Tanımımız şuydu: Şimdi bir bağımlıyla, bağımlılık süreci devam ederken, dediğim gibi emniyet dışında bir başka devlet birimi ilgilenebilir mi? Bu ilgilenme olmadığında bu bağımlıyı tren istasyonunun orada size işte valizini/tinerini çekerken veya işte kafası yerinde değilken bir çorba içmeye çalışırken bir şişlenme vakasındaki bir fail olarak bulabilirsiniz. Bu emniyet açısından ve halk açısından büyük bir sıkıntı. 2-3 tane bağımlıyı bir köşede 2-3 tanesiyle başka bir köşede mi karşılaşmak istersiniz yoksa bir cami bunları 8 saat uyutmasını ve toplumun üstünden 8 saati kaldırmasını mı? İşte burada iki saat çorbasını, çayını ikram edilerek bir sosyalite oluşturuldu.
Röportaj: Reyhan ÖZSOY

SORU 1: Selam aleyküm hocam, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Uzun yıllardır Kadıköy’deki tarihi Hasan Paşa Camii’nde iyilik çalışmalarında bulundunuz. Bu çalışmalarınızda “madde bağımlılığı ile mücadele”ye de yer verdiniz. Birçok madde bağımlısının hayatına dokunma imkânınız oldu. Bu çalışmalara nasıl başladınız?
2010’lardan itibaren Diyanet’te “proje camiler” diye bir kavram üretildi. Bu kapsamda da her yıl belli camiler, belli projeler için seçildi. İstanbul’dan da beş cami seçilmişti 2012’lerde. Türkiye genelinden de kırk cami seçildi. Bazen siyasetin, bazen kurum büyüklerinin sözlü talimatlarıyla alana yeni girilecek şeyler çalışıldı. Dolayısıyla fotoğraflarıyla, aksayan yönleri ve artılarıyla, nelerin yapılıp nelerin yapılamadığıyla alakalı Diyanetteki kurum büyüklerine sunumlar yapılıyordu. Bu sunumlar sonrasında eğer uygulanan proje, Türkiye genelinde uygulanabilecek bir proje ise gezdiriliyorduk. Bu kapsamda 2010’dan bu yana yetmiş kadar şehir, ilçe dolaştık. Böylelikle modern çağda caminin fonksiyonlarıyla yeniden yapılandırılması dediğimiz, bir bakıma laboratuvar, ar-ge çalışması yapıldı bu proje camilerde. Çünkü modern anlamda camiyi tekrar nasıl ve hangi fonksiyonlarla yapılandırılacağı sorusu, çok daha entelektüel zemini olan ve ümmetin kaybettiği bir altın oranı tekrar bulma çabasıydı. Bunun bir tarafında akademi var, bir tarafında alan pratisyenler var, bir tarafta Türkiye’nin gerçekleri var gibi kompoze bir problem. Bununla alakalı birçok şey denendi. Dolayısıyla bağımlılıkla mücadelede Hasanpaşa Camii’nin 2015’li yıllarda “24 saat açık cami” projesi içinde bir yıl çalıştığı ve devlet büyüklerine raporladığı bir faaliyetti.
SORU 2: Daha sonra devam etmedi mi?
Aşevi faaliyetimiz, kurumumuzun halihazırda devam eden temel hizmetlerinden biri olması sebebiyle bu süreçte aktif bir paydaş olarak yer almıştır. Kadıköy gibi bir bölgenin sosyo-kültürel yapısında dindarlık anlayışını yapılandırırken, aşevi işletmeciliğini bir irşad faaliyeti olarak konumlandırıyoruz. Benzer şekilde, mevcut öğrenci evlerimizi de sahip olduğumuz fiziksel imkanlar doğrultusunda, zaman zaman “öğrenci” statüsünde olmayan ancak barınma ihtiyacı bulunan mağdur vatandaşlarımızın hizmetine sunduk. Ancak vurgulamak gerekir ki, bugünkü çalışma modelimiz 2015 yılındaki uygulamalarımızdan farklılık göstermektedir. Camimizin faaliyet programı; ömür boyu sürecek ana hizmet kalemleri ve birer yıllık periyotlarla yürütülen özel projeler olmak üzere iki temel sütun üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle camimiz, geride kalan 20 yıl boyunca sadece “Bağımlılıkla Mücadele Camisi” odaklı bir yapı olarak kurgulanmamıştır.
