Eylemsizlik Çağında Bir Şeyler Yapabilmek

Az gelişmiş ülkelerde sosyal olaylar organize etmek ve halkları kışkırtmakla meşhur olan Batı ülkeleri, kendi sınırları dâhilinde ortaya çıkan protesto eylemlerine acımasızca karşı koydular. Arkalarında herhangi bir büyük devletin olmadığı, hele hele Yahudilere karşı “cüret edilen” bu sivil toplum gösterilerini dünya sistemine karşı bir kalkışma gibi gördüler ve meydanı boş bularak içlerindeki vahşiyi salıverdiler.     

Kemal KAHRAMAN

Dr., Tarihçi-Yazar

Gazze’de yaşananlar insanlık için bir turnusol görevi üstlendi. Dünya kamuoyunun, uluslararası örgütlerin, hukuk, insan hakları gibi kavramların esasen Batı dünyasının kendisi için kurduğu bir statükonun araçları olduğunu açıkça gösterdi. Bu gibi kavramların dayanağı sayılan ve aydınlanma çağının hediyesi olan “hümanizm” akımındaki “human” yani “insan” kavramının genel olarak insanlığı ifade ettiği sanılıyordu. Oysa herkesin üzerine alınmasına gerek yokmuş, orada işaret edilen tam olarak Batı insanıymış. Modern zamanlarda “diğer” dünya ülkelerindeki batıcı elitler tarafından bu kavramlar sürekli olarak empoze edildi. Öyle ki bu toplumlarda bir aşağılık kompleksi sürekli olarak diri tutuldu.

Gözlerimizdeki modernite perdesini biraz aralayabilirsek bu kompleksin oluşum sürecinde en büyük payın eğitim kurumları ve akademik dünya olduğunu görmeye başlayabiliriz. Onlar Batı dünyasıyla aramızda bir katalizör fonksiyonu görüyor. Mensupları iki arada bir derede yolunu bulmaya çalışıyor. İslam dünyasındaki aydınlar ve üniversiteler arasındaki tepkisizliği başka nasıl açıklayacağız? Batı ülkelerindeki birçok üniversite bu konuda daha iyi bir sınav verdi. Anlaşılan hâkim sistem, soykırımı kendi insanına açıklama noktasında yeterince hazırlıklı değilmiş.

Harvard gibi önemli Batı üniversitelerin kampüslerinde büyük öğrenci eylemleri yaşandı. Batı başkentleri, öğrencilerin öncülüğünde büyük kitle eylemlerine şahit oldu. Batılı devletlerin güvenlik güçleri ifade özgürlüğünün yanlış anlaşıldığını, bunun neleri kapsamadığını eylemci gençlere en sert biçimde gösterdi. Bu yazıyı kaleme alırken haberler Almanya’da polislerin Filistin bayrağı taşıyan bir genci çok sert bir şekilde yakalayıp gözaltına aldığını söylüyordu.

Güvenlik güçleri profesörlere ters kelepçe takıp yerlerde sürüklerken, öğrencilere de acımasızca saldırırken bu bağlamda orantısız güç kullanmalarının bir cezası olmayacağını biliyor gibiydiler. Hatta tersine, resmi ödül ve terfi mekanizması için en büyük gayreti göstermenin telaşı içindeydiler. Yani devletin onlara açık ve gizli desteği söz konusudur. Amerika, Güney Amerika, İskandinavya, İrlanda, İspanya gibi birçok ülkede üniversitelerin ve halkın İslam ülkelerine göre çok daha iyi bir sınav verdiklerini burada belirtmemiz gerekiyor. Tamamı Katolik olan İspanyol halklar İsrail’e karşı net bir tavır ortaya koyarken Papa’dan ses çıkmaması da manidardır. Bizdeki sol akımlar, efsanevi 68 kuşağı üç maymunu oynayanların safındaydı. “Ezilen halkların” değil, zengin Batı ülkelerinin yanında olduklarını bir kez daha gösterme imkânı buldular.     

Zihinsel yapılarını daha çok Fransız ihtilaline dayandıran öteki dünyanın “modern” siyasi yapıları haksızlığa karşı ancak ülke sınırları dâhilinde bir şeyler yapabileceklerini, onun da önceden belirlenmiş modelleri olduğunu daha iyi anladılar. Dünya ölçeğindeki, daha doğrusu ülke sınırları dışındaki siyasi ve sosyal faaliyetlerin, çatışmaların meşruiyetine söz konusu statükoyu elinde tutan dünyanın efendileri karar veriyordu. Toplumlar “herhangi bir dış gelişme karşısında yapılabilecekler” konusunda formatlanmış, sınırlar çizilmiş, önlemler alınmış durumdaydı.

