Emek veremeyen birey, hazza yönelir. Çünkü haz hızlıdır, emeksizdir ve anlıktır. Dijital bağımlılıkların bu kadar yaygınlaşması tesadüf değildir: Emek isteyen hayat yerine, emeksiz tatmin sunan ekranlar vardır.
Metin AYDIN
Uzman Klinik Psikolog

Bağımlılığı çoğu zaman yanlış yerden konuşuyoruz. Onu irade eksikliği, karakter zayıflığı ya da “kendini tutamamak” gibi bireysel kusurlarla açıklıyoruz. Oysa bağımlılık nadiren bir neden, çoğu zaman uzun süredir karşılık bulamamış ihtiyaçların yankısıdır. İnsan bağımlı olduğu şeye değil, aslında onsuz kaldığı hayata tutunur.
Psikiyatrist Gabor Maté bu gerçeği çarpıcı bir cümleyle özetler:
“Bağımlılığın asıl sorusu ‘Neden bırakmıyor?’ değil, ‘Neden acı çekiyor?’ olmalıdır.”
Bağımlılık, insanın acıyla baş etme biçimidir. Bir tür duygusal protezdir; yürüyemeyen yere bastığımız geçici bir destek.
Bu yüzden bağımlılığı yalnızca ortadan kaldırmaya çalışmak çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü ortadan kaldırılan şey, kişinin hayatta kalmak için bulduğu tek dayanak olabilir. Asıl mesele, o dayanağa neden ihtiyaç duyulduğunu anlamaktır.
Bağımlılığın Göbeği: Karşılanmamış Beş Temel İhtiyaç
Bağımlılık boşlukta doğmaz; kendine uygun bir zemin arar. Bu zemini beş temel insani ihtiyaç üzerinden okumak mümkündür. Tesadüf değildir ki bu ihtiyaçlar bir araya geldiğinde bağımlılığın tam göbeğini oluşturur:
G – Gelişim
İnsan gelişmek ister. Bir önceki hâlinden farklı bir yere varmak ister. Nörobilim bize şunu söyler: Beyin ilerleme hissi aldığında dopamin salgılar. Ancak gerçek hayatta gelişim durduğunda, beyin bu ödülü başka yerlerde arar. Dijital oyunlardaki seviye atlama, sosyal medyadaki “ilerleme” hissi tam da bu boşluğu doldurur. Gelişemeyen insan, gelişiyormuş gibi hissettiren şeye bağlanır. Gerçek hayat ağırdır; bağımlılık onun hafif bir taklididir.
Ö – Öğrenme
Jean Piaget’nin söylediği gibi, “İnsan deneyerek öğrenir.” Öğrenme; merak etmeyi, hata yapmayı ve yanılmayı içerir. Ancak öğrenme alanı daraltıldığında, birey risksiz ama yüzeysel alanlara yönelir. Dijital dünya burada kusursuz bir simülasyon sunar: Deneyim vardır ama bedel yoktur. Bu yüzden öğrenme yerini oyalanmaya bırakır; derinleşmeyen zihin, uyarılmaya bağımlı hâle gelir.
B – Bağ Kurma
Bağımlılığın kalbi buradadır. John Bowlby’nin bağlanma kuramı bize şunu öğretir: İnsan bağ kurmadan regüle olamaz. Bağ kuramadığında ise bağlanacak bir nesne bulur. Madde, ekran, kumar ya da davranış… Hepsi birer bağ ikamesidir. Gabor Maté’nin ifadesiyle, “Bağımlılık bir madde problemi değil, bir bağlanma problemidir.” İnsan bağımlı olduğu şeye değil; bağ kurabildiği şeye tutunur.
E – Emek
Emek, insanın hayatta iz bırakma ihtiyacıdır. Viktor Frankl’a göre anlam çoğu zaman çabanın içinden doğar. Emek veremeyen birey, hazza yönelir. Çünkü haz hızlıdır, emeksizdir ve anlıktır. Dijital bağımlılıkların bu kadar yaygınlaşması tesadüf değildir: Emek isteyen hayat yerine, emeksiz tatmin sunan ekranlar vardır. Ancak emeksiz tatmin doygunluk değil; daha fazlasını isteyen bir açlık üretir.
