Memleketime geldiğimde fakir bir halk buldum. Fakirliğin yanı sıra cehalet de çok yaygındı. Batılılar adım adım topraklarımızı işgal ediyor, zihinlerimizi esir alıyordu. İşin kötüsü, millet bunun farkında değildi. Ekonomik şartları iyileştirmek, milletin eğitim seviyesini yükseltmek ve halkın birçoğunun göremediği işgal ve esarete karşı insanları harekete geçirmek, bir direniş başlatmak gerekiyordu. Babam beni âlim olayım diye göndermişti Mısır’a ancak ben bir mücadele adamı, bir dava adamı olmuştum.
Mustafa ÖZEL
Prof. Dr., FSMVÜ İslami İlimler Fak.

Kardeşlerim!
Ben, İzzeddin Kassâm. Bir Osmanlı neferiyim. 1882 yılında dünyaya geldiğimde Devlet-i Aliyye’yi, sonraları adı Filistin’le, Kudüs’le özdeşleşecek olan Sultan II. Abdülhamîd Han Hazretleri idare ediyordu. O sultan ki, yıkılmaya yüz tutan devletini tam 33 yıl ayakta tutmayı başardı.
Bir Osmanlı neferi olduğumu söyledim, bunu biraz açmak isterim. Suriye’nin Lazkiye şehrinde, Cebele’de doğdum. Dedem Mustafa, Irak’tan buraya göç eden âlim ve fazıl biriydi. Kadiri tarikatı şeyhlerindendi. Babam Abdulkadir ise hem medresede hocalık yapıyor hem de mahkemede üyeydi. Annem Halime Hanım, ilimle uğraşan bir aileye mensuptu. Anlayacağınız İslami ilimlerle uğraşan bir aileye mensuptum. İlk bilgilerimi aile çevresinde aldım. Bu dönem, 14 yaşıma kadar devam etti. Âlim olmamı isteyen babam, beni kardeşim Fahreddin’le birlikte Ezher’e gönderdi. 1896 senesinde başlayan ilim yolculuğumuz, bir avcu vapuruyla gerçekleşmişti. Yaklaşık on yıl kalacağımız Ezher’e varınca, Şamlılar Yurduna yerleştik. Mısır dışından gelen öğrenciler, kendi bölgelerinden, kendi şehirlerinden gelen arkadaşlarıyla birlikte kalıyorlardı.
Biz ilimle uğraşıyorduk ama Mısır kaynıyordu. Aslında bütün İslam coğrafyası kaynıyordu; Osmanlı toprakları, Hindistan, Türkistan. Avrupalıların gözü bizdeydi. Avrupa, Avrupalılara yetmiyordu. Yeni topraklar, yeni kaynaklar arıyorlardı.
Osmanlı idaresinde bulunan Libya İtalyanların, Suriye İngilizlerin ve Fransızların, Irak ve Filistin ise İngilizlerin işgali altında girmişti. Osmanlı Devleti’nin batı topraklarını teşkil eden Balkanlar’da her yer kaynıyor, milliyetçilik almış başını gidiyordu. İnsanımız yorgun, bitkin ve çaresizdi. Âlem-i İslam’ın yeni bir ruha, silkinişe, yenilenmeye ve dirilişe ihtiyacı vardı. Mısır’daki talebelik yıllarımda tanıdığım Muhammed Abduh, bende büyük ve derin bir tesir bırakmıştı. Abduh müslümanları öze dönmeye, ayağa kalkmaya davet ediyordu. Batılılara karşı koyabilmek tecdide, ıslaha ve ihyaya bağlıydı ona göre.
