Kuzey Kıbrıs’ta Din Eğitimi: Hafıza, Kimlik ve Gelecek Arasında Bir Yolculuk

Kuzey Kıbrıs’ta din eğitimi üzerine düşünürken, anavatan Türkiye ile paylaşılan bu ortak hafızayı yok saymak yerine, onu yerel ihtiyaçlar ve toplumsal tecrübelerle birlikte yeniden ele almak gerekir. Çünkü bu bağ, din eğitimine hazır kalıplar sunmaktan çok, ona yön duygusu ve anlam derinliği kazandıran bir arka plan işlevi görür.

Ahmet KOÇ

Prof. Dr., İstanbul Üni. İlahiyat Fak.

Kuzey Kıbrıs’ta din eğitimi üzerine düşünmek, bu toprakların biriktirdiği tecrübelerle bugün arasında kurulan sessiz ama derin bir bağa kulak vermek gibidir. Adanın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve bu fetih sırasında başta Ümmü Haram binti Milhân (Hala Sultan) olmak üzere pek çok sahabînin bu topraklarda medfun olması, Kıbrıs’ta İslam’ın ve dinî hafızanın ne kadar erken bir dönemde kök saldığını gösterir. Bu erken temas, yüzyıllar boyunca dinin yalnızca bireysel bir inanç alanı olarak değil, toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak yaşanmasının da zeminini oluşturmuştur. Osmanlı döneminde vakıflar, camiler ve medreseler etrafında süreklilik içinde yürüyen din eğitimi, İngiliz idaresiyle birlikte belirgin bir kırılma yaşamış; kamusal alandaki görünürlüğünü ve kurumsal desteğini büyük ölçüde yitirmiştir. Sonraki dönemlerde ise din eğitimi, kimi zaman ihmal edilmiş, kimi zaman yeniden hatırlanmış; kimi dönemlerde tartışmaların gölgesinde kalmış, kimi dönemlerde ise imkânlarıyla öne çıkmıştır. Bütün bu tarihsel iniş çıkışlar içinde din eğitimi, Kuzey Kıbrıs’ta hiçbir zaman tamamen yok olmamış; fakat her zaman da olması gerektiği kadar güçlü, bütünlüklü ve yerleşik bir biçimde var olamamıştır. Tam da bu nedenle, konuya biraz yakından bakıldığında insanın zihninde kendiliğinden şu soru belirir: Din eğitimi yokluğuyla mı fark edilir, yoksa varlığıyla mı sınanır? Bu soru, bizi din eğitiminin yalnızca bugünüyle değil, hafızayla ve gelecekle kurduğu ilişkiyle birlikte düşünmeye davet eder.

Bu ilişkiyi anlamlandırabilmek için Kuzey Kıbrıs’ın anavatan Türkiye ile kurduğu tarihsel ve köklü bağı göz ardı etmemek gerekir. Bu bağ, çoğu zaman resmî ya da idari çerçeveler üzerinden hatırlansa da gerçekte inançta, değerde ve eğitim anlayışında karşılığını bulan derin bir sürekliliğe dayanır. Din eğitimi de bu sürekliliğin en hassas ve en canlı alanlarından biridir. Kuzey Kıbrıs’ta din eğitimi üzerine düşünürken, anavatan Türkiye ile paylaşılan bu ortak hafızayı yok saymak yerine, onu yerel ihtiyaçlar ve toplumsal tecrübelerle birlikte yeniden ele almak gerekir. Çünkü bu bağ, din eğitimine hazır kalıplar sunmaktan çok, ona yön duygusu ve anlam derinliği kazandıran bir arka plan işlevi görür.

Bütün bu arka plan, din eğitiminin Kuzey Kıbrıs’ta yalnızca bir eğitim başlığı değil; tarihsel tecrübe içinde şekillenmiş, millet olma bilincini besleyen ve toplumsal birlik duygusunu canlı tutan bir müessese olduğunu da gösterir. Tam da bu noktada asıl mesele, din eğitiminin toplumda nasıl bir karşılık ürettiği ve bu karşılığın hangi zeminlerde şekillendiğidir. Din eğitimi, Kuzey Kıbrıs’ta anlamını büyük ölçüde toplumsal hayatla kurabildiği bağ üzerinden kazanmakta; kabulü, etkisi ve sürekliliği de bu bağın niteliğine göre belirginleşmektedir. Bu nedenle din eğitiminin seyrini anlamak, bizi ister istemez okul ortamına, kurumsal yapılara ve son yıllarda bu alanda atılan somut adımlara doğru yöneltir. Çünkü bu alan, ancak kurumsal karşılık bulabildiği ve eğitim pratiklerine yansıyabildiği ölçüde toplumsal hafızada kalıcı bir yer edinebilmektedir.

