Limbik Kapitalizm: Şekerden Ekrana, Beynimizin Zevk Merkezine Kurulan Küresel Tuzak

Günümüzdeki bağımlılık salgınını, dijital çağın bir laneti olarak görmek kolaycılıktır. Oysa bu, yüzyıllar boyunca ilmek ilmek örülmüş bir ağın sonucudur ve bu ağın yapısını anlamak için tarihsel bir yolculuğa çıkmak zorunludur.

Haci ÇETİNKAYA

DR.

Şekerli bir atıştırmalıktan akıllı telefonumuzun ekranına, modern dünya beynimizin zevk merkezini ele geçirmek için tasarlanmış bir labirente dönüştü. Peki, bu sistemin mimarları kim ve bu labirentten bir çıkış yolu var mı?

Bir Tablonun Anlattıkları

Paul Cézanne’ın 1890’larda tamamladığı meşhur tablosu “Kağıt Oynayanlar”a ilk baktığınızda, tuvalden taşan o ağır Fransız taşrası havasını anında hissedersiniz. Toprak tonları, kasketli adamların yorgun ama odaklanmış yüzleri, ahşap masanın üzerindeki şarap şişesi… Her fırça darbesi, size Aix-en-Provence yakınlarındaki bir çiftlikte olduğunuzu fısıldar. Ancak tabloya biraz daha yakından baktığınızda bu yerel sahnenin aslında ne kadar küresel bir hikaye anlattığını fark edersiniz.

Oynadıkları iskambil kağıtlarının kökeni Kore ve Çin’e, pipolarını tüttürdükleri tütünün anavatanı Yeni Dünya’ya uzanır. Masanın üzerindeki tavla oyununun izleri antik Mezopotamya’ya kadar sürülebilir. Hatta tuvalin bir köşesinde duran zeytin kavanozu bile, köklerini Anadolu’dan alan bir lezzetin Fransa topraklarına nasıl yayıldığının sessiz bir kanıtıdır. Cézanne’ın bu mütevazı tablosu, farkında olmadan dünyanın dört bir yanından gelen haz kaynaklarının tek bir masada buluştuğu o büyük dönüşümün bir metaforuna dönüşür. Bu, bireysel zaafları ve kötü alışkanlıkları, milyarlarca dolarlık dev bir endüstriye çevirecek küresel sistemin henüz emekleme dönemindeki bir portresidir. Peki, bu basit hazlar buluşması nasıl oldu da bugün hayatımızın her alanını kuşatan devasa bir tuzağa dönüştü?

Haz Tuzağı: Beynimizin Zayıf Noktasına Kurulan Pazar

Yirmi birinci yüzyılda “bağımlılık” kelimesinin anlam haritası, beklenmedik bir hızla genişledi. Kırk yıl önce bu kavram akla yalnızca eroin ve kokain gibi yasa dışı maddeleri getirirken, bugün dijital oyunlardan pornografiye, yeme bozukluklarından sosyal medya akışına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi tanımlıyor. Çin’de gençleri bilgisayar oyunlarından koparmak için kurulan “eğitim kampları” veya kompulsif bronzlaşmanın bir bağımlılık türü olarak tartışılması, bu yeni çağın ne kadar tuhaf ve karmaşık olduğunu gözler önüne seriyor. Bu birbirinden farklı görünen davranışların ardında ise aslında tek ve güçlü bir mekanizma yatıyor: Kârını, insan beyninin en ilkel ve zayıf noktalarını sömürmek üzerine kuran bir iş modeli.

Tarihçi Profesör David Cortright, bu sistemi “Limbik Kapitalizm” olarak adlandırıyor. Bu kavram, beynimizin zevk, motivasyon ve uzun süreli hafızadan sorumlu olan limbik sistemini doğrudan hedef alan, kasıtlı olarak aşırı tüketimi teşvik ederek büyüyen, genellikle işbirlikçi hükümetlerin ve hatta bazen suç örgütlerinin yardımıyla işleyen, “toplumsal olarak geriletici” bir iş sistemini tanımlar. Cortright’a göre bu modelin temelinde, salt bir bağımlılık yaratmaktan öte, “patolojik öğrenme” (pathological learning) yatar: Zararlı davranışları erken yaşta ve sistematik olarak öğreten bir iş modeli. Bu sistem, dün bir kumarhane sahibinin tek yönlü aynanın arkasından müşterilerini izlemesiyle, bugün ise bir teknoloji şirketinin genç kullanıcıların ekran süresini artırmak için algoritmalar tasarlamasıyla aynı amaca hizmet eder. Ve bu acımasız pazarın kökleri, sandığımızdan çok daha eskiye dayanmaktadır.

Bağımlılığın Endüstriyel Tarihi

Bağımlılığın endüstriyel tarihi, yavaş ve tesadüfi adımlarla başlayıp baş döndürücü bir hızla kitlesel bir fenomene dönüşen üç ana evrede incelenebilir.

