İşgalci politikanın en önemli araçlarından biri, çocukları dinlerinden, kimliklerinden ve ailelerinden koparıp kendilerine bağımlı hâle getirmektir. Bunun en etkili yöntemi ise bağımlılık yapan maddelerdir. Zamanında pek çok kez bu maddeler, şeker ve çikolatalar aracılığıyla çocuklara ulaştırıldığından, Kudüslü çocuklar sizden asla şeker veya çikolata almazlar. Bazıları yalnızca Aksâ içinde alırlar. Defalarca duymuşumdur: Havada kalan elime bakarken, yanındaki anne ya da babasının “O Türk, ondan alabilirsin.” dediğini.
Neslihan VURAL

Kudüs ve Gazze…
İki şehir, iki imtihan; yaşam ve ölüm arasında tek bir dava. Biri işgalin gölgesinde ayakta kalmaya, diğeri bombaların altında direnişi sürdürmeye çalışıyor. Aslında biri diğerinden ayrı düşünülemez; Kudüs Gazze’siz, Gazze Kudüs’süz eksiktir. Çünkü Kudüs için ölmek, Gazze için yaşamaktır. Bu yazı, pek yakın zamanda gerçekleştirilen iki Kudüs seferini, işgalin gölgesinde atılan adımları, Aksâ’nın kapılarında yaşanan sınavları, Kudüslülerin bitmeyen direnişini ve Gazze ile Kudüs arasındaki iman bağını yerinde tanıklıklarla aktarıyor.
TURNUSOL
Zor zamanlardan geçiyoruz. Dayanması, anlaması, düşünmesi zor zamanlardan. Yenilgiye, haksızlığa, kana ve gözyaşına alıştırılmış Müslüman coğrafyasının yeni bir turnusolu var önünde: 7 Ekim ve sonrası.
Kimine göre siyasi, kimine göre reelpolitik, kimine göre insani ve de imani bir turnusol. Şu bir gerçek ki, ne tarafından tutarsak tutalım, hiçbir şey 7 Ekim sonrası aynı kalamayacak; kalamaz da…
Değişim rüzgârının en keskin hissedildiği yer de şüphesiz Filistin toprakları. Bu toprakların kendi iç dinamiği. İşgale bir de savaş ve soykırım denklemleri eklenince, daha önceleri turist olarak rahatlıkla gidilebilen Filistin için işler eskisinden daha farklı.
Filistin, 1948 ile başlayan süreçten bugüne dört bölgeye ayrılmıştır: Gazze, Batı Şeria, Kudüs ve 48 toprakları. Bu anlamda aslında dört Filistin var denilebilir. Bu bölgeler işgal güçleri tarafından kontrol noktaları ve yüksek duvarlarla hem fiziksel hem de idari olarak birbirinden ayrılmıştır. Ancak her şeye rağmen, Mescid-i Aksâ gözlerin gördüğü bu ayrımı, gözlerin görmediği bir bağ ile bertaraf ediyor. İki belde arasındaki yollar zahiren kapalı olsa da iki beldeyi birbirine kördüğüm eden imani bir bağ var.
Tüm bu yaşananlar ne için, kim için oluyor?
Kudüs’ü Gazze’den, Gazze’yi Kudüs’ten, Batı Şeria’dan ayrı düşünmek mümkün değil.
Nitekim Gazze’deki operasyon “Aksâ Tufanı” ismiyle başlıyor. Gazze, Kudüs için ölüyor; Kudüs için direniyor.
Peki, Kudüs’te gerçekten neler oluyor?
İşte, 7 Ekim sonrası işgalin sert yüzü.
KAPILAR VE BASKINLAR
Öncelikle tekrar hatırlamakta fayda var: Gazze ile Kudüs aynı yer değil. Gazze’de savaş, dahası soykırım var; Kudüs’te ise işgal. Şu anda Kudüs’e hem bireysel hem de turlar aracılığıyla vize alarak gitmek mümkün. Ancak Mescid-i Aksâ’ya girişlerde, eskiye nazaran ve gün be gün artan zorluklar mevcut. Aylar içinde zamansal ve mekânsal bölünmenin bu denli hız kazanmış olduğunu idrak etmek, mahzunluğumuza tedirginlik ekliyor.