Ezher’deki eğitimimi tamamlayınca memleketim Cebele’ye geri döndüm. İstanbul’a gittim. Payitahtta eğitim işlerinin nasıl yapıldığını görmek ve öğrenmek istiyordum. Dönüşte babamın medresesinde ders vermeye başladım. Hayatımı Emine Hanımla birleştirdim, Rabbim bize, üçü kız biri erkek olmak üzere dört çocuk ikram etti. İbrahim b. Edhem Camii ile Mansuri Camii’nde vaaz vermeye başladım. Millet vaazlarıma büyük ilgi ve alaka gösteriyordu. Her yerden vaazlarımı dinlemeye gelenler vardı.
Şuna da işaret etmek isterim. Memleketime geldiğimde fakir bir halk buldum. Fakirliğin yanı sıra cehalet de çok yaygındı. Batılılar adım adım topraklarımızı işgal ediyor, zihinlerimizi esir alıyordu. İşin kötüsü, millet bunun farkında değildi. Ekonomik şartları iyileştirmek, milletin eğitim seviyesini yükseltmek ve halkın birçoğunun göremediği işgal ve esarete karşı insanları harekete geçirmek, bir direniş başlatmak gerekiyordu. Babam beni âlim olayım diye göndermişti Mısır’a ancak ben bir mücadele adamı, bir dava adamı olmuştum.
Kardeşlerim!
Bu mücadele adamlığı beni coğrafyamızın muhtelif bölgelerindeki işgallere karşı çıkmaya, cihad etmeye, savaşmaya sevk etmişti. Eylül 1911’de İtalyanların Trablusgarb’ı işgali etmesi, müslümanlar arasında büyük bir infiale sebep olmuştu. Mısır’da eğitimimi tamamladıktan sonra memleketime dönmüş, halkımı irşada başlamıştım. Onların uyanmaları için ateşli konuşmalar yapıyor, camilerde cemaati heyecana getiren vaazlar veriyor, onları şuurlandırmaya çalışıyordum. Anlatılanları, söylenenleri uygulama, yapma zamanı gelmişti. Trablusgarplı müslümanları desteklemek için yardım kampanyaları yaptım. İtalyanlara karşı savaşmak için müslüman kardeşlerimizi örgütledim. Sonunda Cebele’de cihad ilan edildi. Osmanlı idarecileriyle irtibat kuruldu, 250 cihad gönüllüsünün bölgeye gönderilmesi için son hazırlıklar yapıldı, Libya’ya gitmek için İskenderun’dan gemiye binme kararı alındı.
Bunun üzerine ailemle vedalaşıp, arkadaşlarla birlikte, kimimiz at ve eşek üstünde kimimiz yürüyerek İskenderun’a vardık. Kırk gün geminin gelmesini bekledik. Bir türlü gelmiyordu bizi götürecek gemi. 8 Ekim 1912 tarihinde Balkan Savaşı’nın patlak vermesi, 18 Ekim 1912’de İtalyanlarla Uşi Antlaşması’nın imzalanması bütün mücahidlerin memleketlerine, köylerine dönmesini zorunlu kılmıştı. Bu süreç içerisinde bölgede İtalyanlara karşı savaş eden Osmanlı askerleri için bir marş yazmıştım.
Bizim bölgemizde bunlar olurken dünyada tarihte benzeri görülmeyen bir savaş başladı. Devletimiz Osmanlı da buna, Almanların yanında dâhil oldu. 11 Kasım 1914’te yayınlanan bir fetvayla cihad ilan edilmişti. Fetvada müslümanlar hilafetin merkezine destek olmaya davet ediliyordu. Ben bu davete icabet ederek savaşa doğrudan katılmak istedim. Trablusgarb’a gidememiş, bu da içimde bir ukde olarak kalmıştı. Bunun için orduya yazıldım. Beni hızlıca askerî eğitime tabi tuttular. Sonra da garnizon imamı olarak cepheye gönderdiler. Burası, Şam’ın güneyindeki Kisve Garnizonu’ydu. Elimden gelenin fazlasını yaptım, daha doğrusu hep birlikte yaptık. Ancak savaşı kaybetmiştik. Kazananlar sürekli entrika çevirerek Osmanlı coğrafyasını bölmek, parçalamak istiyorlardı. Bunu gördüm, Cebele’ye dönüp bir halk ordusu oluşturdum. Fransızlar her geçen gün Suriye’ye iyice yerleşiyorlardı. İşgalciler, yaptığım faaliyetlerden dolayı hakkımda idam kararı verdi. Yıl, 1921 idi. Ben de Filistin’e geçip Hayfa’ya yerleştim.