  1. Erken Dönem: Başlangıçta haz veren maddelerin ve alışkanlıkların yayılması, büyük ölçüde tesadüfi ve yavaş bir süreçti. Tütün, şeker veya kahve gibi ürünlerin küresel ticareti, planlı bir bağımlılık stratejisinden çok, keşiflerin ve ticaret yollarının doğal bir sonucuydu.
  2. Sanayi Devrimi Sıçraması: Asıl kırılma, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşandı. Ucuz hammadde, ucuz iş gücü ve seri üretim teknolojilerinin bir araya gelmesi, “kitle bağımlılığında büyük bir sıçramayı” tetikledi. Örneğin, James Bonsack’ın 1881’de patentini aldığı makine, dakikada 200 adet sigara üretebiliyordu. 50 yıl içinde bu makinenin Alman versiyonları dakikada 1800 sigara üretecek seviyeye geldi. Bu, 50 yıllık bir sürede verimlilikte dokuz katlık baş döndürücü bir artış anlamına geliyordu. Bu, sakızdan dondurmaya, çikolatadan sigaraya kadar uzanan “paketlenmiş hazlar” çağının başlangıcıydı.
  3. Kavramsal Genişleme: Cortright, bu süreci anlamak için “dört balon” analojisini önerir: Hazlar, tartışmalı hazlar, kötü alışkanlıklar ve bağımlılıklar. Bu dört balon iç içe geçmiş bir yapıdadır ve Cortright’a göre teknoloji ve ticaret, bu balonlardan yalnızca birine değil, hepsine aynı anda üfler; biri genişlediğinde diğerleri de kaçınılmaz olarak büyür. Örneğin, suyun kirli olduğu dönemlerde alkol tüketmek daha sağlıklı bir seçenek olarak görülüyordu. Ancak temiz suya erişimle birlikte, alkol yavaş yavaş bir “kötü alışkanlık” kategorisine kaydı. Ticaret ne zaman yeni bir haz balonu şişirse, kaçınılmaz olarak kötü alışkanlıklar ve bağımlılıklar balonunu da büyütmüş oldu. Peki, bu sosyolojik genişlemenin insan beynindeki karşılığı neydi?

Profesör David Cortright’ın Dünya Sağlık Örgütü verileri üzerinde yaptığı bir analize göre, dünyada cinayet veya şiddet kaynaklı her bir ölüme karşılık; sigara, aşırı yeme veya dikkatsiz araç kullanma gibi “kötü alışkanlıklar” nedeniyle 30 erken ölüm yaşanmaktadır.

Neden Kötü Hissettiren Şeyleri Yapmaya Devam Ederiz?

Bu sosyolojik genişlemenin beyindeki karşılığı, dopamin adı verilen tek bir kimyasalın etrafında dönen karmaşık bir oyundu. Limbik Kapitalizmin başarısının sırrı, insan psikolojisinin en derin ve en karmaşık mekanizmalarından birini, yani beynimizin ödül sistemini manipüle etme becerisinde yatar. Bu bölüm, bizi kendi irademize karşı hareket etmeye iten o gizemli gücü aydınlatıyor.

  1. Beynin Kimyası: Şeker, tuz ve yağ oranı yüksek bir yiyecek yediğimizde, bir uyuşturucu kullandığımızda veya bir video oyununda seviye atladığımızda, beynimiz dopamin adı verilen bir nörotransmitter salgılar. Bu kimyasal, beynin ödül merkezini aktive ederek bize bir haz ve motivasyon hissi verir. Ancak Limbik Kapitalizmin sunduğu ürünler, bu sistemi doğal olmayan bir yoğunlukta ve sıklıkta uyarır. Zamanla beyin, bu aşırı uyarana karşı bir savunma mekanizması geliştirir: Dopamin reseptörlerinin sayısını azaltır. Bu durum, tolerans geliştirmemize neden olur. Daha da kötüsü, bu süreç beynin öz kontrol ve disiplinden sorumlu ön bölgelerini de zayıflatır. Cortright’ın çarpıcı deyişiyle bu, adeta “tersine bir beyin antrenmanıdır”; beynimizi iradesini kullanma konusunda değil, iradesizleşme konusunda eğitiriz.
  2. İstemek vs. Sevmek Paradoksu: Bağımlılık döngüsünün en şaşırtıcı ve acımasız yönü burada ortaya çıkar. Beynimiz sadece ödülün kendisine değil, ödüle götüren işaretlere de dopamin salgılayarak tepki verir. Bir market reyonundaki cips paketi, bir sigara reklamı veya akıllı telefonun bildirim sesi, henüz ödülü almamış olsak bile beynimizde bir “isteme” arzusunu tetikler. Zamanla, ödülün kendisinden aldığımız haz (sevmek) azalırken, o ödüle ulaşma arzumuz (istemek) aynı güçte kalır, hatta artar. Bu durum, o meşhur paradoksu doğurur:

Bu paradoks, Limbik Kapitalistlerin en büyük silahıdır. Bize artık keyif vermeyen, hatta kendimizden nefret etmemize neden olan davranışları neden sürdürdüğümüzü açıklar. Süpermarketlerde cipslerin hemen yanına dip sosların konulması, sosyal medya uygulamalarının sürekli bildirim göndermesi veya çevrimiçi kumar sitelerinin bedava jeton teklif etmesi, hep bu “isteme” mekanizmasını canlı tutmak için tasarlanmış tuzaklardır. Peki, bu kusursuz işleyen sisteme karşı çıkan hiç kimse olmadı mı?