SORU 3: Bağımlı bireylere siz tek tek mi ulaşıyorsunuz yoksa herhangi bir kuruluşla işbirliğiniz var mı? Yahut onlar size geliyorsa bu insanlar size ilk ne amaçla geliyor?
2018-2019 yıllarında İstanbul Müftülüğü’nü temsilen bağımlılıkla mücadele komisyonlarında görev aldığım dönemde, Kadıköy’de bir toplantıdaydık. Masada Emniyet’ten Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi hekimlerine, Diyanet görevlilerinden mülki amirlere kadar 12 kişilik tam teşekküllü bir ekip vardı.
Dönemin Kadıköy Kaymakamı, sistemdeki tıkanıklığı —bürokrasideki muhatapsızlığı—göstermek amacıyla tiyatral bir kurgu üzerinden şu soruyu sordu:
“Gece saat dörtte, kimliğini tespit edemediğim ama mülteci olduğunu zannettiğim, Söğütlüçeşme altıyol hattında yerde yarı baygın yatan biriyle karşılaştım. Masadaki ilk muhatabım kimdir arkadaşlar?”
Bir birim söz alarak, “Eğer mülteciyse şu kurumun birinci derecede muhataplığındadır, önce onların alması ve tescil işlemlerini yapması gerekir” dedi. Kaymakam Bey o kuruma, “Peki, siz aldıktan sonra ne yapacaksınız?” diye üsteledi. Cevap ise “Bizim birimimiz 09.00–17.00 mesaisiyle çalışan bir birim, nöbetçi ekibimiz yok; bu işlemi ancak sabah 08.00’de yapabiliriz.”
Kaymakam Bey, tam da bu noktaya parmak basarak acı gerçeği yüzümüze vurdu: “İşte tam bundan bahsediyorum. Türkiye’nin her ilinde, ilçesinde bağımlılıkla mücadele komiteleri var ama top öyle bir kayboluyor ki… Sizin mesainiz başlayana kadar nöbetçi bir grubumuz olmadığı için, ben bu arkadaşı kaymakam olarak alıp evime götüreyim, saat 09.00’a kadar ben tutayım, sonra size mi teslim edeyim?”
Ancak süreç başlasa bile top yine ortada kalıyor. Bağımlılıkla ilgili kuralımız şu: Kişi ya kendi iradesiyle yardım talep edecek ya da birinci derece yakınları başvuracak. Nereye? Sağlık Bakanlığı’na, bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine veya Yeşilay’ın birimlerine gidip form dolduracak. Peki, bunu kim yapacak? Bağımlı. Adı üstünde; kendi kontrolünde olmayan bir bireyden bahsediyoruz.
Biz salgın hastalık süreçlerinde hastanın Sağlık Bakanlığı’na başvurmasını beklemeyiz. Çünkü hasta başvursa da başvurmasa da topluma yansıyan zararlara açık bir tanıdaysa orada “demokrat” takılıp kişinin iradesini sorgulamazsınız; “Bulaşıcı, toplumu tehdit edici bir hastalığın var. Seni tedavi etmem gerekiyor” dersiniz ve onu baskıyla da olsa tedavi edersiniz. Fakat bağımlı hastalar için bir kurumun bunu yapması mümkün değil. Bu nedenle madde-alkol bağımlısı hem kendisini hem de birinci derece çevresini tehdit edip baskılıyor.