Din eğitiminin okul ortamındaki karşılığı söz konusu olduğunda, Kuzey Kıbrıs’ta en kritik eşik ilkokul kademesidir. Çünkü dinle ilk temas, çoğu zaman bu yıllarda kurulur; kurulamayan bağların etkisi ise ilerleyen dönemlerde daha belirgin hâle gelir. Mevcut yasal zemin din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ilkokullarda sınıf öğretmenleri tarafından yürütülmesidir. Ancak uygulamada bu zeminin istenen karşılığı bulamadığı görülmektedir. Bunun temel sebebi, dersin sınıf öğretmeni yetiştirme sürecinde alan uzmanlığıyla yeterince desteklenmemesi ve sınıf ortamında da çoğu zaman işlenmemesidir. Bu durum, ilkokul kademesinde zorunlu olarak yer alan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmasına yol açmaktadır. İlkokulun beş yıl sürdüğü düşünüldüğünde, bu tablo din eğitiminin en temel döneminde ciddi bir boşluğa işaret eder. Oysa tam da bu yıllar, din eğitiminin bilgi vermekten çok anlam kurma, değer kazandırma ve bilinç inşa etme imkânı sunduğu yıllardır.

İlkokul kademesinde yaşanan bu boşluk, ortaokul döneminde farklı ama benzer bir sorunla devam etmektedir. Kuzey Kıbrıs’ta din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ortaokulda zorunlu dersler arasında yer alsa da bu kademede önemli ölçüde öğretmen açığı bulunduğu bilinmektedir. Zorunlu bir ders olmasına rağmen, alan öğretmeni eksikliği sebebiyle dersin pek çok okulda ya hiç işlenememesi ya da düzensiz ve süreksiz biçimde yürütülmesi, din eğitiminin bu kritik dönemde de sağlıklı bir zemine oturamamasına yol açmaktadır. Oysa ortaokul yılları, öğrencilerin değer dünyalarının şekillendiği, kimlik ve aidiyet sorularının daha belirgin hâle geldiği bir dönemdir. Bu dönemde yaşanan eksiklik, ilkokuldan devralınan boşluğun derinleşmesine sebep olmaktadır.

Lise kademesine gelindiğinde ise din eğitimi bu kez farklı bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır. Kuzey Kıbrıs’ta din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin liselerde seçmeli statüde yer alması, din eğitiminin sürekliliğini zayıflatan temel unsurlardan biri hâline gelmiştir. Seçmeli oluş, teoride bir tercih alanı sunsa da pratikte dersin görünürlüğünü azaltmakta; din eğitimi, öğrencilerin eğitim hayatında çoğu zaman kenarda kalan bir başlık olarak kalmaktadır. Böylece ilkokul ve ortaokulda yeterince temellendirilemeyen din eğitimi, lise döneminde de parçalı ve süreksiz bir biçimde devam etmektedir.

Bu noktada, Hala Sultan İlahiyat Koleji, Kuzey Kıbrıs’ta din eğitiminin oratokul ve lise düzeyinde kazandığı en somut ve kurumsal karşılık olarak öne çıkar. Bugün okul, öğrenci sayısı bakımından Kuzey Kıbrıs’ın en kalabalık ortaöğretim kurumu haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca nicel bir büyüklük olarak değil; okulun toplum tarafından benimsendiğinin, kabul gördüğünün ve belirli bir güven zemini oluşturduğunun da önemli bir göstergesi olarak okunmalıdır. Sessiz tercihlerle büyüyen bu yapı, din eğitiminin toplumsal karşılık bulabildiği alanlardan biri hâline gelmiştir.

Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin ayırt edici yönü, din eğitimi ile akademik dersleri birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak ele almasıdır. Matematik, fen ve sosyal bilimlerle birlikte yürütülen din eğitimi, öğrencilerin yalnızca belirli bir alana yönelmesini değil; hayata daha geniş bir perspektiften bakabilmesini hedefler. Mezunlarının farklı üniversite ve fakültelere yönelmesi, bu çok yönlü yapının doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Mezunların okula yönelik memnuniyet ve aidiyet düzeylerinin yüksekliği ise bu eğitim ortamının öğrenciler nezdinde karşılık bulduğunu gösteren önemli bir işarettir.

