“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurulmuştur. Zindan, çileyle yaşamaktır. Bizim kültürümüzde çile, arzu edilen ve huzur veren bir tecrübedir. “Beni çileden çıkarma” sözü, çilenin içindeki huzuru anlatır. Çileden çıkmak, bu huzuru bozar ve şiddete, çatışmaya yol açar.
Durmuş Günay
Prof. Dr., Maltepe Üni.
Bu yazıda, arkasında bulunan sorunlara/sorulara değinilmeksizin, çözümlerine dair ana fikirler maddeler halinde belirtilmeye çalışılmıştır. İleri sürülen fikirlerden, çözümün hangi soruna ilişkin olduğu çıkarılabilir. Amaç, yaşadığımız sorunlar karşısında, yolumuzun ne olabileceğine dair mütevazi düşünceleri paylaşmaktır. “Sorun orada, çözüm işte burada.” anlamında bir iddia taşımaz.
1. Hayat, beşer ile insan-ı kâmil arasına çizilen çizgi üzerinde bir yolculuktur.
İnsanın biyolojik yanına “beşer” denilmektedir. Beşer, kültür kazanarak insana dönüşür (Duralı, 2023). İnsan olmak, varoluş amacının bilincinde olmaktır. Haz peşinde koşmak, insan için kendini cezalandırmaktır. Haz, doyumsuzluktur; dipsiz bir kovayı doldurmaya çalışmak gibidir. Ne kadar uğraşsanız, dolduramazsınız. Bu yönüyle haz peşindeki tarafımız, beşer yanımızdır. “Beşer şaşar.” sözü bu zaafa işaret etmektedir. Hayatın diyalektiği şu şekilde özetlenebilir: Kültür tezdir, beşer antitez ve insan sentezdir. O hâlde şu denklem yazılabilir:
İnsan = Kültür + Beşer
Bu denklemden kültürün ve beşerin anlamı da çıkarılabilir. Örneğin:
Beşer = İnsan-Kültür
2. Ahlâk da kültürün bir parçasıdır ve sadece insana özgüdür. Ahlâkın teorik yönüne ya da felsefesine “etik” adı verilmektedir. Etik, eylemle birleştiğinde ahlâka dönüşür. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyruğunu bilen bir kişi, komşuluk etiğine dair farkındalığa sahiptir. Ancak hastalığında, sağlığında komşusu ile ilgilenmeyen bir kişide komşu ahlâkından söz edilemez. Bilimin etiğinden, bilim adamının ahlâkından; tıbbın etiğinden, hekimin ahlâkından söz edilebilir. Ahlâka dair diyalektik için: Etik tez, eylem antitez ve ahlâk sentez (bileşim) olmaktadır. O halde şu denklem yazılabilir:
Ahlâk=Etik + Eylem.
İslam kültürü, kültürümüzün esasını oluşturur. Doğruluk, söz ile eylemin örtüşmesinde ortaya çıkar. Bir kişinin doğru sözünün, davranışıyla çelişirse bu söz doğru kabul edilmez; kişi, sözünün doğruluğuna inanıyor bile olsa.
3. İnsan olmak, Yaradan’a, varoluşuna sebep olanlara, yaşadığı topluma ve çevresine borçlu olduğunun bilincinde olmaktır. O hâlde var olmak, borçlu olmaktır. Borcunu ödeme sorumluluğunun bilincinden “ödev” doğar. “Ödev” sözcüğü, ‘ödemek’ fiilinin kökü olan ‘öde’ye ‘v’ eklenerek türemiştir.
Öde + v = Ödev.
4. Ahlâkın ve idrakin temeli edeptir. Edebin özü ise utanmadır. “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” sözü, edebin özeti olan bir tanımıdır. Edep, yaratılış hikmetinin nezaketidir. Edebin bir ucu hikmete, diğer ucu ahlâka çıkar. Edep; Yaradan’ın ve yaratılmışların karşısında, arınmış bir duruşla bulunmaktır. Bu duruş, ön yargılardan, kibirden ve bencillikten sıyrılmış, ruhun berraklığıyla şekillenen saf bir bilinç hâlidir. Hikmet, edepli duruşun bağışıdır.