Sonuç olarak; bağımlı kişi ile suça bulaşmadan emniyet muhatap olmuyor, kendi veya yakınının iradesi olmadan Sağlık Bakanlığı muhatap olamıyor. Ortada aslında muhatap alınacak kimse yokmuş gibi görünse de o kişi adı konulmamış bir şekilde aramızda dolaşmaya devam ediyor. Aile başa çıkamıyor, birey zaten sürükleniyor. Peki, bu bağımlı birey nereye tutunacak?
90’lı yıllardan itibaren metropollerde mahalle kültürü kalmadı. Sosyolojik olarak aşiret yapısına tutunamaz. Yaşanan travmalardan dolayı 90’lı ve 2000’li yıllardaki o mahalle teşkilatlanmaları yok; herhangi bir cemaate tutunamaz. Çoğunlukla aile yapısı zaten dağılmış durumda.
Ben bir bağımlı olsam ne emniyete tutunurum ne de Sağlık Bakanlığı’nın o “şu terapiye, şu usulle, şu hapla geleceksin” diyen soğuk hekim kimliğine. Bu insanları sürekli kapalı yerlerde tutamazsınız, aileye de zimmetleyemiyorsunuz. Ulus devletin ürettiği kurumlara bu konuda bir “zimmet” koyamıyorsunuz. Dolayısıyla sürecin başı, ortası ve sonu tamamen savruluyor.
Bizim teorimiz şuydu: Eğer bir Hristiyan memleketinde yaşasaydık; intiharları da bağımlılıkla mücadeleyi de kilise yapısı altında organize ederdik çünkü tarihi kökler kilise etrafında yapılandırılmıştır. Madem bir İslam toplumunda yaşıyoruz ve bu kültürde “Allah’ın evi” (Beytullah) olarak tanımlanan bir cami gerçeği var; o halde bu kişiyi camiye zimmetlesek? Tabii bu noktada önümüzde ciddi sorular var: Caminin bugünkü fonksiyonelliği ve personel yapısı bu zimmeti (sorumluluğu) taşıyabilecek durumda mı? Cemaat yapısı buna hazır mı? Bu sorular sebebiyle, “bu proje gerçekçi değil” denilerek tezimiz, daha ilk aşamada elimine edilebilir. Bu durumda şu şekilde bir anti-tezde bulunduk:
Türkiye’de 900 küsur ilçemiz var. Her ilçede bir camiyi bağımlılıkla mücadele camisi olarak yapılandırabiliriz. Böyle yaptığımızda ve her biri üzerine 30-50 kişinin o ilçedeki bağımlılığının zimmetini verdiğimizde yaklaşık biz 50 bin kişinin zimmetini mabed üzerinden kurgulayabiliriz. Ama bunun önünde personel altyapısı problemi var. Bununla alakalı teorimiz şuydu. Emniyet ekip desteği verecek. Sağlık Bakanlığı hekim desteği verecek. İlçe belediyesi, temizlik personeli ve bakım personeli verecek ve Kaymakamlık da bunun patronajlarını yapacak. Dolayısıyla camide, mabedde bu işi yapalım dememizin içinde kurumsal bir yapılanma var. Şimdi piyasada belki 10 yıldır falan dolaşan, “işte güzel imam, fedakâr imam, iyilik kalbi imam” gibi portreler var. İşte bir berduş geldi, berduşun karnını doyurdum, yıkadım, ikinci kıyafetlerini verdim, cebine de harçlık koydum, biraz da güzel şeyler söyledim türünde menkıbevari imam anlatımları var. Hasanpaşa Camii’de yaptığımız çalışmaların bu seviyeye indirilmesi bizi zorluyor. Maalesef ki, buradaki faaliyette o şekilde görülmeye başlanıyor. Oysa burada bir projeden bahsediyoruz. Bahsedilen bu projede aslında devlete teklif edilen bir proje, 2015’te biz