Araştırmalar, sorun teşkil etmeyen sosyal medya kullanım alışkanlıklarıyla bağımlılığa sebep olabilecek problemli kullanım arasında ince bir çizgi olduğunu göstermektedir. Genç yetişkinler, sosyal ağlarda ne kadar zaman geçirdiklerinin farkında olmama eğilimindedir. Sosyal medyanın problemli kullanımının sonuçları arasında gerçek hayatta sosyal katılımının azalması ve ilişki sorunları yer almaktadır.
Ahmet Serdar ERMİŞ
Uzm. Klinik Psikolog/ Sosyal Hizmet Uzmanı

Geçmişten günümüze insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri de aidiyet duygusudur. Belki de her birimiz yaşamımızın farklı dönemlerinde bu ihtiyaca yönelik bir arayış içinde olduğumuzu hissetmişizdir. Kimimiz bunu bir varoluşsal sancı olarak nitelendirir kimimiz ise kendini bulma yolculuğu olarak adlandırabilir. Aidiyeti tek bir boyuta indirgememiz de mümkün değildir. Kişinin ailesine, bir topluluğa, mensup olduğu dine, ideolojiye, aileye veya bir topluluğa ait olması bu alanlardan bazılarıdır.
Aidiyet ve aitlik ile ilgili konuşulması gereken önemli alanlardan biri de, ailedir. Aile bireyin kabul edildiği, beğenildiği, onaylandığı ilk yerdir. Aile aidiyeti ise literatürde birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Alternatif olarak family cohesion/cohesiveness (aile bağlılığı veya aile bütünlüğü) gibi kullanımları da bulunmaktadır. Davranışçı kuramların temel sayıltılarından biri; bir davranış ödüllendirildikçe ve pekiştirildikçe o davranışın sıklığının arttığıdır. Bir çocuğun veyahut bir gencin aile içindeki maddi ve manevi ihtiyaçları ne kadar karşılanırsa aidiyet hissinin de o denli artması beklenir.
Bu nedenle bir ebeveynin çocukları ile aynı dili konuşabilmesi çocuğun anlaşıldığını, değer verildiğini hissetmesine vesile olurken çocuğun aidiyet duygusunu da pekiştirir. Aynı dili konuşamayan, birbiri ile temas edemeyen, ilgi, istek ve ihtiyaçlarına duyarsız ebeveynlerin çocuklarıyla ailecek ortak ve makul bir zeminde bir araya gelmeleri de oldukça zor olacaktır. Bu durum, aile içinde görünür olamayan gencin sosyal medyada görünür olmayı tercih ettiği bir sürece evrilebilir. Sosyal medya, bu anlamda gençler için bir cazibe merkezi haline gelmektedir.
Aidiyet, yalnızca bir yere ya da gruba ait olma haliyle sınırlı kalmaz; çoğu zaman görünür olma isteğini de beraberinde getirir. Görünür olmak, kabul edilmek, beğenilmek, onaylanma ihtiyacı insan psikolojisinde önemli bir yer tutar. Meselenin özü biraz da insanın kendine yabancılaşması ile de ilgilidir: Kişinin değerini içsel olarak onaylaması yerine bir başkasının takdirine ihtiyaç duyması, şefkati özünden değil dışarıdan beklemesi, bir işe koyulmak istediğinde her zaman bir onay alma ihtiyacı, kendi kararlarını kendi alamaması… İsteklerini bir süre sonra başkalarının beğenilerine yönelik şekillendirmesi, bu sürecin doğal bir sonucudur.
Gençlik dönemi bireyin kimlik inşasında ve aidiyet duygusunda çok kritik bir öneme sahiptir. Aile, bireyin ilk toplumsallaştığı kurum olarak tanımlanabilir. Bir çocuğun veyahut bir gencin aile içindeki maddi ve manevi ihtiyaçları ne kadar karşılanırsa aidiyet hissinin de o denli artması beklenen bir durumdur. Aile içinde görünür olamayan genç, sosyal medyada görünür olmayı tercih edebilir.