5. Günümüzdeki en büyük sorunlarımızdan biri, sürekli sorunları konuşmak ve şikâyet etmektir. Sürekli şikâyet etmek, sorunu ortadan kaldırmaz. Ayakkabının ayağımızı vurmasından şikâyet etmek, onun vurmasını engellemez. Bu yüzden çözüme odaklanmak gerekir. Sorunu bilmek önemlidir; ancak asıl yapılması gereken çözümü konuşmaktır.
Karl Popper (1902-1994) “Hayat, amipten Einstein’e kadar, sorun çözme sürecidir.“ der (Popper, 2003). Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekir: Sorunlar çözmekle ve çözülmekle tükenmez. Her çözüm, kaçınılmaz olarak bir başka sorun doğurur. Bilimin gelecekte bütün sorunları çözeceği inancı pozitivistlerin bir dogmasıdır.
6. Beşer, yani insanın biyolojik yönü, haklı çıkma arzusu, kusuru başkasına atfetme, kendine gurur okşayıcı bir rol biçme, iddiacılık, kendine yalan söyleme, kendini yüceltme gibi zaaflarla mâlüldür. Bu zaaflar, ancak insanın beşerî yönüne dair farkındalığı tarafından bertaraf edilebilir (Morin, 2013).
7. İnananlar için bu dünya, Öte’nin bir dipnotudur. Hayatı, Öte’den bu dünyaya bakarak anlamlandırmak ve düzenlemek isabetli bir yaklaşımdır. “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurulmuştur. Zindan, çileyle yaşamaktır. Bizim kültürümüzde çile, arzu edilen ve huzur veren bir tecrübedir. “Beni çileden çıkarma” sözü, çilenin içindeki huzuru anlatır. Çileden çıkmak, bu huzuru bozar ve şiddete, çatışmaya yol açar.
8. Bizim kültürümüz bencil değil, “sencil” bir niteliğe sahiptir. Örnek olarak: “Kendine iyi bak” ifadesi, Batı kültürüne ait “take care of yourself”in Türkçe çevirisidir ve bencilliğe çağıran bir yaklaşımı yansıtır. Küçüklerin büyüklere bu şekilde nasihat vermesi, dilimize ve geleneğimize aykırıdır. Bu ifade, dilimizde kökleşmiş “Allah’a emanet ol” ifadesini dilimizden kovmakta ve onun yerini almaktadır. Dil, düşünmenin hem aynası hem de aracıdır. Düşünme dile döküldüğünde düşünce olur. Dil de düşünceyi etkiler.
9. Bir sorunla karşılaştığımızda “Bu sorunda benim de payım olabilir” diyebilmeliyiz. Bu ifade birlikte yaşamanın ilkesi sayılsa yeridir. Denize atılan bir taş, denizin tüm su zerrelerini etkiler. Aynı şekilde her birey, toplumu hem etkiler hem de ondan etkilenir. Üstelik her eylemimiz kaydedilmektedir.
10. Sorunların çözüm anahtarı, “kusur bendedir” ilkesidir. Bu ilkeyi hem kişiler arası ilişkilerde hem de kişi ile toplum ilişkilerinde rehber edinmeliyiz. Çünkü “Düşünmek, bitimsiz bir anlama çabasıdır.” (Heidegger,1998). Eğer kusur gerçekten bizdeyse, bu ilke dolayısıyla düzeltme şansımız vardır. Değilse, kusur karşı tarafta görünüyorsa sabır ve anlayış göstermemiz gerekir. Bu yaklaşım, gerilim ve çatışmaları değil, anlamayı doğurur.
11. Öz eleştiri esastır, eleştiri değil. Çünkü, başkasını eleştiren kişi, gerçekten o konuda daha bilgiliyse neden önceden doğrusunu ortaya koymamıştır? Bilgisizse, bilmediğini nasıl eleştirebilir?
Eleştiri, eleştirende sahte bir üstünlük duygusu hasıl edebilir ve kişinin kendini aldatmasına yol açabilir. Sahici eleştiri, eleştirilenin ötesine geçip daha iyisini ortaya koymaktır.
“Eleştiri başkasını yaşamaktır.” (Karakoç, 2019).
