Bazen durup kendime bakıyorum. Ben de yüzümü yokladığımda kaçtığım bakışları, ertelediğim minneti, susturduğum vefayı hissediyorum. İşte o an, ele güne değil; insanın kendi vicdanına çıkacak yüzünün kalmamasından korkuyorum.
Cemal BALIBEY

İnsanın yüzü neden tutmaz? “Yüzüm tutmuyor!” dediğimizde aslında neyi söylemek, neyi itiraf etmek isteriz?
Bu söz, basit bir çekingenliğin ya da anlık bir mahcubiyetin çok ötesindedir. Daha derinde, insanın kendi vicdanıyla kurduğu sessiz ama sarsıcı bir muhasebenin ifadesidir. “Yüz tutmak”, çocukluğumuzdan beri kulağımıza fısıldanan kadim bir ölçüdür.
Çocukluğun sessiz öğüdüdür bu. Bir elin sıcaklığında öğrenilir, bir bakışta, bir duada pekişir. Ardından vefa gelir, minnet gelir, saygı gelir; insanı insan yapan ne varsa… Çünkü insan, tek başına büyümez; tutulan ellerle, açılan yollarla, boşa çıkarılmamış güvenlerle şekillenir.
Bir gün elimizden tutan biri olur; düşerken yakalayan, karanlıkta yönümüzü bulmamıza vesile olan…
Bir gün sırtımızı kollayan bir başkası çıkar; arkamızdan konuşulanlara set çeken, yükümüzü hafifleten…
Bir gün susuzluktan kavrulurken bize beklentisizce bir tas su uzatan biri belirir hayatımızda.
İşte onlara bakabilecek, onlarla gurur duyabilecek bir yüzümüz olmalıdır.
Bütün bunlardan sonra insanın, aynaya baktığında maskelemeye ihtiyaç duymayacağı bir yüzü olmalı; minneti saklamayan, vefayı ertelemeyen, saygıyı eksiltmeyen bir yüzü. O yüz, utanmadan bakabilmeli kendisine ve başkalarına; başını eğmeden, gözünü kaçırmadan.
Ne büyük, ne derin bir ifadedir: “Yüzü olmak!”
İstemeye yüzü olmak…
Çünkü istemek, geçmişte alınmış iyiliklerin ağırlığını taşımayı göze almaktır; aynı zamanda bir güven meselesidir.
Vermeye yüzü olmak…
Çünkü vermek, karşılık beklemeden sorumluluk almak, unutmadığını ilan etmektir.
Duymaya yüzü olmak; gitmeye, gelmeye, aramaya… Susmaya ve konuşmaya…
Bütün bunlar, insan olmanın ahlak terazisinde tartılan hâlleridir.
Yüz, yalnızca bir suret değildir. Yüz; insanın hayat boyunca biriktirdiği davranışların, ihmallerin ve iyiliklerin, kısaca kişisel hikâyesinin haritasıdır. Yapılan iyilikler kadar yarım kalmış vefaların, görmezden gelinen acıların, sessiz nankörlüklerin ve ertelenen sorumlulukların da hafızasıdır.
Kimlere teşekkür edilmediğini, kimlerin hakkının sessizce geçiştirildiğini, hangi vefaların zamana kurban edildiğini; bütün bunları en iyi yüz bilir. İnsan, kendisine yakışanı yapmaya devam ettiği sürece yüzünü kaybetmez. İyilikleri unutanların yüzü ise zamanla ağırlaşır; bakışta bir kararma, duruşta bir eksilme belirir.
Ama şimdi etrafıma bakıyorum da; söz çoğalıyor, vefa susuyor. Kalabalıkların ortasındayız ama herkes, birbirine arkasını dönmüş aynalar gibi. Bakışlar kaçak, hatırlamalar zayıf, minnet suskun. Kimsenin kimseye bakacak cesareti, yüzü kalmamış sanki.
Ve korkutucu olan şu ki bu kaybı sadece başkalarında görmüyorum. Ben de eksiliyorum.
Kadim değerlerimiz; vefa, saygı, hatır bilmek… Gündelik telaşların ve çıkar hesaplarının arasında yavaş yavaş silinirken çoğu kez biz de ihmal ediyoruz, hatta unutuyoruz. Böyle giderse ele güne çıkacak yüzümüz bile kalmayacak diye korkuyorum. İşte bu düşünce, insanın içini sessizce kanatan o tarifsiz sızıya dönüşüyor.
Bazen durup kendime bakıyorum. Ben de yüzümü yokladığımda kaçtığım bakışları, ertelediğim minneti, susturduğum vefayı hissediyorum. İşte o an, ele güne değil; insanın kendi vicdanına çıkacak yüzünün kalmamasından korkuyorum.
Çünkü yüz, sadece bugüne dönük değildir; yarına, tarihe ve en nihayetinde Allah’a dönüktür. Bir gün hesap günü geldiğinde, “Unutmadım; üzerime düşeni yapmaya çalıştım.” diyebilecek bir yüz gerek insana.
Belki de bunun yolu büyük sözlerden değil, küçük ama sahici adımlardan geçer: Bugün bir teşekkürle başlayabiliriz; bir aramayı ertelemeyerek, hakkını bildiğimiz birini anarak…
Allah; vefayı yük değil onur bilenlerden, minneti bir borç gibi değil bir ahlâk gibi taşıyanlardan, saygıyı sözde değil hayatta yaşatanlardan eylesin bizleri.
Ve insanlara olduğu kadar kendimize karşı da mahcup olmayacağımız bir hayatı; iyiliğin yükünü onurla taşıyabilen bir yüzü nasip etsin.
Ve nasip etsin ki:
Yaşarken olduğu gibi, ölmeye de yüzümüz olsun.