Daha önceleri turist vizesi ile Türklerin Kudüs’e ve Mescid-i Aksâ’ya giriş çıkışlarında pek zorluk yaşanmıyordu. Pek çok seyahat acentesi bölgeye sık seferler düzenliyordu.
Ancak şimdi işler değişti. Vize ve izin belgeleriniz olsa bile Türk olduğunuzu anladıkları an, sizi mübarek mescide almak istememeleri bunun en net göstergesi.
Hiçbir gerekçe gösterilmeksizin kapılardan alınmamanız, hatta Kadim Kudüs’e girişteki sur kapılarına kadar polis eşliğinde çıkarılmanız oldukça sıradan bir hâl almış durumda.
Bunun birkaç nedeni var. Konuştuğumuz Filistinliler, bu sürecin Hasan Saklanan olayıyla başladığını ve Türkiye’nin Gazze’ye yönelik tavrı nedeniyle farklı bir boyuta ulaştığını söylüyorlar. Bu nedenle Türklere karşı özel bir kısıtlama söz konusu.
Özellikle sabah namazına kesin bir şekilde almıyorlar. Hatta eskiye nazaran daha sert sayılabilecek küfür ve hakaretlerle de karşılaşabiliyorsunuz. Burada bir diğer neden devreye giriyor: Baskınlar. Fanatik Yahudilerin Aksâ’ya baskınları, polis gözetiminde sabah sekiz gibi başlıyor ve neredeyse ikindi namazına kadar sürüyor. Eskiden baskınlar sabah saatlerinde, üç-dört saatlik bir zaman diliminde gerçekleşirken, şimdi günün büyük bölümünü kapsıyor.
İşin aslı, baskınlar esnasında hiçbir grupla karşılaşmak istemiyorlar. Sabah erken saatlerden itibaren, gün boyu gruplar hâlinde yüzlerce fanatik Yahudi polis eşliğinde içeri giriyor ve mübarek Mescid-i Aksâ’da toplu ayinler gerçekleştiriyorlar.
Bebekleriyle, çocuklarıyla geliyorlar. Akademisyenleri, bakanları, önde gelen din adamları bu baskınlara rutin olarak eşlik ediyor.
Ziyaretlerimizden biri esnasında istemedikleri şey oluyor ve bir baskın ekibiyle karşılaşıyoruz. Karşılaştığımız an ayin seslerini yükseltmeye başlıyorlar.
Buna rağmen onlar da işgalci polise kızgınlar; kendilerine eşlik ettiği için. Polissiz giriş ve güvenliksiz ayin yapma hakkını talep ediyorlar.
Kendi ifadeleriyle: “Mâbed kiminse, özgürce dolaşan da odur.”
Turist olduğumuzu, vizemiz olmasına rağmen Aksâ’ya neden alınmadığımızı sorduğumuzda,
“Erdoğan’a sor” diyeni de duyuyoruz,
“Türkler, burada ne işiniz var, evinize gidin” diyeni de…
Oysa orasının bizim evimiz olduğunu onlar da çok iyi biliyorlar.
Biliyorlar, neden orada olduğumuzu. Bu durumu paylaştığımız Kudüslü bir büyüğümüz, “Sizi sizden daha iyi tanıyorlar.” diye izah ediyor meseleyi. “Siz onlara evin sahibinin kim olduğunu hatırlatıyorsunuz. Bu evi kimden çaldıklarını… Sizi, anlamının farkında bile olmadığınız kimliğinizden biliyorlar.”