Fransızlardan kaçmış, Hayfa’ya gelmiştim. Benim geldiğim günlerde Filistin’e dünyanın çeşitli bölgelerinden grup grup yahudiler geliyordu. Osmanlı devleti, 9 Aralık 1917’de Filistin’den çekilmiş 12 Aralık’ta da İngiliz idaresi başlamıştı. Buna “manda yönetimi” denecekti ileriki günlerde. Siyonist devletin kurulacağı 14 Mayıs 1948 tarihine kadar, bu göç hız kesmeden, İngilizlerin koruması altında devam etti. Size bu bağlamda bir rakam vermek isterim. 1920 senesinde, ellerinde toplam 262 dönüm arazi bulunan yahudilerin beş sene sonra yani 1925’te sahip oldukları arazinin büyüklüğü, 44.000 dönüme çıkmıştı. 1919’da Filistin’e gelen yahudi sayısı 1806 iken, bu sayı 1920’de bir anda 8223’e yükselmişti. Her geçen sene artarak devam eden yahudi göçmen sayısı, 1925’te 34.386’ya varmıştı. Topraklarımızda ekonomik, sosyal, askerî ve dinî dengeler hızla değişiyordu.
Yahudiler, Filistin’in muhtelif bölgelerine yerleşirken ben Hayfa’da insanlarımızı eğitmeye, halkımın iktisadî problemlerine çözümler bulmaya çalışıyordum. O günlerde Hasan el-Bennâ’nın kurduğu Cemiyyetü’ş-Şübbâni’l-Müslimîn’e (Müslüman Gençler Derneği) üye oldum. Daha sonra arkadaşlar beni başkan yaptılar. Bu teşkilatın kurulmasında Hayfa’da Bahai ve Kadiyanilerin çalışmalarının tesiri oldu. Ayrıca şehirde misyonerlik faaliyetleri de yoğundu. Siyonistler çok örgütlüydü, varlıklarını artırmak için güce, şiddete başvuruyorlardı. Bizim de örgütlenmemiz elzem hale gelmişti. 1925 yılında vaaz verdiğim camilerden biri de, İstiklâl Camii idi. Hayfa’da yeni açılan bu caminin adının istiklâl (bağımsızlık) olması, tesadüfi değildi. Filistin’in bir bütün olarak bağımsız olması, hepimizin gayesiydi. Burası artık hareketin ve direnişin merkezi olmuştu. Biz ayakta kalmanın, yaşamanın, karnımızı doyurmanın derdindeydik. Siyonistlerin ve onların hamisi İngilizlerin ne işler çevirdiklerini, neler planladıklarını düşünecek durumda değildik. Osmanlı devleti, batılılar tarafından paramparça edilmişti. Anadolu’da bir mücadele vardı. Onun sonunun da nasıl olacağını kestiremiyorduk. Herkes, istemeye istemeye kendi derdiyle uğraşıyordu. Geniş bir coğrafyada yaşayan müslümanlar olarak sahipsiz kalmıştık. Deyim yerindeyse sürü çobansız kalmıştı. Görebildiğim kadarıyla bizim asıl düşmanımız yahudiler değil, İngilizlerdi. İngilizler, iktisadî ve askerî olarak güçlüydüler, ahlâk ve hukuk tanımıyorlardı. Yoksulluğun pençesinde kıvranan insanlarımıza muazzam paralar teklif ederek onların topraklarını satın almak istiyorlardı. Siyonistlere toprak satmaya şiddetle karşı çıktım, bunun caiz olmadığını söyledim. 1930 yılında, yapılan imtihan neticesinde nikâh memurluğuna tayin edildim. Böylelikle halkla daha rahat temas kurabilecektim. Evliliğe çok ehemmiyet veriyordum, aile yapımız güçlü olmalıydı. Yoksa işgale direnemezdik. Arkadaşlarla birlikte yaptığımız çalışmalarda toplumun her kesimine ulaşmaya gayret ediyorduk. İşçiler, öğrenciler, ev hanımları, fakirler herkes ilgi alanımızın ve çalışma sahamızın içindeydi. Verdiğim bir vaazdan dolayı tutuklandım. Ancak mücahid ve kahraman halkımın yoğun tepkisi neticesinde serbest bırakıldım.