K – Keşif
İnsan yalnızca güvenlik değil, keşif ister. Donald Winnicott sağlıklı gelişimi “oyun alanı” kavramıyla açıklar. Keşif alanı daraltılan birey, bu ihtiyacı sanal evrenlerde karşılamaya çalışır. Algoritmaların sunduğu sonsuz içerik, gerçek hayatta kaybolan keşif duygusunun yerini almaya çalışır. Ancak bu keşif derinleştirmez; sadece oyalar. Çok yol vardır ama çıkış yoktur.
Bağımlılık Ortamda Filizlenir: Fare Cenneti ve Vietnam Çalışmaları
Bağımlılığın bireysel bir zaaf değil, çevresel bir yanıt olduğunu gösteren en çarpıcı deneylerden biri 1970’lerde psikolog Bruce Alexander tarafından yürütülen Rat Park (Fare Cenneti) çalışmasıdır. Klasik deneylerde izole kafeslerde tutulan fareler, morfinli suyu tercih eder ve kısa sürede bağımlı hâle gelir. Yıllarca bu sonuç “madde bağımlılık yapar” önermesinin kanıtı sayılmıştır.
Alexander ise basit ama sarsıcı bir soru sorar:
“Ya sorun madde değil, kafesin kendisiyse?”
Bunun üzerine “fare cenneti” inşa edilir: geniş alanlar, sosyal etkileşim, oyunlar, hareket ve bağ. Aynı maddeler yine sunulur. Sonuç şaşırtıcıdır: Fareler maddeyi ya çok az kullanır ya da tamamen bırakır. Daha önce bağımlı hâle gelmiş fareler bile, ortam değiştiğinde bağımlılıktan uzaklaşır.
Bu bulgu, Vietnam Savaşı sonrası yapılan insan çalışmalarında da görülür. Harvard Üniversitesi’nden Prof. Lee Robins, Vietnam’da görev yapan askerlerin yaklaşık %20’sinin savaş sırasında madde bağımlılığı geliştirdiğini; ancak eve döndüklerinde bu grubun %90’ından fazlasının herhangi bir tedavi almadan bağımlılığı bıraktığını göstermiştir.
Sonuç nettir:
Bağımlılık çoğu zaman maddede değil, ortamda kök salar.
Ortam iyileştiğinde, bağımlılık tutunacak dal bulamaz.
Dijital Bağımlılık: Meşru ve Sessiz Bir Sığınak
Dijital bağımlılık diğer bağımlılıklardan farklıdır; çünkü toplumsal olarak onaylanır. Oysa araştırmalar, aşırı ekran kullanımının dopamin sistemini tıpkı madde bağımlılığı gibi etkilediğini göstermektedir.
Ekran; gelişiyormuş hissi verir, bağ kuruyormuş gibi hissettirir, emeksiz tatmin sunar ve keşif yanılsaması yaratır. Ama bunların hepsi bedensiz ve yüzeyseldir. Bu yüzden doyurmaz; tekrar ister. Sosyal medya, başkalarının sahnesine bakıp kendi hayatımızı kuliste yargıladığımız bir tiyatroya dönüşür.
Ebeveynlere Düşen: Yasak Değil, Hayat İnşası
Bağımlılıkla mücadelede ebeveynler çoğu zaman kontrolü artırır: yasaklar, süre kısıtlamaları, denetimler… Oysa kontrol bağımlılığı azaltmaz, sadece biçim değiştirir. Asıl soru şudur: Çocuğun hayatında gelişim var mı? Öğrenme alanı var mı? Bağ kurabileceği gerçek ilişkiler var mı? Emek verebileceği alanlar ve keşfedebileceği bir dünya sunuluyor mu?
Eğer bunlar yoksa, bağımlılık bir sorun değil; hayatta kalma stratejisidir.
Bağımlılık, yanlış şeye bağlanmak değil; doğru şeye geç kalmaktır.
Gelişim, öğrenme, bağ, emek ve keşif varsa; bağımlılık barınamaz.
Çünkü dolu bir hayat, ikame hazlara ihtiyaç duymaz.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur:
“Bağımlılığı nasıl bıraktırırız?” değil,
“İnsana yeniden nasıl bir hayat sunarız?”
