Haz, boşluk ve anlam üzerine felsefi ve sosyolojik bir deneme
Bağımlılık yalnızca bir alışkanlık değil, çoğu zaman bir kimlik krizinin belirtisidir. “Ben kimim?” sorusu ertelendikçe insan kendini iyi hissettiren bir şeye tutunur. O şey; oyun, ekran, pornografi, kumar alkol ya da madde olabilir. Ortak nokta şudur: Kişi, kendi benliğiyle kuramadığı ilişkiyi, dışarıdan gelen bir uyaranla kurmaya çalışır.
Hatice GÖKÇE
Uzman Sosyolog ve Aile Danışmanı

“İnsan zincirlerini fark ettiğinde özgürleşmeye başlar.” Camus
Giriş
Bağımlılıkla ilişkini bir kez daha düşün: Günde kaç kez telefonuna bakıyorsun? Kaç kez “son kez” deyip tekrar kaydırıyorsun? Kaç kez yalnızca birkaç dakika diye başlayıp bir saatlerini harcıyorsun?
Bu davranışlar artık istisna değil, norm. Tam da bu yüzden sorgulanmaları gerekir: Normalleşen her tekrar, zamanla “istesem bırakırım” gibi görülse de genellikle irademizi esir almış bir alışkanlığa dönüşür. Kierkegaard’ın varoluş tartışmalarında işaret ettiği gibi insan bazen kaçtığı şeyden kurtulamaz; kaçış, çoğu kez bizi yine kendimize geri getirir.[1]
Bu çalışma, bağımlılığı bireysel patolojiden çok, modern toplumun ürettiği yapısal bir kırılma ve ilişkisel bir yara olarak ele almaktadır.
Boşluk ve kaçış
İnsan çoğu zaman yalnızlıktan değil, kendisiyle baş başa kalmaktan korkar. Özellikle bastırdığımız duygularla yüzleşmek zorunda kaldığmız bir sessizliktir bu: Eksiklik, değersizlik, utanç, yetersizlik ve benzeri daha pek çok bastırılmış duygumuzun görünür hâle gelmesi…
Toplumsal bağlamda ise akışkan ilişkiler, kısa vadeli hedefler ve sürekli karşılaştırma, bireyi sürekli yetmezlik duygusuyla baş başa bırakır. Bu iklimde bağımlılık, yalnızca bireysel bir sorun değil; yapısal bir sonuçtur.
Tam da böyle zamanlarda “kolay bir kaçış yolu” seçilir: ekranı açmak, bir video daha izlemek, bir el daha oynamak, bir siteye daha girmek, bir sigara daha yakmak, bir kadeh daha içmek ya da madde kullanmak… Bu yol, hiçbir sorunu çözmez; sadece erteler, geçici bir sığınma olur ama kalıcı bir hasar bırakır.
Camus’nün absürt düşüncesi, anlam kaybının insanı nasıl savunmasız bıraktığını göstermesi açısından önemlidir. Anlam zayıfladığında davranışlar “iyi” ya da “kötü” olmaktan önce “dayanılır” ya da “dayanılmaz” diye ayrışır. Bağımlılık, bu eşikte çoğu zaman bir “dayanma tekniği” gibi iş görür; fakat bedeli ağırdır.[2]
Haz ekonomisi ve dopamin döngüsü
Bağımlılığın modern biçimleri, “haz” ile çalışır. Haz hızlıdır; emek ve süreç istemez. Bir bildirim sesi, bir ‘kazandın’ animasyonu, bir ‘önerilenler’ listesi… Hepsi aynı şeyi vaat eder: “Şimdi iyi hisset.”
Nietzsche’nin haz ve güç ilişkisine dair eleştirileri, burada bir uyarı gibi okunabilir: Haz, doyurmak yerine açlığı büyütür. Çünkü haz, çoğu zaman kalıcı bir tatmin değil, döngüsel bir tekrar duygusudur. Bağımlılık bu duyguya koşulsuz talebin davranışsal sonucu olarak ortaya çıkar.
Haz – Dopamin Döngüsü: Öğrenilmiş Kaçış
Duygusal Düzenleme: Kişi, taşıyamadığı duyguyu bastırmak için davranışı kullanır.
Stres Toleransı: Bağımlılık, stresle baş etme eşiğini düşürür; kişi zorlanınca kaçışı seçer.