Genç, bu dönemde benliğine yönelik birtakım sorgulamalarda bulunurken kendisinin kim olduğu, ileride nasıl biri olacağı konusunda da merak içerisindedir. Bu keşif sürecinde gençler; akranlarına, hayatlarındaki yetişkinlere ve birtakım faaliyetlere yönelebilir. Kimlik arayışı süren genç, sosyal medyayı da bir keşif ve yaşam alanı olarak kullanabilir. Sosyal medyanın anonimlik sunan bir yapısının olması da hareket alanını genişletmektedir. Kısacası genç, yargılanma kaygısı gütmeden hareket edebilir. Günlük hayatında cesaret edemediği davranışları, sosyal medyada gösterebilir.
Araştırmalar, sorun teşkil etmeyen sosyal medya kullanım alışkanlıklarıyla bağımlılığa sebep olabilecek problemli kullanım arasında ince bir çizgi olduğunu göstermektedir. Genç yetişkinler, sosyal ağlarda ne kadar zaman geçirdiklerinin farkında olmama eğilimindedir. Sosyal medyanın problemli kullanımının sonuçları arasında gerçek hayatta sosyal katılımının azalması ve ilişki sorunları yer almaktadır. Tüm bu belirtiler, potansiyel bir bağımlılığın semptomları ile de benzerlik göstermektedir. Bağımlılık kavramı ele alındığında özellikle zihinlere ilk olarak alkol, madde, tütün gibi bağımlılıklar gelmektedir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen çalışmalarda dışardan psikoaktif madde almaksızın davranışsal eylemlerin de bağımlılığa yol açtığını görmekteyiz. Bağımlılıkta her zaman ifade edilen temel kıstas şudur; kişinin işlevselliğini kaybetmesi. Buradaki işlevsellikten kasıt da, kişinin kendi görev ve sorumluluklarını yerine getirebilmesidir. Söz gelimi, çalışan bir kişinin 8 saatlik mesainin uzunca bir kısmını sosyal medyada geçirmesi sonucunda sorumlu olduğu işleri tamamlayamaması, bir öğrencinin yoğun internet ve sosyal medya kullanımı nedeniyle devamsızlıktan sınıf tekrarı yapması ya da bir ebeveynin çocuklarının bakımını yerine getirememesinden kaynaklı meydana gelebilecek ihmaller bunlardan bazılarıdır.
Biyolojik sağlığımız ne kadar önemliyse ruhsal sağlığımız da bir o kadar önemlidir. İki alan birbirinden bağımsız olmadığı gibi ikisinde yaşanan herhangi bir olumlu ya da olumsuz gelişme diğerini de etkilemektedir. İnternet ve oyun bağımlılığı son yıllarda ruh sağlığı alanında en çok araştırılan konular arasında yer almaktadır. Bazı çalışmalar internet kullanımının olumlu yanları olduğuna dikkat çekerken kimi araştırmalar ise tersi bulgular söylemektedir. Özellikle depresyon, sosyal anksiyete, yalnızlık, stres, siber zorbalık, problemli kullanımın en sık dile getirilen olumsuz etkileri arasındadır. Olumsuz birçok şey barındıran kullanımın olumlu yanlarının da olması, ilk bakışta tuhaf görünse de internet ve sosyal medyanın kaygıyı azalttığı, akranlar arasındaki iletişimi sürdürmenin ruh sağlığı açısından destekleyici olabileceğini gösteren çalışmaların da bulunduğunu söylemek gerekir.
İnternet ve sosyal medya artık hayatımızın inkâr edilemez bir gerçeği ve gereğidir. Bir dönem televizyon, gazete ve radyonun üstlendiği etki alanı bugün dijital mecralar tarafından doldurulmaktadır. Bu alanın genişliği ve manipülasyona açıklığı, ailelerin dijital ebeveynlik konusunda bilinçli bir rehberlik rolü üstlenmesini gerekli kılmaktadır. Sosyal medyayı bütünüyle kontrol etmek mümkün olmasa da güvenli sınırlar çizen ve temas kuran bir yaklaşım, hem gençlerin ruh sağlığını korumada hem de aile aidiyetini güçlendirmede önemli bir rol oynayacaktır.