bunu denedik. Nasıl denedik? Gece güvenliğini biz emniyetten değil de özel bir firma güvenlik üzerinden aldık. Hekim desteğini kendi öğrencilerimizden mezunlar ve hayırseverlerimiz üzerinden aldık. Temizlik personeli, cami temizlik personelini kullandık. Aslında devlete teklif ettiğimiz işte emniyetten personel, sağlık bakanlığından personel, ilçe belediyesinden personel dediğimiz şeyin hepsini cami hayırseverleri yaptı. O sene biz burada yaklaşık 20 kadar içki ve uyuşturucu bağımlılığı devam eden vatandaşı yatsı namazıyla sabah namazı arasında burada barındırdık. Yani bir sene boyunca her akşam burada 20 civarında insan geldi. Bu arkadaşların temizliklerini yaptık. Üst başlarını değiştirdik. Burada yatırdık, kaldırdık. Aşağıdaki aşevi aracılığıyla yemeklerini ikram ettik. Ufak cep harçlıkları koyduk ve yolladık. Tanımımız şuydu: Şimdi bir bağımlıyla, bağımlılık süreci devam ederken, dediğim gibi emniyet dışında bir başka devlet birimi ilgilenebilir mi? Bu ilgilenme olmadığında bu bağımlıyı tren istasyonunun orada size işte valizini/tinerini çekerken veya işte kafası yerinde değilken bir çorba içmeye çalışırken bir şişlenme vakasındaki bir fail olarak bulabilirsiniz. Bu emniyet açısından ve halk açısından büyük bir sıkıntı. 2-3 tane bağımlıyı bir köşede 2-3 tanesiyle başka bir köşede mi karşılaşmak istersiniz yoksa bir cami bunları 8 saat uyutmasını ve toplumun üstünden 8 saati kaldırmasını mı? İşte burada iki saat çorbasını, çayını ikram edilerek bir sosyalite oluşturuldu.
Bağımlılıkla mücadeleyi öncelikle gerçekçi bir zemin üzerine oturtmak gerekiyor. Hangi türden olursa olsun, bir bağımlının “temiz kaldım” diyerek normal hayata dönmesi, bugünün toplumsal şartlarında çok düşük bir ihtimaldir; çünkü bu süreç ancak çok güçlü bir irade, manevi bir arınma (nefs-i tezkiye) ve sıkı bir eğitim disipliniyle kalıcı olabilir. Bu noktada takibin ne kadar hayati olduğunu, yıllarca temiz kalmış birinin bile cami içindeki varlığını bir “askeri içtima” ciddiyetiyle izleyerek anlıyoruz. Özellikle sabah ve yatsı gibi vakitlerin bir kontrol noktası olarak kullanılması, bireyin hayatındaki boşlukların riskli alanlara kaymasını engelleyen koruyucu bir mekanizma işlevi görüyor bizim için.
2015 yılında temelleri atılan ve yaklaşık 20 kişi üzerinde test edilen bu model; Diyanet’in manevi rehberlik sorumluluğunu aldığı, ancak Sağlık, Emniyet, Belediye ve Kaymakamlık birimlerinin koordinasyon içinde çalıştığı bir yapıya dayanıyor. Bağımlıları toplumdan koparıp ormanlık alanlardaki veya şehir dışındaki izole merkezlere hapsetmek, hayatın gerçeklerinden uzak olduğu için sürdürülebilir bir çözüm sunmuyor. Asıl mesele; bağımlıyı mahalle kültürünün içinde, yaşam havzasından koparmadan, daha kontrol edilebilir ve ıslaha açık bir modelle rehabilite etmektir. Onları sadece cezaevi ya da klinik süreçlerine hapsetmek yerine, hayatın içinde tutarak takip etmek gerekiyor.
