiştirme potansiyeli taşıyan İsrail merkezli bölgesel planlara ve bu doğrultuda gelişebilecek olası provokasyonlara karşı son derece dikkatli ve uyanık olmak zorundadır. Kıbrıs’ın jeopolitik geleceği, Doğu Akdeniz’deki tüm güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir ve bu denklemin en önemli değişkenlerinden biri de şüphesiz İsrail’dir.
Referanslar
Gürel, Şükrü S. “Zionist Pans And Cyprus (1896-1948).
Çeçen, Anıl. “İsrail ve Kıbrıs.”