Bununla birlikte Hala Sultan İlahiyat Koleji etrafında zaman zaman yürütülen tartışmalar, çoğu durumda okulun eğitim pratiğinden ziyade, dinin kamusal alandaki görünürlüğüne dair tepkileri yansıtmaktadır. Oysa okulun ortaya koyduğu tecrübe, din eğitiminin pedagojik ilkeler çerçevesinde, dayatmadan uzak ve kurumsal bir zeminde yürütülebileceğini göstermektedir. Bu yönüyle Hala Sultan İlahiyat Koleji, Kuzey Kıbrıs’ta din eğitiminin yalnızca mümkün olduğunu değil; doğru bir dil ve yapı kurulduğunda nitelikli biçimde sürdürülebileceğini de ortaya koyan önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Son on yıla daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, Kuzey Kıbrıs’ta din eğitimi alanında kayda değer bir mesafenin kat edildiğini teslim etmek gerekir. Uzun süre sessiz ve dağınık biçimde yürüyen din eğitimi, bu dönemde daha görünür hâle gelmiş; ortaöğretim ve yükseköğretimde kurumsal din öğretimi yapıları oluşmaya başlamıştır. İlkokuldan liseye kadar farklı kademelerde yaşanan sorunlar bütünüyle ortadan kalkmış olmasa da din eğitiminin, eğitim sistemi içindeki yerinin artık inkâr edilen değil, üzerinde düşünülmesi ve geliştirilmesi gereken bir alan olduğu konusu daha yüksek sesle konuluşur hale gelmiştir. Hala Sultan İlahiyat Koleji ile ilahiyat fakültelerinin kurumsallaşması, yaz Kur’an kurslarının daha sağlıklı biçimde yürütülebilmesi ve din dersi öğretmeni atama meselesinin daha sık ve açık şekilde gündeme gelmesi, bu ilerlemenin somut göstergeleri arasında sayılabilir.

Bununla birlikte zorunlu ve seçmeli din kültürü ve ahlak bilgisi dersi bağlamında ortaya çıkan tablo ise din eğitiminin hukuken tanınmış olmasına rağmen henüz sistematik bir insan kaynağı planlamasıyla yeterince desteklenmediğini de göstermektedir. Din eğitiminin önemli ölçüde kişisel gayretlere ve geçici çözümlere dayanması, yalnızca uygulamada aksaklıklara yol açmamakta; aynı zamanda bu alanın toplumsal algısını da doğrudan etkilemektedir. Kurumsal sürekliliği güçlü biçimde tesis edilemeyen bir din eğitimi, zamanla “ikincil” ya da “geçici” bir alan olarak algılanabilmekte; bu durum da eğitimin niteliği kadar meşruiyetini de zayıflatmaktadır. Bu noktada dikkat çeken hususlardan biri, din eğitimiyle ilgili tartışmalarda ve karar süreçlerinde, eğitimin pedagojik boyutundan ziyade yüzeysel değerlendirmelerin belirleyici olabilmesidir. Eğitim gibi çok boyutlu ve hassas bir alanda, eğitim sürecine doğrudan dâhil olmadığı ve kurumsal sorumluluk taşımadığı halde yüksek sesle konuşanlara ait görüşlerin zaman zaman belirleyici ve yönlendirici olması, din eğitiminin sağlıklı gelişimini zorlaştırmaktadır. Oysa bu alanda sözün ağırlığı, bilgiyle, tecrübeyle ve kurumsal sorumlulukla birlikte anlam kazanmaktadır.

Bugün gelinen noktada Kuzey Kıbrıs’ta din eğitiminin en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni tartışmalardan ziyade ehliyetli yaklaşım, kurumsal süreklilik ve sağduyulu bir dildir. Din eğitimi gibi toplumsal karşılığı olan bir alan, kişisel kanaatlerle ya da geçici çözümlerle değil; alan bilgisi, pedagojik hassasiyet ve kurumsal sorumluluk ile ilerleyebilir. Eğitimle doğrudan ilgisi olmayan, sahadaki gerçeklikten uzak değerlendirmelerin belirleyici hâle gelmesi, din eğitiminin niteliği kadar itibarını da zedelemektedir. Oysa Kuzey Kıbrıs’ın anavatanla kurduğu köklü bağın beslediği ortak eğitim tecrübesi, bu süreçte önemli ve güçlü bir imkân sunmaktadır. Bu imkânın sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi ise ehliyetin merkeze alındığı ve kurumsallığın güçlendirildiği bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Son tahlilde din eğitimi, insanı merkeze alan, güven veren ve birlikte yaşama kültürünü tahkim eden bir yol olarak ele alındığında, bu toprakların hafızasını geleceğe taşıyacak en sahici imkânlardan biri olmaya devam edecektir. Bu amaçla atılan her adım, din eğitiminin toplumsal karşılığını biraz daha güçlendirmekte; geçmişle gelecek arasında anlamlı bir köprü kurma potansiyelini beslemektedir. Bugün yapılması gereken, bu alanı sürekli tartışma konusu hâline getirmekten ziyade, onu daha iyi anlamak, daha güçlü biçimde sahiplenmek ve ortak bir bilinçle birlikte düşünmektir.