Bu süreçte en kritik engellerden biri, bağımlılıktan kurtulan bireylerin normal bir insanın kaldırabileceği sekiz-on saatlik iş yükünü ve psikolojik mesaiyi başlangıçta taşıyamıyor olmasıdır. Bu yüzden İŞKUR aracılığıyla, bu kişilere özel “hafifletilmiş” veya dört saatlik “part-time” çalışma modelleri kurgulanmalıdır. Ancak bu istihdam, büyük fabrikalardan ziyade, mahalledeki terzi veya bakkal gibi, bağımlıyı psikolojik olarak sahiplenebilecek, ona rehberlik edebilecek seçilmiş esnaflar üzerinden yürütülmelidir.
Devletin bu noktadaki rolü, bu sorumluluğu alan küçük esnafın üzerindeki mali yükü hafifletmektir. Bir mahalle bakkalı, bir bağımlıyı hem işe alıp hem de onun sosyal sorumluluğunu tek başına üstlenemez. Eğer devlet; bu kişinin suça karışması durumunda cezaevinde veya hastane tedavi süreçlerinde harcayacağı parayı, esnafa vergi indirimi veya sigorta teşviki olarak sunarsa, sistem işleyebilir hale gelir. Bu sayede bağımlı birey; cami, iş yeri ve mahalle üçgeninde sürekli bir “markaj” altında tutularak toplumun sırtındaki bir emniyet riski olmaktan çıkarılıp sosyal yaşamın içine entegre edilmiş olur.

SORU 4: Modern toplumda ‘sağlıklı birey’ ile ‘bağımlı birey’ arasındaki çizgi gerçekten bu kadar net mi?
Toplumun içinde yaşayan ve %80’i aramızda bulunan bağımlılık gerçeğine karşı Polyannacılık oynamaktan vazgeçip daha gerçekçi hedefler koymalıyız. Bu meseleyi sadece bir madde kullanımı veya adli bir vaka olarak değil; insanın hayatını organize edememe, düşmeden tutunabilme ve en temel insani ihtiyacı olan “güvenli uykudan” mahrum kalma meselesi olarak görmeliyiz. Nitekim 2012-2020 yılları arasında sokaktaki gençlerle yürüttüğümüz saha çalışmaları ve aşevi pratikleri, asıl sorunun sadece karın doyurmak olmadığını açıkça gösterdi. Sokakta yaşayan, her an taciz veya fiziksel saldırı riskiyle karşı karşıya olmayan bir insan bile üç gün düzgün uyuyamadığında normalitesini yitirdiği gerçeğini biliyoruz. Bu noktada çözüm aslında sandığımızdan çok daha yakınımızda ve uygulanabilir duruyor: Camilerimizin müştemilatlarını, tıpkı Japonya’daki örnekler veya modern konaklama çözümleri gibi, bu insanların hiçbir güvenlik kaygısı duymadan 7-8 saat uyuyabileceği alanlara dönüştürebiliriz.
Ecdadımızın 12. yüzyılda Endülüs’ten Anadolu’ya kurduğu o muazzam misafirlik hukuku ve güvenlik zinciri, bugün sahip olduğumuz zenginliklere rağmen henüz kuramadığımız bir altyapının ne kadar mümkün olduğunu kanıtlıyor. O dönemde bir yolcu elini cebine atmadan günlerce güvenle seyahat edebiliyorsa, bugünün imkanlarıyla benzer bir “öz bakım ve barınma” sistemini hayata geçirememek gerçekçi bir mazeret değildir. Öte yandan mesele sadece fiziksel ihtiyaçlar değil, ruhsal bir boşluğun doldurulmasıdır. Teknoloji bağımlılığı sebebiyle bir saat bile cihazından ayrılamayan bir gencin itikaf gibi ibadet formlarıyla 72 saat boyunca kendi rızasıyla dünyadan kopabilmesi, bize kadim ibadet usullerinin psiko-sosyal iyileştirme gücünü hatırlatıyor.