Etrafımda toplananlara, insanlar Meşayih adını vermişlerdi. Belki ben şehid olduktan sonra aranızdan bazıları çıkar, onlara Kassâmî der. Belki ileride birileri gelir, askerî birlikler oluşturur, bunların adına İzzeddin Kassâm Tugayları der. Kendinizin veya başkalarının size ne isim verdiği mühim değil değerli kardeşlerim. Mühim olan, yaptığımız iştir, harekettir.
Kıymetli kardeşlerim!
Filistin’de dananın kuyruğunun koptuğu tarih, Balfour Deklarasyonu’nun ilan edildiği 2 Kasım 1917’dir. Buna göre Filistin’de yahudiler için bir milli yurt kurulacaktı. O günlerde bunu hiç kimse makul ve mümkün görmemişti. Çünkü Osmanlı askerleri hâlâ Filistin’de, Kudüs’teydi. Siyonistlerin böyle bir arzu ve istekleri olduğunu elbette biliyorduk. O tarihlerde böyle bir şey, hakikaten çok uzak görünüyordu. Ben öldükten sonra ne olur bilemem. Ama böyle bir şey, o zamanlar gerçekten imkân dışıydı. Ama yaşanan gelişmeler, İngilizlerin siyonistleri, yahudileri çok iyi kollamaları, korumaları işlerin kötüye gideceğini gösteriyordu. Kendimizi ve topraklarımızı korumak ve savunmak için her alanda çalışmalar yapıyorduk. On sekiz yıl sonra Balfour Deklarasyonu’nun yıl dönümü olan 2 Kasım 1935’te harekete geçtik. Siyonist çeteler ve İngiliz manda idaresi, böyle bir şeyi asla beklemiyordu. Başarılı olur muyduk? Bunu hiç düşünmedik. Yapmamız gerekeni yapmalıyız fikrindeydik. Yaşadıklarımıza razı değildik, İngilizlerin ve siyonistlerin bize yaşattıklarına bütün mevcudiyetimizle karşıydık.
Evet, başarılı olur muyduk? Belki başarılı olamazdık dünyevi manada. Ama bizden sonraki nesillere, çocuklarımıza ve torunlarımıza zulme, işgale, soykırıma karşı direniş yolunda bir çığır açabiliriz diye düşündük. Haklıydık, hakkımızı müdafaa etmek zorundaydık. Çocuklarımız atalarının, dedelerinin ve babalarının İngiliz ve siyonist politikalara rıza göstermediğini görürler, bizimle övünürler, direnişe ve mirasımıza sahip çıkarlar dedik.
Tarih, en büyük hâkimdir aziz kardeşlerim. Tarih şahittir ki biz şerefimiz, haysiyetimiz, Filistin’imiz ve Kudüs’ümüz için yapılabilecek her şeyi yaptık. Bu konuda müsterih olabilirsiniz. Bunun için tarihinizi iyi okuyun. İyi okuyun ki yanlışa, hataya düşmeyin. Bazı yanlış ve hataların telafisi olmaz çünkü.
Hepinizi Allah’a emanet eder, size Peygamber Efendimizin yoluna, hayat tarzına, sünnetine sımsıkı sarılmanızı tavsiye ederim.