Sınır ihlali durumunda söz konusu kontrolsüz gruplar ve eylemler sert bir şekilde zapt-ü rapt altına alınmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde sosyal olaylar organize etmek ve halkları kışkırtmakla meşhur olan Batı ülkeleri, kendi sınırları dâhilinde ortaya çıkan protesto eylemlerine acımasızca karşı koydular. Arkalarında herhangi bir büyük devletin olmadığı, hele hele Yahudilere karşı “cüret edilen” bu sivil toplum gösterilerini dünya sistemine karşı bir kalkışma gibi gördüler ve meydanı boş bularak içlerindeki vahşiyi salıverdiler.     

Dünyanın bir yerinde bir terör olayı veya çatışma yaşandığında çeşitli ülke liderlerinin verdiği tepkilerden durdukları yeri tespit edebilirsiniz. Eğer söz konusu ülke kendini savunma hakkı olduğunu söylüyorsa saldırgan tarafı desteklediğini hemen anlayabilirsiniz. Üç maymunu oynuyorsa, yani sessiz kalıyorsa, o zaman da desteklemiş oluyor fakat açık bir insan hakları ihlali, zulüm veya soykırım karşısında ülkesindeki veya dünyadaki kamuoyundan bir çekincesi söz konusu demektir. Buna sessiz onay pozisyonu diyebiliriz.

Bir de onaylamayanlar ya da içinde bulunduğu toplumda onaylama imkânı olmayanlar için sunulan seçenekler söz konusudur. Şehirlerin veya kampüslerin belirli meydanlarında insanlar toplanarak tepkilerini ortaya koyar. Pankartlar, bayraklar, özel kıyafetler ve semboller… Güvenlik güçleri bu günler için vardır. Köylüler, işçiler, öğrenciler haklarını savunmak için barışçıl gösteriler yapar. Zaman zaman sınırları aşarak polisle çatıştıkları da olur. Çatışmacı, ayrıştırıcı, jakoben kültürün merkezi olan Paris’te ve Avrupa’nın başka merkezlerinde bu tür olaylara rastlayabilirsiniz.

Çiftçiler traktörleriyle şehre girer, meydanlara saman balyalarını yığar. Bazı polislerin aşırı sert müdahalesi medyaya konu olur. O zaman orantısız güç kullandıkları için birkaç polis bu işten zarar görebilir. Amerikan polisinin arada bir “siyahi” şüpheliyi öldürmesi vaka-i adiye haline gelmiştir. Söz konusu polis bireysel olarak cezalandırılır fakat siyahi nüfusa gereken periyodik gözdağı da verilmiş olur.    

Batı dünyasının kendi içinde demokrasi, insan hakları gibi gerekçelerden etkilenmeyen “kırmızı çizgiler” vardır ki, iş oraya geldi mi birden bütün modernite söylemleri unutulur ve Orta Çağ’a geri dönülür. Söz konusu kırmızı çizgi bugün Yahudilerdir. Gerçi Yahudiler Orta Çağ boyunca Batı dünyasında zulüm görmüştür ve onların böylesine desteklenmesi modern zamanlara ait bir olgudur. Fakat Batı kültürü tarih çağları boyunca her dönemde insani değerleri rafa kaldırmak için bir gerekçe bulmuştur. Okullarda “keşif ve icatlar” olarak gösterilen sömürgecilik çağı, yeni kıtalarda kıyasıya soykırım yapılan bir dönemdir. Önce Amerika yerlilerini yok ettiler sonra da işlerini kölelere yaptırmak için Afrika’dan insan yağmaladılar. Bunları yaparken dayandıkları bir şey vardı; kuvvet. Onlar için Afrikalıların insani anlamda bir kıymeti yoktu.  

Gazze’de yaşananlar geçen onca zamana rağmen bu anlayışlarında önemli bir değişiklik olmadığını açıklıkla ortaya koydu. Amerikan donanması, soykırımı himaye etmek ve bölge ülkelerine gözdağı vermek için en güçlü gemilerini Doğu Akdeniz’e yolladı. Ne de olsa bu işi Amerika’da fazlasıyla yapmışlardı ve yeni Roma’yı da yerli ırkın cesetleri üzerine inşa etmişlerdi. Üstüne bir de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi adıyla fiyakalı bir bildiri yayınlamışlardı. Modern kültür, buradaki kodları verildiği gibi anlamayı gerektiriyordu. “İnsan” derken kimleri kastettiklerini anlamamız için Gazze gibi şoklara ihtiyacımız olmamalıydı.