Yanımızda İsrailli, go-kartlı bir rehber olmasına rağmen, her giriş yoğun bir çabayı gerektiriyor. Rehberimiz her defasında izin ve yetkilerini gösteriyor; dakikalarca İbranice konuşarak polise giriş izni için dil döküyor. Yine de yetmiyor: Pasaportunu ve kimliğini polislere teslim ettikten sonra, grubumuzu tek sıra hâlinde, detaylı bir çanta aramasının ardından içeri sokabiliyor. Bu, “İçeride senin istemediğin, senin izin vermediğin hiçbir şey olmayacak. Senin çizdiğin sınırların dışına çıkmayacağım. Senin otoriteni tanıyorum.” demek anlamına geliyor. Kudüslü olun ya da olmayın, bu durum tüm inananlar için hazmedilmesi zor bir imtihan. Bireysel giriş çıkışlar, eskiye nazaran çok daha zorlaştı.
Eskiden Türkler Aksâ’ya rahatça girebilirken, Filistinliler alınmadığında kalpleri buruk bir acıma duygusu kaplardı. Şimdi işler tersine döndü. En azından bazı noktalarda acımız eşitlendi. Aksâ’ya girebilmek için hepimiz bedel ödemek zorundayız. İşgalin, kovulmanın, acziyetin ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Ancak Kudüslüleri, Aksâ’yı korumaları pahasına çok daha zor imtihanlar bekliyor: Keyfî tutuklamalar, darp, keyfî ev yıkımları, hukuksuz cezalar, ağır vergiler…
AKSA İÇİN YAŞAMAK
Özgürce dolaşmak için pek çok bedel ödeniyor. En başta çocuklar.
Yolda gördüğünüzde sevdiğiniz bir çocuğa aniden çantanızdan şeker ya da çikolata vermek, dünyanın her yerinde evrensel bir çocuk sevincidir sanıyorsanız, Kudüs çocukları bu algıyı ters yüz edecektir.
İşgalci politikanın en önemli araçlarından biri, çocukları dinlerinden, kimliklerinden ve ailelerinden koparıp kendilerine bağımlı hâle getirmektir. Bunun en etkili yöntemi ise bağımlılık yapan maddelerdir. Zamanında pek çok kez bu maddeler, şeker ve çikolatalar aracılığıyla çocuklara ulaştırıldığından, Kudüslü çocuklar sizden asla şeker veya çikolata almazlar. Bazıları yalnızca Aksâ içinde alırlar. Defalarca duymuşumdur: Havada kalan elime bakarken, yanındaki anne ya da babasının “O Türk, ondan alabilirsin.” dediğini.
Çocukların imtihanları bununla sınırlı kalmıyor. Kudüs dışında, Batı Şeria’da neredeyse her evin bir tutuklusu var ve bunlar genellikle eli ekmek tutmaya başlamış erkek çocuklar.
İçeride yaşadıkları az çok tahmin edilebilir. Bir kısmının tutukluluğu uzun ev hapisleri şeklinde devam ediyor. Böylece aile içi gerilimler ve kopuşlar kaçınılmaz hâle geliyor.
Kudüslülerin verdiği imtihanların içinde, ekonomik temelli olanlar da son derece ağır. Şu an kadim Kudüs’te beş yüzden fazla dükkânın kapandığını öğreniyoruz. Bir önceki sefer uğradığınız bir dükkânı bir dahakine kapalı bulmanız, Kudüs için sıradanlaşıyor. Zira ülkeye de Kudüs’e de girişler oldukça sınırlandırılmış; dolayısıyla ekonomik hareketlilik son derece azalmış durumda. Dükkânlar açık kaldığı sürece ise esnaf, işgalcilere ağır vergiler ödemeye devam ediyor. Maddi olarak dayanması oldukça güç bu sistem, işgalin önemli politikalarından biri. Çünkü bir dükkânın kapanması demek, bir ailenin Kudüs’ten uzaklaşması anlamına geliyor. Ve işgal güçleri şunu çok iyi biliyor: Aksâ’nın etrafını çevreleyen evler, dükkânlar, yani Kudüslüler olmazsa Kudüs’ü ve Aksâ’yı kim koruyacak?
