Bir Şehrin Tarihinde Kaybolmak

 Sahilin sol yakasından yürümeye başladım. Yürümeye devam ettikçe sabahtan keşfedemediğim köprüyü ve ardındaki güzergahı keşfettim. Bisiklet yolu, kamp yerinin olduğu bu bölge mehtabı seyredip tefekküre dalabilme fırsatı sunmuştu bana. Bir banka oturduğumda karşımda ufuk çizgisini göremediğim Ohri Göl’ü, tepemde ay ve yıldızlar.

Zübeyir ŞEKERCİ

  Üsküp’ten üç dört saatlik otobüs yolculuğu sonunda nihayet Ohri’ye gelmiştim. Netameli yollar ve bir o kadar fevkalade manzara. Dolmuştan hallice minibüs ve kalabalık bir kafile ile yolculuğun ardından şehir merkezinde inmiştik. İndikten sonra yirmi dakika kadar yürüdüm. Gideceğim güzergâh Hacı Turgut Camii’ne rastladım. 15. yüzyıl eseri olan ufak ve şirin camii maalesef kapalıydı. Yirmi dakika sonucunda konaklayacağım yere geldim. Kapıda beni karşılayan, sanırım yerin sahibi, hanımefendi gayet nazik bir şekilde iletişime geçmiş ve şehir hakkında pratik bilgiler vermişti. Teşekkür ettikten sonra odaya geçtim ve bir süre dinlenerek yol yorgunluğunu attım.

 Yol yorgunluğunu üzerinden atmış bir halde çarşıya doğru yürümeye başladım. Güneş gökyüzündeki mesaisini bitirmek üzereydi. Eski Çarşı olarak da adlandırılan Türk Çarşı’sına gelmiştim. Çarşı’da Türk yemeklerinin isimleri tabelalarda kendini gösterirken o sırada biraz ilerleyince Halveti Tekkesi kendini gösterdi. 18. yüzyılda Halveti Şeyhi Mehmet Hayati tarafından kurulan tekke bir ilk olma özelliğini taşımaktadır. İçerisinde tekke camisi de bulunmaktadır. Tekke’ye ve camisine girmek istedim ancak kapalılardı. Ufak ancak havadar bir bahçesi bulunan tekkenin içinde tarikatın fertlerinin mezarları ve makamları bulunmaktadır. Tekkeden çıktıktan bir süre sonra Vezir Ali Paşa Camii’ne geldim. Ohri’deki görece kısa seyahatte benim için manevi bir sığınak olacak camiye adım atmıştım nihayet.

Ohri’nin güzide İslam eserlerinden biri olan Vezir Ali Paşa Camii Osmanlı mimarisine iyi bir örnektir. 1573’te Süleyman Paşa tarafından inşa edilen ve 19. yüzyılda Vezir Ali Paşa’nın himayesinde restore edilen camii Balkan savaşları esnasında bombalanmış ve minaresi yıkılmıştır. Günümüzde ise Türkiye’nin katkıları ile tekrar eski hüviyetine kavuşmuştur. Camiinin avlusu kuş sesleri ve muhtelif ağaç türleriyle doluydu. Avludaki şadırvanda pek alışık olmadığımız bir hizmet bulunmaktaydı. Kurulanmak için peçete yerine temiz havlu koymuşlardı. Abdesti aldıktan sonra camiye geçmiştim. Caminin içerisi Rumeli’de olduğunuzu işaret eder cinstendi. Tezyini bol ancak ölçüsü yerinde. Akşam namazını kıldıktan sonra göle indim. Göl yolu üzerinde modern çarşı içerisinden geçmeniz gerekiyor. Ruhu daraltan manzara ve kulakları yoran bir gürültü. Nihayetinde göle gelmiştim. Ohri’nin gülü… Ufku o kadar uzaktı ki sanki bir deniz havası veriyordu. Gündüz gözüyle muhakkak görmeliyim dedim kendi kendime. Arnavutluk ve Kuzey Makedonya olmak üzere iki ülkeye ve üç şehre komşu olan mezkûr tabii güzellik Balkanların en eski ve derin gölüdür. Bir süre seyrettikten sonra konakladığım yere doğru harekete geçtim. Barlar, alkollü restoranlar ve sair “eğlence” noktaları. Evliya Çelebi’nin Ohri’sinden bize ne kalmıştı sahi? Otele geldim ve hemen dinlenmeye koyuldum.