Prefrontal Korteks – Dürtü Kontrolü: Ön beyin işlevleri zayıfladıkça, dürtüsel tepkiler artar; kısa vadeli rahatlama uzun vadeli yıkımın önüne geçer.
Utanç – Haz Döngüsü: Geçici rahatlamayı suçluluk ve utanç izler; bu duygular yeni bir kaçışı tetikler.
Beyin, hazdan çok kaçışı öğrenir.
Viktor Frankl ve anlam boşluğu
Viktor Frankl, insanı ayakta tutanın haz ya da güç değil; “anlam” olduğunu vurgular. Ona göre insan, “neden”ini bulduğunda “nasıl”a katlanabilir. Anlam yitirildiğinde ise boşluk oluşur, Frankl bu boşluğu “varoluşsal boşluk” (existential vacuum) olarak kavramsallaştırır. Bağımlılıklar tam bu boşluktan beslenir.
Frankl’ın perspektifinden bakıldığında bağımlılıkla mücadele yalnızca ‘bırakma’ tekniği değildir. Asıl mesele, hayatın bütünü ve devamı için yeniden anlam bulabilmektir: bağ kurmak, üretmek, sorumluluk almak, bir değere tutunmak, acıyla yüzleşebilecek bir içsel güç ve neden inşa etmek.[3]
Dijital düzen ve görünmez tahakküm
Dijital bağımlılık, çağın en yaygın biçimlerinden biridir; çünkü yalnızca “eğlence” değil, dikkat üzerinden işleyen bir ekonomi vardır. Algoritmalar, bireyin dikkatini elde tutmak üzere tasarlanır: Daha uzun kal, daha çok tıkla, daha çok kaydır…
Burada mesele teknolojiyi ‘kötülemek’ değil; teknolojinin nasıl bir davranış mimarisi kurduğunu fark etmektir. Bağımlılık günümüzde çoğu kez bireysel bir “irade problemi” gibi görünse de aynı zamanda toplumsal ve yapısal bir mesele olarak ele alınmalıdır.
Kimlik krizi ve “kendi olmak”
Bağımlılık yalnızca bir alışkanlık değil, çoğu zaman bir kimlik krizinin belirtisidir. “Ben kimim?” sorusu ertelendikçe insan kendini iyi hissettiren bir şeye tutunur. O şey; oyun, ekran, pornografi, kumar alkol ya da madde olabilir. Ortak nokta şudur: Kişi, kendi benliğiyle kuramadığı ilişkiyi, dışarıdan gelen bir uyaranla kurmaya çalışır.
Kierkegaard’ın ‘kendi olma’ tartışmaları, bağımlılığı bir kaçış biçimi olarak düşünmeye imkân verir: Kendi olmak cesaret ister; çünkü kendi olmak, sınırları ve sorumlulukları kabul etmeyi de gerektirir. Bağımlılık ise sınırları unutturur; sorumluluğu erteler.[4]
Özgürlük, yüzleşme ve vazgeçebilmek
Camus, insanın zincirlerini fark ettiğinde özgürleşmeye başladığını söyler.[5] Özgürlük, her istediğini yapmak değil; seni senden uzaklaştıranı iradeni ipotekleyeni, aklı köleleştireni, duyguları körelteni fark edip ondan uzaklaşabilmektir. Aile danışmanlığında ilk soru şudur:
“Bu bağımlılık neyi telafi ediyor?”
Cevap çoğu zaman görülmeyen bir çocukluk, konuşulamayan bir acı, kurulamayan güvenli bir bağdır.
Bu yüzden bağımlılığın karşısına yalnızca ‘yasak’ koymak yetmez, ‘anlam’ koymak gerekir. Genç okur için belki en pratik soru şudur: “Beni benden uzaklaştıran şey ne? Benim hayatımda yer kaplayan bu alışkanlığın yerine ne koyabilirim?”