Kudüslüler ise her geçen gün artan maddi bedellere rağmen, yine de bırakmıyorlar Aksâ’nın kapılarından ayrılmayı. Onlar da çok iyi biliyorlar ve dillerinden de düşürmüyorlar: “Allah bize ne güzel vekil!” Bu nedenle, oraya boş bir ek valizle gitmek, pazarlık yapmadan esnaftan alışveriş yapmak, sıradan bir alışverişten fazlası anlamına geliyor.
Kudüs’ün Yahudi mahallelerine, Yafa Kapısı tarafına geçtiğiniz andan itibaren; kapılarda, otobüs duraklarında, telefon direklerinde sayısız asker etiketi görüyorsunuz. Bunlar, 7 Ekim olayları sonrası Gazze’de ölen askerlerin fotoğraflarının ve bilgilerinin yer aldığı çıkartmalar. Yoldan geçerken selam veriyorlar, fotoğraflarını öpüyor, babalar çocuklarını önlerinde durdurup katil “kahramanlarını” anlatıyorlar. Bu manzaralara şahit olmak ise imtihanlara bir yenisini ekliyor. Yani Kudüs ile Gazze arasındaki bağ, sadece bizim tarafımızdan kurulmuyor.
Kudüs içinde adım attığınız her an, bir yerleşimciyle veya eli silahlı bir askerle karşılaşmak, bu anlamda psikolojik bir savaş anlamına geliyor. Bir gün önce babanızı tutuklayan, bir hafta önce dükkânınızı kapatan, bir ay sonra evinizi yıkacak olanlarla gündelik hayatın hemen her noktasında burun buruna yaşamak ciddi bir psikolojik direnç gerektiriyor. Kudüs’te yaşamanın bedeli, sanıldığı kadar kolay değil. Yine de hepsi “Aksâ için can feda” diyorlar; öyle ya, feda da ediyorlar. Allah kabul buyursun.
İşgal politikasının bel kemiği, Kudüs’ün –özellikle de Aksâ’yı çevreleyen mahallelerin– Müslümansızlaştırılmasına, yani demografik üstünlük elde etmeye dayanıyor. Kudüslüler, bu topraklarda yaşanmaz bir ortam oluşturularak gönüllü ya da zorunlu göçe zorlanmak isteniyor. Bu nedenle, bu politikanın uzantısı olan pek çok uygulama bulunuyor. Örneğin, Kudüslülerin vatandaşlıkları bulunmuyor; bunun yerine, her an iptal edilebilecek oturma izinleriyle yaşamlarını sürdürüyorlar. Ayrıca, Kudüslü birinin yurt dışından ikametgâh alması veya Filistin’in diğer bölgelerine taşınması hâlinde de oturma hakları iptal ediliyor. Bu bağlamda, Kudüs dışından biriyle evlilik de mümkün değil. Batı Şeria veya Gazze’den biriyle evlenmek, oturma izninin iptalini gerektiriyor.
Bununla birlikte, önemli bir oturma izni iptal gerekçesi de tutuklamalar. Aile üyelerinden birine dair herhangi bir tutuklama kararı –keyfî tutuklamalar da dâhil olmak üzere–, tüm aile üyelerinin oturma izinlerinin iptali ve Kudüs dışına sürülmeleri anlamına geliyor. Bu durum, aileler için en önemli sorunlardan biri. Zira işgal sistemi, keyfî tutuklamaları bu bağlamda araçsallaştırıyor. Dahası, hukuksuzluğu “idari gözaltı” adı altında “hukukileştiriyor.” Bu topraklarda hiçbir suça karışmamış biri, hiçbir suçlama yöneltilmeksizin “ileride suç işleyebilir” gerekçesiyle gözaltına alınabiliyor. Bu gözaltıların ise asgari bir süresi yok. Aileler için belirsizliklerle dolu bir süreç başlıyor. Tüm bu süreç, insan hakları örgütleri tarafından “sessiz etnik temizlik” olarak değerlendiriliyor.