Nihayetinde insan ya “insan-ı kâmil” yolunda ilerleyen bir mümin ya da bir şeylerin “kolik”idir; çünkü ekmekten daha hayati olan şey “anlam arayışı”dır. Bu arayışı sahih bir itikad ve mana ile dolduramayan her birey, modern dünyanın içinde farklı derecelerde ruhsal bir sarsıntı yaşamaya mahkumdur. Bugün toplumun “sağlıklı” dediği kesim ile “hasta” olarak etiketlediği bağımlılar arasındaki tek fark, birinin sistemin çarkı içinde hala işini yapabilir olması, diğerinin ise bu anlam kaybı altında ezilerek düşmesidir. Gerçek şifa ise insanı eğiten ve ruhuna dokunan o orijinal formları hayatın merkezine alarak, kimseyi ötekileştirmeden bu yaralara pansuman olmaktan geçiyor.
SORU 5: Bağımlılığın sadece “madde bağımlılığı” kısmına mı odaklanıyorsunuz yoksa diğer “dijital bağımlılık, porno bağımlılığı, kumar bağımlılığı gibi” veçheleri de var mı?
İnsan türü; aile kuran, iş hayatını yürüten, kültür ve dil üreten bir varlıktır. Bunlar bizim “tür özelliklerimizdir.” Modern dünyada biri bu temel özelliklerin altına düştüğünde ona bir “hastalık” tanısı konuluyor ve tedavi edilmeye çalışılıyor. Ancak ironik olan şu ki, tedavi etmeye kalkanlar da genellikle bir başka “koliklik” türünün pençesinde. Akıl, sadece kimyasallarla örtülmez; bazen işkoliklikle, bazen de putlaştırılmış bir başarı hırsıyla örtülür. Anlam arayışından kaçıp işi bir tapınma nesnesine dönüştüren, günde 20 saatini işine veren birine “başarılı iş insanı” gözüyle mi bakmalıyız, yoksa hayatın özünü ıskalamış bir bağımlı olarak mı?
Peygamberlerin hayatlarına baktığımızda her zaman bir denge görürüz; onlar iyi bir aile reisi, iyi bir tüccar ve iyi bir devlet adamı rollerini bir arada yürütebilmişlerdir. Oysa bugün, arkasında devasa holdingler bırakan ama ailesini, çocuğunu ve sosyal bağlarını ihmal eden birinin hikayesi aslında “ebedileşme” arzusunun yanlış yere kanalize edilmesidir. İnsan, Hz. Adem’den beri ölümsüzlüğü arar. Eğer bu arayış sahih bir inançla doyurulmazsa, kişi ya aklını kimyasallarla uyuşturur ya da işine, davasına veya ideolojisine “koliklik” derecesinde bağlanarak asıl sorulardan kaçar. Hatta bazen cinsellik bile biyolojik bir gereklilikten çıkıp, hayatın boşluğunu doldurmaya çalışan bir bağımlılık haline gelir.
Bugün bu “koliklik” türleri arasında en kuşatıcısı sanal dünya ile kurduğumuz ilişkidir. Bu öyle bir ilişki ki, mekân ve zaman sınırlarını ortadan kaldırarak hayatın her alanına sızıyor. Eşi telefon bağımlısı olan bir hanımefendinin “Keşke eşimin bir kahve alışkanlığı olsaydı, en azından kahvenin kapandığı bir saat olurdu” demesi aslında bu sınırsızlığın feryadıdır. Eve fiziksel olarak gelen ama zihni ve ruhu elindeki teknolojiyle başka diyarlarda olan, gece yarısına kadar ekrana gömülüp koltukta sızan bir adam, aslında ailesiyle aynı dünyada yaşamıyor demektir. Bu bağımlılığın boyutu öyle bir noktaya ulaştı ki, maden ocaklarında ağır tonajlı makinelerin kullanımı sırasında telefon kullanma yasağı gelince işinden istifa etmeyi göze alan insanlar var. Bu, bir uyuşturucu bağımlısının maddeden kopamamasıyla eşdeğer bir seviyedir.
