Seyahatname Olmaktan Fazlasına Sahip Bir Kitap: ‘Değişen Doğu’*

İngiliz siyasî otoritelerinin (özellikle Dış İşleri Bakanı Lord Curzon’un) Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında İstanbul’un Türk başkenti olmaktan çıkarılışına ilişkin değerlendirmeleri bilinmektedir; Curzon şöyle demişti: “Türk hükümeti orada –İstanbul’da- kaldığı sürece İstanbul, tüm Müslümanların yöneleceği merkez ve eksen olmaya devam edecek ve Türkiye gelecekte uluslararası bir güç olmaya devam edecektir. İstanbul’dan çıkarıldıktan sonra Türkiye İran ve Afganistan ile aynı kategoride bir Asya devleti olacak ve Türkler dünya milletleri arasında ikinci veya üçüncü sıraya düşeceklerdir”.

Yusuf YAZAR

Yazar-Çevirmen

*Değişen Doğu: (Türkiye, Mısır, Hindistan Seyahatleri 1925-26), John Alfred Spender, Açıklayıcı notlar eşliğinde çeviren: Yusuf Yazar, BüyüyenAy Yayınları, Aralık 2025.

            Çeviri bir kitap hakkındaki tanıtım yazısını o kitabın çevirmeninin yazması kimine garip gelebilir. Ama bunda garipsenecek bir şey yok; dahası, bir çeviri kitap hakkında en iyi yazabilecek kişilerden birisinin o kitabın çevirisini yapan kişi olacağı rahatlıkla söylenebilir; çünkü nerden baksanız, bir kitabı çevirmek o kitabı künhüne vararak okumak demektir aynı zamanda.

John Alfred Spender, yönetimle dirsek teması olan itibarlı bir İngiliz gazetecidir ve dünya politik sisteminin yeniden şekillenmekte olduğu o çalkantılı 1920’li yıllarda Türkiye, Mısır ve Hindistan’a uzun süreli ziyaretlerde bulunmuştur. Uzun süren bu ziyaretlerinde her üç ülkede de hem sivil ve hem de resmî kesimden bilinen ya da bilinmeyen çok çeşitli isimlerle görüşüp söz konusu ülke toplumlarında gelişen eğilimlere dair gözlemde bulunan yazarımızın kanaatleri, zamanında ve bizatihi yerinde edinilmiş izlenimlere dayalı olan kanaatlerdir.    Çeşitli açılardan farklılıklara sahip olsalar da,  Türkiye, Mısır ve Hindistan, Yirminci Yüzyıl ilk yarısında batılılaşma ve modernleşme bağlamında benzer siyasî süreçler içinden geçmiş ve benzer siyasî-kültürel yönelişler içinde olmuş olan üç ülkedir. Mısır ve Hindistan İngiliz sömürgesi olma ya da uzun süre İngiliz işgali altında kalmış olma gibi ortak sayılabilecek bir kaderi de yaşamış olan iki ülkedir. Aslında Türkiye de, içlerinde İngiltere’nin de olduğu Batılı güçlerin işgal teşebbüslerine maruz kalmış ve çeşitli kısımları (İstanbul dâhil) itibariyle belli sürelerde işgali yaşamış olan bir ülkedir.  Hindistan uzun bir süre (1757-1947) İngiltere’nin sömürgesi ve Büyük Britanya İmparatorluğu’nun doğudaki merkezî büyük üssü durumunda olmuştur ve İngiltere’nin dış politikasında belli tavır ve tutumların geliştirilmesinde belirleyici ve önemli bir rol oynamıştır. Bu bağlamda, Mısır da, Süveyş Kanalı’nın Hindistan’a ulaşımda oynadığı kritik rol dolayısıyla İngilizlerin dikkatinin her zaman odaklanmış ve hatta örtülü bir şekilde de olsa kendisi için nüfuz bölgesi olarak belirlemiş olduğu coğrafya olmuştur ve zaten neticede 1882 yılında İngiliz güçleri tarafından işgal edilmişti; bu, tam bir işgal olarak 1922 yılında Kral Fuad’ın bağımsızlık ilan edişine kadar devam etmişti. Ama Mısır’ın bu dönemdeki bağımsızlığı, İngiltere’nin nezaretinde ve korumasında olan sınırlı; adeta daha fazlasının istenmesinin önüne geçilmesini hedefleyen kontrollü bir bağımsızlıktı; tam siyasî bağımsızlık yönündeki büyük adım ise, İngilizlerin İsmailiye’deki katliamı sonrasında ve Cemal Abdünnâsır liderliğindeki ‘Hür Subaylar’ın 1952 Temmuzundaki darbesiyle atılacaktır ve 1953 yılında da Cumhuriyet ilan edilir. Aynı yaklaşım çerçevesinde, Osmanlı coğrafyasının belli kısımları (özellikle Basra havzası) da İngilizlerin tarihen hassas oldukları bir bölgeyi oluşturmuştur; Rusların bu bölgede nüfuz ve kontrol sağlamalarının engellenmesi politikası çerçevesinde İngiltere uzunca bir dönem (1907 yılında İngiltere – Rusya Dostluk Antlaşması’nın imzalanışına kadar) Osmanlı Devletinin ayakta kalması yönünde katkı yapmış, bu çerçevede Ruslara karşı Osmanlı Devleti’nin yanında savaşı göze alarak müdahalelerde bulunmuş (örneğin Ayastefanos –Yeşilköy- Anlaşması’yla -1878-) ya da savaşmıştır (Kırım savaşı -1853-1856). Ve Osmanlı Devleti’nin ayakta tutulmasının daha fazla mümkün –ya da onların kendi bakış açısıyla fazla maliyetli olduğu ya da yararlı olmadığı kanaatine ulaşınca da Ruslarla müttefik ve dost olarak Osmanlı coğrafyasının belli kısımlarını (özellikle Basra çevresi ve Mezopotamya coğrafyasını) kendi istihkakı olarak belirleyip o bölgeyi kontrolü altına alma çabası içinde olmuştur.