12. Sürekli sorunları ve eksikleri konuşmak, zaten mevcut olan üzerine ömür tüketmektir. Oysa çözüm, henüz mevcut olmayan üzerine düşünmeyi gerektirir. Bu, “yaratıcı” yeteneği harekete geçirir. Keşif, icat ve yenilik işte burada ortaya çıkar. Buna karşın, var olan üzerinde süreklice ikamet etmek; tahayyül, tasavvur, tefekkür ve teemmül gibi zihinsel yetenekleri köreltir.
13. Birbirinden etkilenen bireylerden oluşan toplumlar ancak sistem kurabilir.
Başkalarının başarılarını takdir etmekte cimri olanlar, ortak işler yürütemezler. Takdir edebilmek, ruh cömertliği ve tevazu ister. Kültürümüzde esas olan, kişinin kendi başarılarını övmesi değil başkası tarafından takdir edilmesidir.
Kibir ve gurur, haddini bilmemektir. Haddini aşmak, gezegenin yörüngesinden çıkmasına benzer.
“Marifet iltifata tabidir.”İbn Sînâ (980-1037) şöyle söyler: “Bilim, itibar görmediği yerden göç eder.”
14. Toplum, adanmış seçkin şahsiyetler sayesinde ayakta durur ve gelişir. Şairler, düşünürler, filozoflar, bilim insanları ve sanatçılar; toplumu ayakta tutan sütunlardır. Onlara sahip çıkmak, aslında kendimize sahip çıkmaktır.
15. Günümüzün çağdaş dünyasında, zihin dünyasını ve insan iradesini şekillendiren yeni bir yöntem icat edildi. Bu yöntemin adı: 2016’dan sonra yaygın olarak kullanılmakta olan “Hakikat-Sonrası (the post-truth)” terimidir. Topluma hakikatin kendisi değil, neyin hakikat olarak kabul edilmesi isteniyorsa onun benimsetilmesinin yolu bulundu. Böylece hakikatin (doğruluğun) yerine yalanın geçerli olması mümkün oldu. Olgu doğrusunun yerine, algı doğrusu geçti. Hakikat tek, ancak yalanın sayısının sınırı yok. Yalanın dizginleri çözüldü. Kamuoyu ve bireyler hakikat yerine icat edileni hakikat olarak algılamaktadır. İletişim teknolojisi ve sosyal medya tarafından, insanın zihin dünyası öngörüldüğü formatta imal edilmektedir.
16. Çağdaş dünyada “almak” amaç haline geldi, vermek ise unutuldu. “Veren el, alan elden üstündür.” buyruğu unutuldu. Toplumda üç tip insan grubu olduğu ayırt edilebilir.
- Aldığı ile verdiğinin eşit olmasını gözetenler,
- Verdiğinden daha fazlasını alma eğilimi taşıyanlar,
- Aldığından daha çok verme eğilimi taşıyanlar.
Verdiğinden daha fazlasını alma eğilimi taşıyanlar, başkasının elinde olanda daima fazlalık ve haksızlık görürler. Bu tip insanların çoğunlukta olduğu toplum, kriz toplumudur ve o toplumda eşya, her tarafından çekiştirilen bir ihtilaf unsuru haline gelir. Aldığından daha çok veren insanların çoğunlukta olduğu toplumda eşya, birbirine sunulan tesanüt (dayanışma) unsuru haline gelir; o toplum erdem toplumudur. Kriz toplumunda beşer yanı öndedir, erdem toplumunda insan yanı öndedir.
17. Hürriyet, Özgürlük, Serbestlik
Türkçe literatürde hürriyet (freedom) sözcüğü ile özgürlük sözcüğü eş anlamda kullanılmaktadır. Biz burada hürriyet ve özgürlük terimlerinin farklı anlamda olduğunu ileri sürüyoruz. Şöyle bir diyalektik yapılabilir: Özgürlük tez, serbestlik antitez, hürriyet sentezdir (bireşimdir). O halde
Hürriyet = Özgürlük + Serbestlik
Şimdi bu denklemi kısaca açıklamaya çalışalım.