Direniş Mümkün mü?

Limbik Kapitalizmin küresel hakimiyeti karşısında direnişin imkansız olduğu düşünülebilir. Ancak tarih, bu devasa mekanizmaya karşı verilen mücadelelerin umut verici örnekleriyle doludur. “Kötü alışkanlık karşıtı aktivizm”, bu sistemin yenilmez olmadığını, sivil toplumun ve bireylerin yaratıcı ve cesur eylemlerle fark yaratabileceğini göstermektedir.

  1. Erken Dönem Hareketleri: 19. yüzyılda, özellikle Evanjelik Protestanlar ve misyonerler tarafından başlatılan ahlaki reform hareketleri, bağımlılıkla mücadelenin ilk siperlerini oluşturdu. Bu hareketler, alkolü “baş günah” olarak görüyor, fahişeliği ise zührevi hastalıkların yayılması nedeniyle bir toplum sağlığı tehdidi olarak tanımlıyordu. Zamanla bu dini temelli hareketlere doktorlar ve bilim insanları da katıldı ve mücadele daha seküler, halk sağlığı odaklı bir nitelik kazandı.
  2. Modern Başarı Örneği: Tütünle Savaş: Yakın tarihin en ilham verici ve başarılı direniş öyküsü, tütün endüstrisine karşı yürütülen küresel mücadeledir. Bu savaş yalnızca vergileri artırmak veya kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklamaktan ibaret değildi. Mücadelenin en etkili silahlarından biri, “alay etme” ve “sivil itaatsizlikti.” Örneğin, Avustralya’da 1978’de kurulan BUGA UP (Billboard Utilising Graffitists Against Unhealthy Promotions) adlı aktivist grup, sigara reklam panolarını hedef alıyordu. Ünlü bir sigara markasının “Have a Winfield” (Bir Winfield için) sloganını, sprey boyalarla “Have a wank” (argo bir ifade) şeklinde değiştirerek markanın imajını yerle bir ediyorlardı. Bu zeki, cüretkâr ve mizah dolu eylemler kamuoyunda o kadar büyük bir etki yarattı ki 1992 yılında Avustralya hükümeti sigara reklamlarını tamamen yasakladı. Bu mücadelenin kahramanları arasında Dr. Arthur Chesterfield Evans gibi cesur isimler de vardı.

Son Söz: Sprey Boya Kutusundaki Cesaret

Hikâyeyi, okuyucunun zihninde kalıcı bir iz bırakacak o anla bitirelim. Yıl 1983, yer Sidney, Avustralya. Bir göğüs cerrahı olan Dr. Arthur Chesterfield Evans, dev bir sigara reklam panosunun önünde toplanan kalabalığa şöyle seslenir:

“Ameliyatla geçen altı yılın ardından insanların acı çekip ölmesini kabullenebilirdim, ama sigara hastalıklarının, paralı güçlerin daha az bilgili tüketicilere karşı yürüttüğü soğukkanlı ve sistematik bir aldatmacanın sonucu olduğu fikriyle başa çıkmakta gerçekten zorlandım.”

Bu sözlerin ardından elindeki sprey boya kutusunu salladı, panoya tırmandı ve dev harflerle şu cümleyi yazdı: “Yasal uyuşturucu satıcıları, asıl suçlular.”

Dr. Evans’ın o gün sergilediği cesaret, bir sprey boya kutusuna sığdırılmış sembolik bir direniştir. Bu eylem, Cézanne’ın tablosundaki o masum hazlar buluşmasının, nasıl endüstriyel bir silaha dönüştüğüne karşı verilmiş modern ve cesur bir cevaptı. Bugün, o reklam panosunun yerinde belki bir akıllı telefon ekranı, bir fast-food menüsü veya sonu gelmeyen bir video akışı var. Ama aldatmaca aynı, mekanizma aynı ve mücadele aynı şekilde devam ediyor.

Profesör Cortright’ın sorduğu ve Dr. Evans’ın eylemiyle somutlaşan o nihai soru, bugün her zamankinden daha geçerli bir şekilde hepimizin önünde duruyor: “Peki, biz bu konuda ne yapacağız?”

Kaynakça:

Courtwright, David T. The Age of Addiction: How Bad Habits Became Big Business. Cambridge: Harvard University Press, 2019.