            Spender’in bu eserinin ilk baskısı 1926 yılında yapılmış. Bu yıllarda dünya siyasî zeminindeki durum ana dinamikleri itibariyle şöyle tanımlanabilir: Tüm dünya (kazananı ve kazanmayanı olan Avrupa ülkeleri dâhil) birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerini hâlâ ve bir şekilde yaşamaktadır; Türkiye’de yeni Cumhuriyet’in dönüştürücü devrimleri başlamış durumdadır:, 1924 Martında sözde-hilafet kaldırılmış, yine 1924 Martında Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu -Öğretim Birliği Yasası- uygulamaya konulmuş, ve 1925 Kasımında da, işlevlerini zaten fiilen yitirmiş görünen  Tekke, zaviye ve türbeler resmen kapatılmıştır. Mısır hâlâ İngiliz işgali altında ve Hindistan ise İngiliz sömürge yönetimi altındadır. Hindistan’ın bağımsızlığı ve Pakistan’ın ve Myanmar’ın bağımsız devletler olarak Hindistan’dan ayrılışı için daha 20 yıldan fazla zaman geçmesi gerekecektir. Aslında bu yıllarda, sömürgeci İngiliz emperyal hükümranlığı altında bulunan her yerde, bağımsızlıkçı çalkantılar İngilizleri zorlamaya başlamıştır; İngiliz sömürge yönetimleri  ise zaman kazandıracak ara formüller arayışı içindedir; yani dönem çanlar, üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu için çalmaya başlamış gibidir. 