Özgürlük (individual autonomy): Özgürlük, kişinin sağlıklı bir karar verme yeteneğine sahip olmasıdır. Özgürlüğün kökü ruhtadır. Özerklik (autonomy), tüzel kişiye ait bir niteliktir. Özgürlük bireye ait bir niteliktir. Dolayısıyla
Özgürlük = bireysel özerklik (individual autonomy) denilebilir.
Hürriyetin İngilizcedeki karşılığı genellikle freedom olarak verilir. Buna karşılık burada kullandığımız anlamıyla özgürlük, İngilizcede tek bir sözcükle tam olarak karşılanmamaktadır. Bu durum, özgürlük kavramının Türkçede kendine özgü bir anlam alanı bulunduğuna işaret eder.
Serbestlik (liberty): Kişinin hareket etmesinde, eylemde bulunmasında engel bulunmaması hâlidir.
(a) Hapiste bulunan ancak karar verme iradesine sahip olan bir kişi özgürdür, ancak serbest değildir.
(b) Serbestçe seyahat edebilme engeli bulunmayan bir kişi, karar verme iradesini yitirmişse —örneğin uyuşturucu bağımlısı ise— serbest fakat özgür değildir.
(c). Hapiste bulunan kişi, diyelim uyuşturucu bağımlısı ise, dolayısıyla karar verme iradesine sahip değilse özgür değildir, zaten serbest de değildir. Bu kişi hem özgür değil hem de serbest değildir. O halde hür değildir.
Sonuç olarak:
(d) Hürriyet (freedom), iradesini kullanma ve hareket etme (eyleme) yeteneğine sahip olan kişi hem özgür hem de serbesttir; dolayısıyla hürdür.
Hürriyete sahip olan kişiye hür kişi denilir. Hürriyet, hareket etme/seyahat serbestliğini de içererek özerklikten daha geniş bir anlama sahiptir. Sonuç olarak:
Hürriyet = Özgürlük+ Serbestlik
18. Bütün medeniyetler bir din temeli üzerinde doğmuştur. İslam Medeniyeti de İslam dinine dayanır. Kültür, medeniyetin formudur. Şu metaforu yapabiliriz: Binanın projesi kültüre, kendisi medeniyete karşılık gelir. Medeniyet, formun malzeme ile ete kemiğe bürünmesidir. Binanın projesi (formu) ile malzemesi birbirinden ayrılamaz. Bina yıkılırsa formu kaybolur, malzeme yığını haline gelir. Şu formül yazılabilir:
Medeniyet = Kültür + Tabiat (Malzeme)
Kültür tez ise, tabiat antitez ve medeniyet sentezdir. Bu formüldeki tabiat (malzeme) sadece fiziksel nesneleri kapsamaz, manevi unsurları da içerir. Musikiyi düşünelim: Sesin fiziksel yönü tabiata, notalardan oluşan makam kültüre karşılık gelir.
Aristoteles’ten (MÖ 384-322) beri her varolanın dört nedeni vardır: Varolanın faili, formu, malzemesi ve amacı. Medeniyetin de varoluşunun dört nedeni vardır. İslam medeniyetini düşünelim: Formu İslam kültürü, faili İslam milleti, malzemesi tüm maddi ve manevi unsurlar, amacı İslam’ın metafizik amacıdır. İlk peygamber Hz. Adem’den son peygamber Resûlullah’a kadar bütün peygamberlerin ümmetleri ve yeryüzündeki bütün müminler İslam milletinin mensubudurlar. Medeniyet yaklaşımı bir birlik (tevhid) bakışıdır. Bütüncül bir yaklaşımdır. Medeniyete dahil olmayan bir şey yoktur.
19. İlim ve bilim kavramlarına değinmek gerekirse; ilimde, bilen insan (ilim adamı/özne), yöneldiği nesneye (fizik ve metafizik evrene) Yaratıcının mevcudiyeti tasavvuru içinden bakar. İlimde hem öznenin (ilim adamının) hem de bilgi nesnesinin (fizik ve metafizik evrenin) Yaratıcı ile bağı söz konusudur. İlimde hem mevcut bilgi hem de yeni ortaya konulmuş bilgi ilmi sayılır. Dolayısıyla, hem yeni bir bilgi ortaya koyan hem de mevcut bilgiye sahip olan kişi ilim adamıdır.
