Cihan Aktaş ile Mahremiyeti Konuştuk

“Öteki cinsi bir insan gibi görmeyi, ona saygıyla yaklaşmayı başaranlar için mahremiyet, bir mahrumiyet meselesi olmaktan çıkacaktır.”

Cihan AKTAŞ

Mimar, gazeteci ve yazar Cihan Aktaş ile “Mahremiyet” üzerine konuştuk.

İstifadenize.

İNSİCAM

  1. Muhafazakârlık ve mahremiyet kavramları arasında bir ilişki var mı? Mahrem olan korunması makul olan mıdır yoksa korunması zaruri olan mıdır?

Mahremiyet, öncelikle bir ölçü bildirimi gibi gelir bana, özel hayatta değil sadece kamusal alanda da ölçüleriniz vardır. Hatta özel olan zaten belli ki özeldir, daha hassas olan, kamusal alandaki mahremiyet ölçüleridir. Korunması zaruri olanla makul olan, yani haysiyetli; kişinin kendisini geliştirmesine açık bir yönde ilerlemesini sağlayan bir ölçüler sistemi özdeş geliyor bana. Mahremiyet talebi bir kapristen ibaret değildir, varlığınızın ulu orta ve saygısızca didik didik edilmesini istemezsiniz.

Konu mahremiyet olduğunda her insanın ister istemez muhafazakâr bir yanı var. Bir yanımızla toplumsalız ama diğer yanımızla da gündelik hayatın karmaşasının oluşturduğu his ve düşünceleri özümsemek için kabuğumuza, dört duvar arasına, özel alanımıza çekilmek isteriz. Kendimizden sonsuzca kaçamayız çünkü.  Kamusal alanda da saçıp savurmayız varlığımızı, hassasiyetlerimizi; hücuma açık olabilecek yönlerimizi gözetir, varlığımızın talanına engel olmanın yollarını ararız. 

Bakış, temas, konuşma tarzı… Hiç tanışmadığımız bir insana kırk yıllık arkadaş gibi davranabilmenin halesi mesela mahallede bulunabilir, ama çoklu ilişkiler alanında bu noktaya gelmek bir aşama gerektirir. Zamyatin’in “biz” varlığının, komünal yaşantının en uç noktalara kadar taşındığı distopik romanı “Biz”de bile mahrem ilişkiler için araya perdeler geriliyor.

Özel ve kamusal alanların dengesi ilk kez sarsılmıyor dünyada. Ancak hiç bu denli hızlı ve göz önünde bir dağılma da yaşanmamıştı. Mahremiyet kamusal alana savruldu, belki bir fetih arzusuyla, ama modern kamusal alan mahremiyeti emdi. Fethin yönü tersine döndü, fetheden kamusal alan oldu. Gerçi olgunun özü her şeye rağmen kendini korumaktadır. Eski dengeler ve sınırlar başkalaştı veya tahrif oldu, yeniler de henüz yeteri kadar muhkem değil. Muğlak roller sürekli onay arayışı ve dolayısıyla bir türlü tamamlanmama hissi anlamına geliyor. Mahremiyete içkin olanlar kamusal alana dağılırken, özel alanın muaşeretini de yerinden ediyor. Ne eski muaşeretin hükmü var ne de yeni bir muaşeretin gereklerini düşünmenin ortamı. Bir geçiş dönemindeyiz, sanırım bu anlamda, öyle ki daha şimdiden tek tek insanlar ve özellikle aileler, değer ve ölçülerini korumanın yeni yollarının arayışı içinde.

  • Son zamanlarda mahremiyet konularını sadece bir hassasiyet meselesi olarak görmeye başladık. Mahremiyeti salt duyarlılık konusu haline getirmek onu bir hak olmaktan çıkarmaz mı? Mahremiyet hakkını yeterince insani görüyor muyuz?