Spender’in değerlendirmeleri keskin eleştiriler olmaktan çok tavsiye bağlamında ve farklı görüş belirtme sadedindedir; ‘zülf-ü yâre’ dokunmamakta da dikkatlidir. Yani,  ölçülü ve âkil bir İngiliz pozisyonundadır; ama İngiltere’nin yeni kurulmuş olan Türkiye devleti karşısında tutumuyla ilgili olduğu kadar, neredeyse üç yüz yıl sömürge olarak kontrolü altında tuttuğu Hindistan’daki tutumlarına ve 70 yıl işgali altında tutmuş olduğu Mısır’daki tutumlarına ilişkin de eleştiriler sergilemekten ve öngörülerini paylaşmaktan ya da tavsiyelerde bulunmaktan da geri durmaz. Yine de, seçkin bir ‘İngiliz’ olarak bakışı ve yaklaşımı, en masum ifadeyle, Doğu’nun geri kalmışını ‘medenîleştirme’ olarak açıklayabileceğimiz ve Rudyard Kipling’in aynı ismi taşıyan şiirinden mülhem bir kavram olarak ‘Beyaz Adamın Yükü’ misyonu çerçevesinde emperyaldir. Bilindiği gibi, ‘Beyaz adamın yükü’ olarak klişeleşmiş bu ifade, Batılının Doğuluyu eğitip geliştirme misyonunu üstlenmiş olduğu ve bununla birlikte Doğulunun kendisini şu anda (ve aslındaysa hiçbir zaman) yönetebilme olgunluk ve gücüne sahip olamayacağı imasını içerir. Özetle söylemek gerekirse Batılı elit kesim, bu ‘Beyaz adamın yükü’ tabiri altında ‘büyüklere masallar’ modundaki yalanlarla bir taraftan sömürge ülkesi insanlarındaki sömürge karşıtı ve dolayısıyla anti-batı çizgisindeki direnişi yumuşatmaya çalışırken, bir taraftan da  kendi vicdanlarını rahatlatmaya çalışmışlardır.

            Spender’in İstanbul’u son ziyaret etmiş olduğu günler (Aralık, 1925), yeni Türkiye’de devrim adımlarının atılmakta olduğu bir zaman dilimidir. Spender, İstanbul’a olan seyahati sırasında içinde bulunduğu gemiye sandıklar dolusu Avrupaî şapkanın yüklenişi karşısında şaşkındır. Doğal olarak, İstanbul’da büyük bir nüfusa sahip olan yabancılarla temasları olur. Bu dönemde, yeni başkent ve Kuvâ-yı Milliyeci ruha tercüman Ankara’nın İstanbul’a  belli belirsiz bir biçimde, ihanetin merkez üssü ve Türk karakteri kaybolmuş olan bir yer gibi bakıyor olduğu izlenimi yabancılarda yaygındır; ve dönem, Ankara’nın da ‘yabancı’lara doğal olarak bir parça mesafeli göründüğü (en azından İstanbul’da yaşayan yabancıların böyle hissettiği)  bir dönemdir. İstanbul ciddi biçimde kozmopolit bir kent olma özelliğini hep korumuştur. Aslında, Birinci Dünya Savaşı yılları öncesine göre İstanbul daha düşük oranda ‘dinî azınlık (Hristiyan ve Yahudi) barındırıyordur; çünkü Osmanlı Devleti’nin ‘tebaa-i sâdıka’sı Ermeniler, yabancı himayesi ve işbirliğiyle ayaklanmalarının bir bedeli olarak ya kaçmışlar ya da tehcire tâbi tutulmuşlardır. İstiklal Savaşı sırasında ve hemen sonrasında da önemli bir Rum nüfusun Yunanistan’a (Yunan güçlerine katılma ya da korku nedeniyle) göç etmiş oldukları bilinmektedir. Spender, Türk-Yunan nüfus mübadelesinin Türkiye’de nitelikli iş gücü kaybına sebep olduğu değerlendirmesini yaparken çok da haksız değildir. O, nitelikli iş gücündeki azalış ya da çoğalış açısından, bu mübadelenin daha çok Yunanistan’a yaramış olduğu kanaatindedir.