  Sabah namazından bir iki saat sonrasında tekrar şehri adımlamaya başladım. Kuzey Makedonya’nın “sahil” ve “sınır şehri Ohri semavi dinlerin de önemli izlerinin olduğu bir belde. Makedonca ve Slav dilinde Ohrid buna karşın Osmanlıların terkibinde Ohri olarak adlandırılan şehir ciddi bir kültürel mirası bünyesinde bulundurmaktadır. Romalılar, Slavlar, Bizanslılar ve uzun süre Osmanlılar tarafından idare edilen şehir antik eserlerden kiliselere, hamamlardan camilere birçok eseri barındırıyor. Osmanlı’nın fethine dair net bir tarih bulunmamakla beraber kaynaklar 1385 senesi üzerinde durmaktadır. Osmanlı zamanında Ortodoksların eserleri koruma altına alındığı gibi restorasyon faaliyetleri de bizzat uhdesinde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte belli bir Müslüman nüfus iskân ettirilmiş ve şehrin en önemli iki kilisesi camiye rücu ettirilmiştir. Şehirde Ortodoks ve Müslüman nüfus ağırlıkta olup fetihten bir iki asır sonrasında Müslüman hane sayısı baskın hale gelmiştir. Bunda iskân politikası dışında ihtidaların artmasının da önemi bulunmaktadır. 1670’te şehri ziyaret eden Evliya Çelebi seyahatnamesinde nüfusun 160 Hıristiyan ve 300 Müslüman haneden teşekkül 3000’e ulaştığını ifade ederken ahşap evlerin yoğunluğuna dikkat çekmiştir. Bununla birlikte 17 camii ve mescid, 150 dükkân ve göle meskûn Paşa Sarayı’ndan bahsetmiştir.  Yanı sıra iki medrese, bir darülhadis ve iki sıbyan mektebi, iki hamam ve bir kervansaraydan söz etmiştir. Bugünse İslam’a dair izler silikleşmiş ve tarihi doku yerini turistik ögelere bırakmıştı.

  İlk durağım gündüz gözüyle görmek istediğim Ohri Gölü’ydü. Mavinin dalgalarla adeta gösteri yaptığı büyülü bir tabiat abidesi Rabbin bize bir lütfu şüphesiz. Sahil şeridini yürüdüm bir süre. Sandal turları, yüzen insanlar ve olanca cesametiyle Ohri Gölü. Suya ayaklarımı soktuğumda yeşil ve besili yosunlar beni karşıladı. Daha sonrasında sağ şeride doğru yürüdüm bir süre. Kıyıdaki kiliselere gidecekken olanca kalabalık ve plaj “hayat”ı yönümü değiştirmeme sebep oldu. Şehrin tarihi merkezine doğru hareket ederken bir ahşap evin önünde yine babamın dostlarından Hakan abilere rastladım. Tur rehberi o sırada ahşap evlerin en üstünde mutfağın bulunma sebebinin olası bir yangında evin tamamının yanmaması olduğunu anlatıyordu. Selam verdim ve yola devam ettim. Tarihi konak evler Safranbolu’yu anımsatıyordu. Korunmaya gayret gösterilen tarihi doku yanı sıra dükkanlarda boy gösteren malum kola markası. Amerika’nın varlığına bir delil… Olanca sıcaklık karşısında bir gölgelik bulup dinlendim. Daha sonrasında gölün yamacındaki Sveti Jovan Kilisesi’ne geçtim. 13. yüzyılda yapımına başlanan Kilise Osmanlı döneminde 1447 yılına kadar inşa süreci geçirmiştir. Klasik bir Ortodoks üsluba sahip, turuncuya çalan renk tonu ve fresklerden oluşmaktadır. Girişi ücretli olduğu için kapıdan bakmakla yetinip daha sonrasında gölü cepheden izleyebileceğim bir banka geçtim. Ağacın yamacında olması hasebiyle olanca sıcak havada ferahlık sağlayan bir gölgelikti. Nitekim yarım saat kadar gölü seyrettikten sonra üstüne bir süre de kestirdim. Dingin bir halde kalktıktan sonra kale yolunu tırmanmaya başladım.