Bağımlılık, öncelikle insanın kendisiyle ilişkisini bozar. İyileşme de kendisiyle ilgili küçük bir adımla, sınır çizmeyle başlar: bağımlı olunan kişiye, nesneye ya da maddeye…
Sosyolojik ve aile sistemleri perspektifinden “bağımlılık”
Bağımlılık çoğu zaman bireyin zayıflığı, iradesizliği ya da yanlış seçimleri olarak okunur. Oysa sosyolojik ve aile sistemleri perspektifinden bakıldığında bağımlılık, tekil bir davranıştan çok ilişkisel, kültürel ve yapısal bir olgudur. Birey, taşıyamadığı duyguyu ve sürdüremediği bağı, dışsal bir “araç” üzerinden düzenler; araç zamanla ilişkiye, ilişki de bağımlılığa dönüşür.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramsallaştırması, bağların kırılganlaştığı; hız, tüketim ve performansın norm hâline geldiği bir iklimi tarif eder.[6] Bu iklimde süreklilik zayıflar; aidiyet ve değer duygusu boşluk üretir. Camus’nün “Anlam yoksa her şey mümkündür.” saptaması, bu boşluğun davranışa nasıl kapı araladığını açıklar.[7] Bağımlılık, çoğu zaman bu eşikte bir dayanma tekniği gibi iş görür; fakat bedeli ağırdır.
Aile: İlk duygu düzenleyici alan
Aile, çocuğun dünyayı anlamlandırdığı ilk sistemdir. Duygularını adlandırmayı, sınırları, ilişki kurmayı ve zorlantılarla nasıl başa çıkacağını aile içi ilişkilerden öğrenir. Tutarsız sınırlar, bastırılmış duygular ve konuşulamayan çatışmalar, çocuğun duygusal düzenlemeyi dış kaynaklardan öğrenmesine zemin hazırlar.⁴
Bağımlılık yalnızca bireyin değil, çoğu zaman ailenin de sessiz çığlığıdır. Bu yönüyle bağımlı birey, sistemin “sorunlu” üyesi değil; çoğu zaman sistemin yükünü taşıyan kişidir. Sistemin arızaları bireyin davranışları ile açığa çıkar. Gerek ailenin gerekse toplumun birey üzerinde oluşturduğu yargılar ve yorumlar bireyin duygularını kuşatan bir hapishanedir.
Aile danışmanlığı pratiğinde sıkça görülen tablo şudur:
- Duygular “abartma” diye bastırılır,
- Çatışmalar “susarak” yönetilir,
- Başarı koşullu sevgiye dönüşür,
- Sınırlar ya belirsizdir ya da aşırı katıdır.
Bu iklimde çocuk, içsel düzenleme yerine dışsal düzenleyicilere yönelir: ekran, oyun, madde, haz.
Bağımlılık Türleri (Davranışsal Mantıkla)
- Madde Bağımlılığı (alkol/uyuşturucu): Bastırılmış acının kimyasal telafisidir.
- Dijital Bağımlılık: Görülme ve onay ihtiyacının ekranla düzenlenmesidir.
- Pornografi Bağımlılığı: Yakınlıktan kaçış ve zahmetsiz hazdır.
- Kumar & Alışveriş: Kontrol ve “tamamlama” yanılsaması üretir, değersizlik ve güçsüzlük duygularını telafi etmeye yönelir.
- İş/Başarı Bağımlılığı: Değerin performansla koşullandığı aile iklimlerinde “duramama”ya dönüşür; onay, kimliğin yerine geçer.
- İlişki Bağımlılığı: Yakınlık ihtiyacının sağlıksız biçimde düzenlenmesidir. Bu bağımlılık türünde kişi, kendisiyle kuramadığı güvenli ilişkiyi, karşısındaki insan üzerinden telafi etmeye çalışır.
Sonuç:
“Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23)[8]
Bu ayet, bağımlılığın özünü tek cümlede özetler: İnsan, arzusunu efendi yaptığında özgürlüğünü yitirir.
“Bir çemberde dolaşıyorum, demir parmaklıkların ardında…” Rainer Maria Rilke[9]
[1] Søren Kierkegaard, The Sickness Unto Death (Princeton: Princeton University Press, 1980).
[2] Albert Camus, The Myth of Sisyphus (New York: Vintage, 1991).
[3] Viktor E. Frankl, Man’s Search for Meaning (Boston: Beacon Press, 2006).
[4] Søren Kierkegaard, The Sickness Unto Death (Princeton: Princeton University Press, 1980).
[5] Albert Camus, The Myth of Sisyphus (New York: Vintage, 1991).
[6] Zygmunt Bauman, Liquid Modernity (Polity, 2000).
[7] Albert Camus, The Myth of Sisyphus (New York: Vintage, 1991).
[8] Kur’an-ı Kerim, Asr Suresi (103:2).
[9] Rainer Maria Rilke, Der Panther (şiirden kısa alıntı; serbest çeviri).