Yazarın, İstanbul’un konumu ve geleceği ve başkent olarak İstanbul’un değil de Ankara’nın seçilmiş oluşu konularında İstanbul’da yaşamakta olan ya da İstanbul’u ziyarete gelmiş olan yabancıların yaklaşımlarıyla ilgili izlenimleri tartışılmaya değerdir. İngiliz siyasî otoritelerinin (özellikle Dış İşleri Bakanı Lord Curzon’un) Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında İstanbul’un Türk başkenti olmaktan çıkarılışına ilişkin değerlendirmeleri bilinmektedir; Curzon şöyle demişti: “Türk hükümeti orada –İstanbul’da- kaldığı sürece İstanbul, tüm Müslümanların yöneleceği merkez ve eksen olmaya devam edecek ve Türkiye gelecekte uluslararası bir güç olmaya devam edecektir. İstanbul’dan çıkarıldıktan sonra Türkiye İran ve Afganistan ile aynı kategoride bir Asya devleti olacak ve Türkler dünya milletleri arasında ikinci veya üçüncü sıraya düşeceklerdir”. Spender, yeni Türkiye’nin kurucularının yeni başkent konusundaki özgün ve radikal kararını şaşırtıcı ve cesurca bulur; başkent olarak bir küçük bir Anadolu şehrini seçmelerinin sebebi olarak, kurucu aklın yeni ‘millî’ Türk devletinin başkentinde Türk ‘millî’ karakterinin net bir biçimde hissedilmesini isteyişlerini vurgular; bu bağlamda İstanbul fazlasıyla kozmopolit ve sabıkalı bulunmaktadır. Yazarın İstanbul’a ilişkin gözlem ve düşünceleri ilginçtir, ama yeni Başkent Ankara’ya dair olan gözlem ve tespitleri daha da dikkate değerdir. Yazarın bu başkent konusundan çıkarak Türkiye’deki ve Mısır’daki siysi atmosferleri karşılaştıran değerlendirmesi de ilginçtir.

Yazarımızın seyahatlerinin gerçekleşmiş olduğu bu yıllarda (1925-26) her üç ülkede de, İngilizlerin taraf oldukları ya da kendilerini içinde buldukları, ve daha çok da milliyetçi ve bağımsızlıkçı çıkış ve çabaların kaçınılmaz olarak yol açmış olduğu gerginlik ve çalkantılar yaşanmaktadır. Türkiye’de gündemde ‘Musul meselesi’ vardır ve Türk yönetim çevreleri İngilizler tarafından oyuna getirildikleri kuşkusu (dahası kanaati) içindedir. Ama Ankara şimdi zafer hikâyeleriyle topluma moral kazandırma ve ‘millî devlet’ tasavvuru içerisinde devrim adımlarını tamamlama gayretindedir ve neyse ki basın kontrol altındadır, dolayısıyla “Musul’un kaybı”, konunun önemine karşılık gelen bir yankı bulmaz. Mısır’da, İngilizlerin varlığı doğal olarak bağımsızlığı baltalayan bir durum olarak algılanmakta ve sık sık gerginliklerin zuhuruna yol açmaktadır. İngiltere için yönetilmesi en zor bölge olan  Hindistan ise, 1920-23 döneminde zirve yapmış olan Gandi fırtınası bir süreliğine dinmiş gibi görünse de pasifist ‘isyancı ruh’ ayaktadır ve milliyetçi – bağımsızlıkçı direniş ve  kaynama hız kesmemiştir. Yazarın gözlemlerinden çıkartılabilecek bir husus, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sonrasında Türkiye’de yaşanan, batılılaşma, dinî ya da millî nitelikli hassasiyetler konularında yaşanan tereddüt ve gel-gitlerin Mısır’da ve Hindistan’da da neredeyse eş düzeyde yaşanmış olduğudur.