55 yaşında bir birey olarak kendi ekran sürelerime baktığımda ben de kendimi sorguluyorum: “Normal” olan nedir? Modern psikoloji, iş ve eğitim için kullanılan süreyi bağımlılıktan saymayarak bir “hafifletici sebep” yaratmaya çalışacak. Ancak bizim biyolojik fıtratımız, Hz. Adem’den kıyamete kadar değişmeyecek bir imzadır. Vücudumuz belli bir hareket kapasitesine, gözlerimiz belli bir derinliğe, ruhumuz ise gerçek insan iletişimine göre tasarlanmıştır. “Artık asıl dünya sanal olanıdır” demek, bu fıtrata aykırıdır. Kas yapımız hareket etmeye, zihnimiz ise sosyal bir etkileşime ihtiyaç duyar; aksi takdirde sistem “bana iyilik yapmıyorsun” diye itiraz etmeye başlar.
Bu durumun hayati sonuçlarını, babamın vefatından önceki sessizliğinde gözlemlemiştim. Babam 90’lı yaşlarında fiziksel bir hastalığı olmamasına rağmen yataktan çıkmak istemiyordu ve bu durum vücut dengesini bozuyordu. Ona tıbbi bir dilden ziyade bir varoluş gerçeğiyle yaklaştım: Bir insanın günde en az 12 saat uyanık ve dış dünyayla temas halinde olması gerekir. Eğer 14-15 saati uykuda veya dünyadan kopuk geçirirseniz, vücut “uyku moduna” geçer ve organlar yavaşlar. Bu, ruhun bedeni yavaş yavaş berzah alemine, yani kabre davet etmesidir. Yaşamak için ruhun bedeni burada, bu dünyada tutması gerekir; bu da ancak iletişimle, düşünmekle ve aktif bir hayatla mümkündür. Dolayısıyla ister televizyon izleyelim ister sohbet edelim, uyanık ve “burada” kalmak, hayatta kalmanın temel şartıdır.
Teknolojinin insan üzerindeki etkisini, onun fiziksel ve psikolojik yapısından öte, seyr-i sülük ve insan-ı kâmil olma yolculuğundaki bir sınav olarak görmek gerekir. Eğer bu teknolojik maruziyet, kişinin dünya hayatında bağımlılıktan uzak, “ayık” ve ruhen gelişen bir “Hazreti İnsan” olma serüvenine hizmet ediyorsa bir başarıdan söz edilebilir. Ancak kullanım şekli kişide bir illüzyon yaratıyor ve hakikati iptal ediyorsa, teknolojinin mahiyeti üzerine yeniden tefekkür etmek bir zorunluluktur.
İslam dünyasında son 150 yıldır hâkim olan “teknoloji sadece bir alettir; niyet ve içerik iyiyse faydalıdır, kötüyse zararlıdır” şeklindeki paradigma bugün ciddi bir çıkmazla karşı karşıyadır. Bu yaklaşım, teknolojinin bizatihi kendisinin—kullanım süresi ve yöntemiyle—insan ruhunda açabileceği yaraları görmezden gelmektedir. Siz içine “sahih” içerikler koysanız dahi, o aletin kullanım biçimi kendi başına bir bağımlılık ve “koliklik” hali üretebilmektedir. Bu durum; psikologların, sosyologların ve fıkıhçıların sadece “alet zararsızdır” diyerek geçiştiremeyeceği kadar derin bir meseledir.
