Neyi Susturmak İstiyoruz?

İnsan, her duyguyu düzenleyebilecek kapasiteyle doğmuyor. Duygularla ne yapılacağını, nasıl sakinleşileceğini, neyin paylaşılabilir neyin taşınabilir olduğunu çoğu zaman erken ilişkiler içinde öğreniyoruz. Duygunun fark edilmediği, karşılanmadığı ya da geçersizleştirildiği bir ortamda büyüyen birey için bazı hisler “fazla” hâle gelebiliyor. Utanç, değersizlik, terk edilme korkusu, bastırılmış öfke… Bunlar yalnızca yoğun oldukları için değil, kişinin benlik algısıyla iç içe geçtikleri için de zorlayıcı.

İrem Nur AKPINAR

Psikolog

Bağımlılıkla ilgili konuşurken çoğu zaman ilk olarak şuna odaklanıyoruz: Ne kullanılıyor, ne kadar kullanılıyor, ne sıklıkla tekrarlanıyor?

Bu sorular anlaşılır. Çünkü görünenle uğraşmak daha güvenli. Somut olan, ölçülebilen, tanımlanabilen şeyler insanı rahatlatıyor ama psikolojik açıdan baktığımızda bağımlılığın belirleyici tarafı çoğu zaman burada değil. Klinik deneyimde de teoride de bağımlılığı asıl

anlamlı kılan şey nesnesi değil, işlevi oluyor. Yani “neye bağımlı?” sorusundan çok, “bu neyi yapıyor?” sorusu.

Bağımlılık, sandığımızın aksine çoğu zaman bir haz arayışıyla başlamıyor. Daha çok, taşınamayan bir içsel hâlin varlığıyla kendini gösteriyor. Zihnin düzenleyemediği, bedenin tolere edemediği, kişinin kendi içinde anlamlandıramadığı bir duygu durumu… Bu durum

doğrudan ifade edilemediğinde ya da ilişkisel olarak taşınamadığında bastırılmaya çalışılıyor. Bağımlılık da bu bastırma çabalarından biri.

İnsan, her duyguyu düzenleyebilecek kapasiteyle doğmuyor. Duygularla ne yapılacağını, nasıl sakinleşileceğini, neyin paylaşılabilir neyin taşınabilir olduğunu çoğu zaman erken ilişkiler içinde öğreniyoruz. Duygunun fark edilmediği, karşılanmadığı ya da geçersizleştirildiği bir ortamda büyüyen birey için bazı hisler “fazla” hâle gelebiliyor. Utanç, değersizlik, terk edilme korkusu, bastırılmış öfke… Bunlar yalnızca yoğun oldukları için değil, kişinin benlik algısıyla iç içe geçtikleri için de zorlayıcı.

Bu noktada bağımlılık, keyif almak için değil; içsel yoğunluğu düşürmek için devreye giriyor. Klinik görüşmelerde sıkça duyulan ifadeler bunu açıkça gösteriyor: “Rahatlıyorum”, “duruyor”, “hiçbir şey hissetmiyorum”. Burada tarif edilen şey hazdan çok, bir durma hâli.

Zihnin susması, bedenin gevşemesi, duyguların geri çekilmesi.

Bağımlı olunan şey bu yüzden çoğu zaman ikincil kalıyor. Madde, ekran, yeme davranışı, ilişki ya da tekrar eden başka bir davranış… Biçim değişiyor ama işlev büyük ölçüde aynı kalıyor: İçsel dengeyi dışsal bir araçla sağlamak. Bu, zamanla öğrenilmiş bir düzenleme

biçimine dönüşüyor ve otomatikleşiyor. Kişi zorlandığında başka bir yol aramadan bu tanıdık hatta yöneliyor.

Bağımlılığın sıklıkla irade eksikliği üzerinden açıklanması, sahada çalışan bir psikolog için oldukça tanıdık ama bir o kadar da indirgemeci bir yaklaşım. Çünkü irade dediğimiz şey, duygusal regülasyon kapasitesinden bağımsız işlemiyor. Zihnin sürekli alarm hâlinde olduğu ve bedenin güvende hissetmediği bir durumda “istemiyorum” demek sanıldığı kadar basit değil.

   Bu yüzden bağımlılık çoğu zaman bir kontrol kaybı değil, kontrol kurma girişimi olarak karşımıza çıkıyor.

Bağımlılık örüntülerinde utanç duygusu neredeyse her zaman merkezde yer alıyor. Utanç, kişinin yalnızca yaptığı davranışla değil, kendisiyle ilgili bir değerlendirme üretmesine neden oluyor. “Yanlış bir şey yaptım”dan çok, “yanlış biriyim” algısı devreye giriyor. Bu algı hem bağımlılığı besliyor hem de kişinin temas kurmasını zorlaştırıyor. Utanç arttıkça, bağımlılığın düzenleyici işlevi daha vazgeçilmez hâle geliyor.

Psikolojik açıdan bakıldığında, bağımlılığın sürdürülmesinde asıl belirleyici olan davranışın kendisi değil; o davranış ortadan kalktığında ortaya çıkması muhtemel olan içsel deneyim. Susturulan duygular, bastırılan anlamlar ve karşılanmamış ihtiyaçlar, bağımlılık geri çekildiğinde görünür olma potansiyeli taşıyor. Bu da bağımlılığın neden yalnızca davranış düzeyinde ele alınamadığını açıklıyor.

Bu yüzden bağımlılığa dair asıl soru çoğu zaman “neden devam ediyor?” olmuyor. Daha çok şuna yaklaşıyoruz:

Neyle temas edilemiyor?

Çünkü bağımlılık, çoğu zaman doğrudan ifade edilemeyen bir psikolojik içeriğin dolaylı bir anlatımı gibi çalışıyor.

Bu çerçeveden bakıldığında bağımlılık, yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun değil; belirli bir içsel organizasyonun dışavurumu olarak okunabiliyor. Nesnesi değişse de

susturulan içeriğin yapısı çoğu zaman benzer kalıyor. Bu da bağımlılığı, kişinin kendisiyle ve iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin önemli bir göstergesi hâline getiriyor.

Belki de bağımlılıkla ilgili en yerinde soru şudur: Hangi içsel deneyim, doğrudan taşınamadığı için susturulmak zorunda kalıyor?

Bu soru bir çözüm önermez. Bir yön çizmez.

Ama bağımlılığı, yalnızca bırakılması gereken bir davranış olmaktan çıkarır; onu, içeride kurulmuş bir dengenin izleriyle birlikte düşünmeye çağırır.

Bağımlılık bu anlamda bir eksiklikten çok, iç dünyada temas edilemeyen bir alanın çevresinde kurulan bir düzenlemedir. Susturulan neyse, bağımlılık da oraya tutunur.

Bu nedenle bağımlılık, neyin eksik olduğundan çok, hangi içsel deneyimin henüz temsil edilebilir hâle gelemediğini gösterir.