Siyasi, ekonomik ve askeri yapılarıyla kontrollü bir şekilde bugünlere ulaşmış olan dünya devletleri ve İslam ülkeleri için kamuoyu baskısına karşı tepkilerini göstermek üzere çeşitli şablonlar söz konusudur. Bunlar, ülkelerin Batı dünyasıyla göbek bağlarına göre değişir. Eğer yakın ve vazgeçilmez ilişkileri söz konusuysa, “tarafların bir an önce ateşkes yapması”ndan söz edilir ki bunu yaparken bile risk alınıyor sayılır. Çünkü “ortada savaş yoktur, İsrail kendini savunmaktadır”. Kamuoyuna daha güçlü bir mesaj verilmesi gerekiyorsa, o zaman “İsrail’i kınıyorum” diyebilme cesaretini gösterir ki bu da kariyerini zora sokabilecek bir açıklama sayılır.

Nice ünlü iş adamı, siyasi, sanatçı, hatta sporcu “fazla düşünmeden” yaptıkları insani açıklamalar nedeniyle bir şekilde cezalandırıldı. Görevden alındı, madalyasını kaybetti, kimisi özür dilemek zorunda kaldı. Kim bilir ne diyetler ödendi. Söz konusu şahıslar dünyada işlerin nasıl döndüğünü unutarak “gaflet” içinde açıklama yapmışlardır.

Dikkat ederseniz sadece açıklamalardan söz ediyoruz. Dünya sistemi içerisindeki pozisyonunu kaybetmeyi göze alan bazı liderler, iş adamları, sanatçılar, işi soykırımı “şiddetle” kınamaya kadar götürebilir. Kimi de kendisine hâkim olamayıp “lanetliyorum” diyebilir ki bu hepten “kendini kaybetme hali” anlamına gelir. Esasen bu bir kendini bulma halidir. Hangi açıdan baktığınıza bağlıdır. Bu durumdaki ülkelerin İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini gözden geçirmesi, bazı önlemler alması beklenebilir.

Büyükelçisini çeker, bazı malların ticaretini yasaklar veya ticari ilişkilere son verir ki bunu yapabilmesi mevcut uluslararası ekonomik düzende oldukça iddialı bir çıkış sayılır. Çünkü bu davranış oldukça büyük kayıpları göze alması anlamına gelebilir. Eğer siyasetine bir müdahale yapılamazsa ekonomisi büyük şoklara hazırlıklı olmalıdır. Çünkü içtiği sudan büyük markalara, cebindeki telefondan banka kartlarına kadar modern hayatın vazgeçilmezi sayılan pek çok unsurun manivelası Batı dünyasındadır. Dünya ülkeleri yılda en az bir kere Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanarak patronun kim olduğu noktasında hatırlatmada bulunulur.    

Şu ana kadar fiili bir soykırımı önleyebilmek için direkt müdahale anlamında herhangi bir adımdan söz etmediğimizi fark etmişsinizdir. Bunun yapılmasını önermek bize düşmez, sadece bu anlamda nasıl çaresiz bir durumda olduğumuzun resmini çıkarmaya çalışıyoruz. Konuyu değerlendirirken İsrail’in kendi kendine kurulmadığını, onu ortaya getiren iradenin desteklerine devam ettiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Bosna Hersek’te yaşanan soykırımdan sonra konuştuğum Bosnalılar, yaşananların bir tek olumlu etkisinden söz edilecekse o da toplumda büyük ölçüde bilinçlenmeye yol açtığını, kültür ve inanç temellerine dönmeye yardımcı olduğunu söylemişlerdi. Rehavet, bilincin en büyük düşmanıdır. Gazze için gerçek anlamda neler yapabileceğimizi bilmiyoruz. Fakat yaşadığımız bu günlerin, kendimiz için neler yapabileceğimiz konusunda bizi uyandırmasını, bir dirilişe vesile olmasını ümit ediyoruz.

Filistin haritasını gözünüzün önüne getirirseniz, onun İslam dünyasının göğsüne sokulmuş bir hançer mi yoksa yüreklerimize hayat verecek bir sancak mı olacağına bizler karar vereceğiz. İsrail insanlık dışı eylemleriyle esasen bizi sürekli bilinçlenmeye, özümüze dönmeye, inandığımız gibi yaşamaya davet ediyor. Birbirimizi sevmeye, dayanışmaya, Rabbimize hakkıyla kulluk etmeye, güzel meclislerde buluşmaya davet ediyor. Bir yandan da muhkem sınırlarla bölünmüş olan İslam dünyasını birlikte hareket etmeye çağırıyor. Üzerimizdeki ölü toprağını atmaya çağırıyor.