Dijital bağımlılığı ve teknolojinin zararlarını anlamak için 5-10 yıllık akademik takvimlere, uzun vadeli doktora tezlerine ayıracak vaktimiz kalmamıştır. Birilerinin operasyon yürüttüğü ve sonuç aldığı bir düzlemde, bizim hâlâ meseleyi tanımlama aşamasında kalmamız büyük bir risk taşır. Artık sadece “okul girişinde telefon toplamak” gibi yüzeysel önlemlerin ötesine geçmeli; teknolojiyi bir bağımlılık unsuru olmaktan çıkarıp, onu hayırlı bir şekilde istihdam edecek somut modelleri hızla hayata geçirmeliyiz. Bu bağlamda bir camiyi veya topluluğu yönetmek, adeta yaşayan bir laboratuvarı idare etmek gibidir. Dinî sorumluluk, sadece sabit bir formül uygulayıp çekilmek değildir. Topluluğun nabzına göre dengeyi sürekli ayarlamak gerekir:
Camide entelektüel faaliyetler ağır basıp “ukalalığa” evrildiğinde bu dozu biraz geri çekmeye, maneviyat ve zikrullah yoğunluğu arttığında dünyaya dair sorumlulukları hatırlatmaya ve sosyal yardımlaşma ile hayır işleri öne çıktığında ise kişinin kendi içsel gelişimini ihmal etmemesini sağlamadaki dengenin cemaatte kurulmasına dikkat etmek gerekir.
Dindarlığı kıvamlamak; “üçte bir zikir, üçte bir konferans” gibi fotokopiyle çoğaltılacak donuk bir formül değil; cemaatin ihtiyacına, vaktin ruhuna ve kişinin kendi gelişimine göre her yıl, hatta her an yeniden kurulan hassas bir dengedir.
SORU 6: Son olarak, bu tür çalışmalar beraberinde de bu işleri çekip çeviren insan içinde insani olarak psikolojik bir yük getirir. Motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz?
İlahi adalet gereği, bir insana bahşedilen her nimet aynı zamanda onun sorumluluk sınırlarını belirler; ne kadar çok imkân verilmişse, o nimetlerin hesabı da o nispetle derin olacaktır. Bizim dönemimizde Türkiye’de yalnızca dokuz ilahiyat fakültesi vardı ve yılda toplam bin mezun veriliyordu. Bir nesil döngüsünü kırk elli yıl olarak hesapladığımızda, diğer eğitimli kesimlerle birlikte bu sayı toplamda yüz bin kişilik bir kitleye tekabül eder.
Bu tabloya göre bizler, seksen beş milyonda bir sıradan vatandaşlar değil; dinin gidişatından sorumlu olan o kritik yüz binlik dilimin içindeyiz. Eğer 2030’lu, 2050’li yıllara gelindiğinde Türkiye dindarlık açısından 2000’lerin başına nazaran daha iyi bir noktada olursa, bu başarıda ana kahramanlar olarak yüz binde bir pay sahibi olacağız. Ancak tablo kötüye giderse, toplumun geneliyle bir tutulmayacak, “sopayı” en çok biz yiyeceğiz. Çünkü biz, herhangi bir ilahiyatın değil, Marmara İlahiyat’ın mezunlarıyız. Bu kurumsal aidiyet, sorumluluğumuzu ilk yüz binlik dilimden ilk on binlik elit halkaya taşıyor. Üzerine eklenen hafızlık, medrese altyapısı, Arapça yetkinliği ve İstanbul’un merkezinde edinilen o devasa sosyal sermaye ile bu çember daha da daralıyor. Tanıdığımız çevreler, entelektüel kapasitemiz ve sahip olduğumuz sosyal bütçe bizi istesek de istemesek de bu işin en tepesindeki ilk bin kişinin içine yerleştiriyor.
Hal böyleyken; sadece bir öğretmenlik yapıp, haftada birkaç kez bir vakıfta ücretsiz ders anlatmanın Allah katında yeterli bir karşılık olacağını düşünmek yanıltıcıdır. Bizim asıl meselemiz, bu büyük imkânlar ve “koşulsuzluklar” içerisinde sergilediğimiz performansın ümmetin dertlerine ne kadar derman olduğu ve Allah’ın bizden gerçekten razı olup olmayacağıdır. Dışarıdan bakıldığında “bir şeyler yapılıyor” gibi görünmesi yetmez; asıl soru, elimizdeki bu muazzam sermayenin hakkını verip vermediğimizdir. Asıl mesele ve motivasyonumuzda budur.
Teşekkürler…