Haklar, dönemler değişirken yeni içerikler kazanabilir, bu da çeşitli duyarlıkların ciddi bir şekilde gündeme taşınması demek. Bir hakla ilgili yanlış giden, yetersiz kalan kabul veya yaklaşımlar varsa, duyarlılık konusu olmaksızın nasıl konuşulabilir ki bunlar zaten… Söz gelimi kadınlar geçmiş yüzyıllarda kamusal alanda şimdiki ölçüde bulunmuyorlardı. Bir bakıma erkekler için kodlanmış bir kamusal alanda kadınların sağlıklı bir şekilde varoluşuna engel olan sebepler, ister istemez yeni tartışmalara sebebiyet veriyor. Bu tartışmalar yeni bir kamusal alan muaşereti için ufuk açıcı olabilir.

Mahremiyetle ilgili konular sadece bir hassasiyet olarak görülmeyecek ölçüde içkindir benliğimize. Hayat şartları değişir, en çok da teknolojidir bunun sebebi, göçlere bağlı olarak yerleşimlerde meydana gelen değişimlerdir, şehirleşme ve endüstrileşmedir fakat kişinin ve ailenin kendine özgü olanı saklı tutma, koruma endişesi son bulmaz.

Artık her yerde mevcut kameralar ve ekranlar, bu koruma endişesini yeni boyutlara taşıyor.  Bilgili, uyanık, örgütlü bir faaliyet içinde olmak gerekiyor mahremiyet ihlallerine karşı.

Mahremiyet artık bir bakıma kendini kameralardan ve ekranlardan korumanın da kavramı, 20. yüzyılın başında şeyhülislamlarımız, fotoğraf makinesinin icadının aile kurumunu tehdit ettiğine dair kanılarını ifade eden açıklamalar yapıyorlardı. Şu var ki kameralar sinema yoluyla da giderek daha muhkem bir şekilde hayatlarımıza yerleşti. Kamerayı kendi hassasiyetlerimizi gözetecek şekilde kullanmanın yollarını öğrenmeye başladık. Ancak ekranlar bütün iyiliklerine karşılık aynı zamanda saldırgan, mütecessis izleyiciler, sırları faş edenler, sorgulanmaz failler,karanlık kuyular. Çocuklar aile ocağında kamera ve ekran kullanımı konusunda ölçülere sahip olacak şekilde yetiştirilmeli, okullarda da sürmeli bu eğitim.

3-Mahremiyet duyarlılığının helal ve haram sınırlarını daraltması söz konusu olabilir mi? Bu anlamda mahremiyet bir mahrumiyet alanı mıdır?

Mahremiyet ihtiyacı bir sınır gösterir, sınırları öne sürer, sınırlarımızın sağladığı korunmayla “ben” varlığını dağılmaktan kurtarabiliriz. Sınırlar imkânlarımız olabilir.

Yeni Devir gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladığımda 23 yaşındaydım. Saygı duyduğum ancak hiç karşılaşmadığım bir âlimin bir mesajını iletti, ortak tanıdıklar, “Yazarken adını kullandığı için onun adına hicap duyuyorum” demişti. Burada açık ki görece bir yaklaşım var. Bir kadının isminin saklanmasının dini veya ahlaki bir gerekçesinden söz edemeyiz.

Ardımızda bıraktığımız elli yıla yakın dönem, mahremiyetin kamusal alanda kadınların giyimlerine, hal ve hareketlerine müdahale eden “tesettür devriyeleri” tarafından korunabileceği şeklindeki kanının ulaştığı hezimeti gösteriyor. İran’da kadınların kamusal alanda başörtüsü üzerinden karşılaştıkları hoyrat muamelelere geçen yıllar içinde biriktirdikleri öfke, son yıllarda kitlesel bir itiraza dönüştü. Afganistan’da ise şimdilerde kadının mahremiyetini koruma adına, kamusal alandan uzaklaştırılması, böylelikle güçsüz, muti bir vaziyette özel alana kapatılması şeklinde bir sistem yerleştiriliyor ve Müslüman toplumlarda gerektiği ölçüde sorgulanmıyor bu durum. Kadınlar yanlarında mahrem bir erkek olmadan belirli bir mesafenin ötesine gidemeyeceklerdir, mesela. Bu tür yaptırımların “Emri bil maruf nehyi anil münker” adına yapılması son derece düşündürücü.  Ayrıca, mahremiyet bağlamında hemen her zaman özellikle kadınların hal ve hareketlerinin konu edilip eleştirilmesi, olgunun bir muaşeret yönünde açılacak yerde çözümsüzlüğe terki sonucunu veriyor.