O yılların bir önemli özelliği de, milliyetçiliğin birçok formda hemen her ülkede ya da bölgede en üst perdeden seslendirilir olduğu ve giderek de önlenemez bir ivme kazandığıdır; sömürge ülkelerde ise bu milliyetçilik fikri mutlaka bağımsızlıkçı eğilimlere destek ve güç veren bir nitelik kazanmaktadır. Nitekim, 1920’li yıllarda yazarımızın seyahat ettiği her üç ülke de milliyetçiliğin önde gelen motif olarak direnişçi ve bağımsızlıkçı ruha katkı yaptığı ülkelerdir. Saygıdeğer bir Hintli, yazarımızla sohbet ederken ona şöyle der: ‘Kendi milliyetçi ruhunuzu ateşlerken bizimkini de ateşlemiş olacağınızı unutmuştunuz’).  Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı, bütün sömürgeci güçlerin kan kaybettiği bir savaş olması dolayısıyla sömürge ülkelerdeki milliyetçi ve doğal olarak da bağımsızlıkçı hareketlerin canlanışına zemin hazırlamış bir savaştır.

            Yazar örneğin Hindistan’ın yalnızca siyasî yapısıyla ya da siyasî macerası ile ilgileniyor değildir; onun bu kitapta naklettiği gözlem ve kanaatleri arasında Hindulara ve Hinduizme dair sayfalar dolusu, oldukça ayrıntılı değerlendirmelere de yer vermiş olduğu görülür. Yalnızca Hinduizmin kendisi üzerine değil, onun ileri gelen temsilcilerinin Hindistan’da ciddi bir nüfusa sahip olan Müslüman topluluk karşısındaki tutumu ve duruşu, Hindistan siyasî yapısı üzerindeki etkileri ve Gandi hareketinin ne olduğu kadar, bıraktığı izlerin neler olduğu da yazarımızın yorumları arasında yer alır. Yazarımız bunları yaparken, modern Avrupalıların Doğuluları anlamaktaki sınırlılıkarına da yeri geldikçe işaret eder.

Yazarımızın Gandi hareketi ile düşünceleri nettir. Kendi sözleri ile: ‘Onun hareketi bir yandan Batı’ya karşı duygusal ve dinî bir tepkiydi; diğer yandan ise, kaçınılmaz olarak İngiliz karşıtı bir biçim alan ateşli bir Hint vatanseverliğinin ifadesiydi. Gandi, Batı’nın maddî medeniyetinin çöküşüne işaret etti ve vatandaşlarına ruhlarını Doğu inancında tutmaları ve bu amaca ulaşmak için İngiliz yönetimine göz yummaktan veya buna katılmaktan vazgeçmeleri çağrısında bulundu. Gandi, her türlü şiddeti reddeden Tolstoycu bir pasifisttir ve hükümeti memurlarından mahrum bırakacak, aynı zamanda işlevini ve amacını yitirmesine neden olacak, ama Hindistan’ın kendi kendine yetmesini ve yabancı tüccarlara ihtiyaç duymamasını sağlayacak sessiz ve eşzamanlı bir hareket fikrini geliştirmiş görünmektedir.’

            Değişen Doğu (The Changing East) gibi, siyasî bir insiyatifle dönüşümün başdöndürdüğü o yıllarda yerinden gözlemlere dayalı eserler, hem tarihî hem kültürel bağlamları anlamak için eşsiz kaynakları oluşturur. Spender’in gezdiği ülkeler ve o yıllarda siyasî, sosyal ve kültürel düzlemde orada yaşanmakta olanlara ve gerçekleşmekte olduğunu gördüğü dönüşümlere ilişkin yansıttığı gözlemleri ve yaptığı yorumlar, o dönemin dinamiklerini ve Batı’nın Doğu’ya bakışını yansıttığı için belli bir öneme sahiptir ve ilgiye değerdir.