  Kiliseyi geçip bir süre yürüdükten sonra önce sağ taraftan hareket etmeyi tercih ettim ancak yol kapalıydı. Sola dönüp bir süre yürüdükten sonra tahmini 40-50 yaşlarında iki tane abiye denk geldim. Selamlaştıktan sonra kilisenin ve kalenin konumu hakkında konuştuk. Kilisenin aşağıda olduğunu ancak kaleyi bulamadığımı söyledim. Bu sırada İstanbul’dan geldiğimi söylediğimde Türkçe bir ifadeyle “nasılsınız?” sorusunu yönelttiler. Daha sonrasında nereli olduklarını sorduğumda Hollanda’dan geldiklerini söylediler. Görünüşte ise asli hüviyetlerinin başka bir yerden olduğu anlaşıldığı için “millet”lerini sordum. Güney Amerika’nın Surinam ülkesinden iki abi ile bir anda “Müslümanlar kendini yetiştirmeli” muhabbetine girecek kadar samimi olduk. İşte, İslam’ın bize biçtiği rol. Belki ömrü hayatında hiç göremeyeceğin bir coğrafyadan bir kardeşinle (hatta belki bir daha hiç karşılaşmayacağın insanlarla) ünsiyet kurabiliyorsun. Abilerle güzel bir muhabbetin ardından vedalaştık ve tırmanmaya devam ettim. Nihayet kale görünmüş ve içeri adım atmıştım. Kalenin içerisi oldukça bakımsız ancak manzara bir o kadar ihtişamlıydı. Makedon Kral 2.Philip tarafından MÖ. 4. yüzyılda inşa edildiği düşünülen kale Orta Çağ’da Balkanların en önemli hükümdarlarından Çar Samuel tarafından 10. asırda merkez olarak kullanılmıştır. Bugün içeriğine dair pek bir şey görünmese de konumlandığı pozisyondan sunduğu manzara Rahman Suresi’nin tefsiri niteliğinde adeta. Sırasıyla kalenin bütün burçlarını dolaşarak manzaraya farklı perspektiflerden baktım. İzlemeye doyamasam da hava kararmadan şehri dolaşmaya devam etmeliydim. Kaleye geldiğim yönün tersinden hareket edip şehrin bir başka tarafını görmeye niyetlendim. Bir süre yürüdükten sonra bir başka Ortodoks kilisesine denk geldim. 13. yüzyılda inşa edilmiş Aziz Meryem Peribleptos Kilisesi veya namı diğer Aziz Clement Kilisesi Osmanlı fethi sonrası şehirdeki Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle Ohri Başpiskoposluğunu üstlenmiş. Kiremit renginin hâkim olduğu eserin içerisine bir göz atıp yola devam ettim. Şehrin tepesinden aşağıya doğru inerken ilk defa geldiğim bir şehirde kaybolmanın hazzına vardım. Acelem olmadığı için zihnimdeki haritaya göre hareket edip yolu buldum. Seyahat, bazen keşfederken kaybolmak bazen de kaybolduğunda keşfetmektir. Nitekim tam olarak başladığım yere gelmiştim. Namaz için camiye yönelecekken bir çocuk önce İngilizce sonra Türkçe bir şeyler söyledi. Kendine bir “challenge”/meydan okumada bulunduğunu ifade ediyor ve hayatla ilgili tavsiyeler ihtiva eden çevrimiçi bir kitabı satarak kazandığı parayla dünyayı gezdiğini söylüyordu. Nitekim daha sonrasında yapmış olduğu “şey”in üzerine konuştuk. Aslen Tokatlı olan ve mühendislik mezunu bir arkadaştı. Bana 1960’lardaki “Hippi”leri hatırlatmıştı. Salt keşfin merkezde olduğu bir hayatı tercih ederken öte yandan aidiyetten nasiplenememek. Bu sırada ailesiyle birlikte bir abi “helal” yemek için bir yer sordu. Ben de Türk Çarşı’sında gördüğüm bir iki yeri tarif ettim. Zahirde belki başka bir dünyanın insanı görünse de helal yeme hassasiyeti gütmesi bu toprakların asli unsuruna kıymetli bir delildi.

  Namaz için camiye geldim. Şadırvanda abdest alırken Niksar’dan gelmiş Arnavut asıllı abilerle tanıştık. Aile dostumuz Bülent Abi’yi tanıyıp tanımadıklarını sordum ancak tam çıkartamadılar. Namazdan sonra otele gidip bir saat kadar dinlendim. Ardından Kipper’den (oranın BİM’i) alışveriş yaptıktan sonra çarşıda bir dükkânda akşam yemeğini yedim. Param bir hayli azaldığı için idareli kullanmalıydım. Nitekim içecek almamıştım yemek yanına. Yemeği yedikten sonra sahile indim.

 Sahilin sol yakasından yürümeye başladım. Yürümeye devam ettikçe sabahtan keşfedemediğim köprüyü ve ardındaki güzergahı keşfettim. Bisiklet yolu, kamp yerinin olduğu bu bölge mehtabı seyredip tefekküre dalabilme fırsatı sunmuştu bana. Bir banka oturduğumda karşımda ufuk çizgisini göremediğim Ohri Göl’ü, tepemde ay ve yıldızlar. Bir saatin ardından günü burada noktalamış ve ertesi günkü yolculuk için otele geri dönmüştüm bile. Ohri, sunduklarıyla bir seyahatin dışında dinlenme tesisi hizmeti sunmuştu adeta. Ertesi sabah fecr vaktinde şehri son kez adımlarken Tiran’a giden otobüsün bulunduğu terminale varmıştım bile.