Muhakkak temel mesele, bakış eğitimi. Neye, nasıl bakmalı… Bir sömürgeci, istilacı, istismarcı gözüyle bakmak veya tersi… Duru bakışlara sahip olmak için karşınızdakini beden parçalarından ibaret görmemeniz; onu anlamaya yönelik bir zihne, bir yüreğe sahip olmanız gerekiyor. Kimse de kadın veya erkek, kendini beden parçalarından ibaret görmemeli. Bu şekilde saldırgan bakışın bir sonucu oluşuyor, “kadınların ürkekliği”. Öteki cinsi bir insan gibi görmeyi, ona saygıyla yaklaşmayı başaranlar için mahremiyet, bir mahrumiyet meselesi olmaktan çıkacaktır.

  • Geleneksel mahremiyet anlayışının bugünkü mahremiyet anlayışından ne gibi farkları var? Bu anlamda geçmişin mahremi ile bugünün mahremi gibi bir ayrım söz konusu mu?

18. yüzyılın başlarında İstanbul’da yaşayan bir erkek, “kızım doğdu” demek ve ondan ismiyle söz etmek yerine, “Bana bir misafire, bir mesture verildi” dermiş. Doğacak kızının ismini söylemek ona mahremiyetin ihlali gibi geliyordu sanırım.  Fotoğraf makinesinin, ardından sinemanın icadı, çoğu alışkanlık ve kabulleri değiştirdi. Ancak hızlı değişim, hazırlıksız bir yakalanmaya yol açtığı için özçekim paylaşımları veya TikTok videolarında izlenebilir bir mahremiyet çarpılmasından söz edilebilir. 

Germaine Tillion Harem ve Kuzenler’de, kadına İslam’ın verdiği miras hakkının geniş aile ağlarınca iptal edilmesi oranında, varlığının da örtbas edildiğini dile getirir. Yüzyıllarca, başka türlü dengelerin gözetilmesi veya çıkarların savunusu amacıyla, kadın varlığı mahremiyetin korunması adına bastırıldı. Şimdilerde teknolojinin imkânları sanki bastırılmış olana görünme yoluyla bir özgürlük, özgünlük, başkalık vizesi sunabilirmiş gibi bir algı hâkim kitlelerde. Sonuçta küreselleşmenin vaatleri “güvenlik, yenilik, tüketim,” değil mi? Modern şehirler giderek birer beton cangıla dönüşürken, sınırları koruma yönündeki tedbirler de güçleniyor elbette. Paradoksal bir şekilde imkânı olanlar türdeşleriyle sitelere kapanarak güvenliklerini sağlıyorlar.  

Eski korunma duvarları yok, muhtemelen tahammül gücü ve sabır da eskisi kadar yaygın görülebilecek nitelikler değil. Oysa yepyeni fetih arzuları var.  Sorularla ve iddialarla dolu kişi; çünkü dünya aynı zamanda fethedilebilir paketler halinde önüne seriliyor. Sağır duvarların gerisinde rezidans cinayetleri yaşanıyor, kadın cesetleri atılıyor balkonlardan.

Mobese kameraları korunmaya yetmiyor, esasen çocuklar “ben mahremiyeti” konusunda bir bilinç uyanıklığına sahip olacak şekilde yetiştirilmeli. Kime, nasıl davranmalı; kime ne ölçüde yaklaşmalı…

Diyarbakırlı arkadaşım Mine Çelik’in kavramsallaştırmasıydı, “Ben Mahremiyeti.” “Ben bilmem, babam eşim ağabeyim liderim şeyhim bilir…” Akletme yeteneğini körelten bu zihniyet değişmediği sürece, çiftler arasındaki ilişkide de belirleyici olan güven değil, ihtimam veya şefkat değil, müzakere ve empati hiç değil; şüphe, vesvese veya kuruntu oluyor.