“Modern bilimde ise öznenin (bilim adamı) ve bilgi nesnesinin (fizik evrenin) Yaratıcı ile bağı koparılmıştır. Modern bilimin ontolojik zemini (bilgi nesnesi), fiziksel evrenden ibarettir. Öznenin tasavvurunda Yaratıcının mevcudiyeti söz konusu değildir.”Modern bilimde araştırma sonucunda ilk defa ortaya konulan bilgi bilimdir; ortaya koyan kişi bilim adamıdır. İlim ve bilim kavramları arasında kesişme alanları var ise de ontolojik ve epistemolojik açılardan farklar vardır. Doğal olarak, yukarıda işaret edildiği üzere, ilim adamı ve bilim adamı kavramları arasında da farklar vardır.
20. İrfan, “bilme” anlamına gelir. Ancak bu bilme, aynı kökten gelen diğer kavramlardan —örneğin ilimden —farklıdır. İrfan, iç dünyaya ait, enfüsî bir bilgidir; kişinin bizzat kendisine dair olduğu için öznel (subjektif) niteliktedir. Yaşanarak, tecrübe edilerek ve basiret gözüyle edinilen kalbî bir idraktir. Bu tür bilgiye sahip olana ârif denir (Günay, 2023).
Her tür bilme eylemi, nihayetinde kişinin kendisinden başlar. Dolayısıyla nesnel bilginin kökünde öznel bilgi bulunur; bu öznel bilgi aynı zamanda örtük (zımnî/tacit) bilgidir. İlmi bilgi ise dış dünyaya aittir; afakîdir ve emek ile kazanılan (kesbî) bilgidir (TDV İA).
Resûlullah’a atfedilen “Men arafe nefsehû fekad arafe Rabbehû” (Kendini bilen, Rabbini bilir) sözü, bilginin merkezinde insanın kendisini bilmesinin bulunduğunu gösterir. Rabbin ve O’nun mülkü olan âlemin bilgisine ulaşmak da kişinin kendi nefsini bilmesiyle başlar. Bu bilme tarzı irfanî bilgidir. İrfanî bilgi, ilmi bilgiye (kesbî bilgiye) yönelik gayretle başlar; kişiye hikmet verilirse (vehbî bilgi), irfan seviyesine ulaşır.
İrfanı anlatan bir bilgelik sözü: “Kusurunu bilmek gibi irfan olamaz.” Kişinin nefisinde taşıdığı zaaflar ancak bu zaafların bilgisi sayesinde bertaraf edilebilir (Morin, 2013). Çünkü beşerin zaafları hakikatin üstünü örter, görünmesini engeller. “Ârif’e tarif gerekmez” sözünün anlamı da budur: Zaafları giderilmiş olan ârifin kalbine hakikat doğmuştur; hakikat ona ayan olmuştur, artık dışarıdan tarife ihtiyaç kalmamıştır.
Şeyh Gâlib’in (1757–1799) meşhur beyti şöyledir:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
(Kendine iyilikle ve güzellikle bak; çünkü sen âlemin özüsün,
Yaratılmışların gözbebeği olan insansın.)
Zâtına hoşça bakmak, yani kendine iyilikle bakmak, kendini anlamanın ön şartıdır. Çünkü varlık, olumlu ve iyilikle bakışa gizini ve bilgisini açar. İnsan âlemin özü ve yaratılmışların gözbebeği olduğuna göre, insanı anlamak üzerinden âlemin bilgisine de ulaşılmış olur.
Kaynakça
Duralı, T. (2023). Felsefe Bilim Nedir? 7. Baskı. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Günay, D. (2023). “İrfan Kavramı Üzerine”. Anadolu Mektebi Yazar Okumaları Dergisi, Sayı: 1. İstanbul: Anadolu Mektebi Yayınları.
Heidegger, M. (1998). Bilim Üzerine İki Ders. (H. Hünler, Çev.). İstanbul: Paradigma Yayınları.
Karakoç, S. (2019). Düşünceler I: Kavramlar. 8. Baskı. İstanbul: Diriliş Yayınları.
Magee, B. (2003). Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı. (M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Morin, E. (2013). Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi. (H. Dilli, Çev.). 4. Baskı. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
TDV İslam Ansiklopedisi, “Marifet” maddesi.