Etnik temizlik, şehirleşme üzerinden de kendini gösteriyor. Pek çok Müslüman mahalleye tadilat, yeni imar ve mülk genişletme hakkı verilmediğinden, Müslümanlar mahallelerinde sıkışıp kalmış durumdalar. Ya evlenip hayatlarını kurmayacaklar ya da mahallelerini terk edecekler. Çünkü artan nüfusla birlikte, sınırlı sayıdaki dar konutlarda yaşam mümkün değil. Filistinliler, imtihanlardan imtihan seçmek zorundalar.
Bununla birlikte, Kudüslülerin karşı karşıya kaldıkları acımasız başka bir uygulama ise evlerinin yıkım süreçleri. Dişinden tırnağından arttırılarak bir ömür boyunca yapılan evlerin inşasının ardından, işgal devleti özellikle Silvan, Şeyh Cerrah gibi Aksâ çevresine hâkim konumdaki evler için yıkım kararı çıkarıyor. Daha zalimane olan ise, yıkım kararı verilen bu evlerin sahiplerinin iki zordan birini seçmek zorunda kalması: Yıktırmak ya da yıkmak.
İlk seçenekte, yıkım kararının ardından işgalci belediyeye “ev yıkım bedeli” ödenmesi gerekiyor. Evet, yanlış anlamadınız; Filistinli ev sahibinin, belediyeye zahmet edip buldozerini çalıştırdığı için yaklaşık 60 bin şekel, yani 12–20 bin dolar arasındaki “ev yıkım bedelini” ödemesi zorunlu tutuluyor.
İkinci seçenek ise, ev sahibinin evini kendi elleriyle yıkması. Maddi yükümlülükten dolayı, pek çok Kudüslü ikinci seçeneği tercih etmek zorunda kalıyor: Babasından, atasından miras kalan, bin bir zorlukla inşa edilen, hayaller kurulan, hüzünleri saklayan, anılarla var olan evinizi kendi ellerinizle yıkmak… Bu, aynı zamanda akıl almaz bir psikolojik savaş.
Bir hocamın tanıklığıyla, maddi imkânları da olan bir Filistinli, “Biz çok çektik hocam.” diye anlatıyor Kudüs’te yaşamanın gerçekliğini:
“Fetih gerçekleşsin, ilk iş Medine’ye hicret edeceğim. Şimdi de hicret edebilirim ama gidersem benim yerime bir işgalci gelecek. Hicret bana haram. Ümmet adına, Aksâ adına kalmak, direnmek zorundayım. Fetih gerçekleşsin hele, Medine’ye hicret edeceğim.”
Bu kısa sözler, ödenen bedellerin, yaşamak zorunda olmanın dayanılmaz ağırlığını tokat gibi insanın yüzüne çarpıyor. “Fetihten sonra kalayım.” demiyor, “Cefasını çektiğim toprakların sefasını da göreyim.” demiyor, “Burası benim vatanımdı bir zamanlar.” demiyor. Çektiklerinin tesellisini, bir an evvel Rasûl’ün dizinin dibinde bulmayı diliyor. Kudüs, Aksâ için yaşamaya direniyor.
Misafir olduğum, Mescid-i Aksâ’yı gören bir başka evde benzer konuşmalar dönüyor. Ev sahiplerine misafirperverliklerinden dolayı şükranlarımızı sunuyor, onları İstanbul’da ağırlamaktan duyacağımız memnuniyeti dile getiriyoruz. Evin hanımı, vakur bir ifadeyle “Gazze bu hâldeyken mi?” diye soruyor. Mahcubiyet duyuyoruz. “İstesek bugün İstanbul’a gelebiliriz, ailemizin seyahat kısıtlaması bulunmuyor ama Gazze bu haldeyken mi?”
Sonra, kalbimize hançer gibi kazınan cümlelerle Kudüs ile Gazze arasındaki o sarsılmaz bağı hatırlatıyor:
“Gazze feraha erene kadar her şeyden vazgeçtik, her şeyi dondurduk. Zorunlu olmayan her şeyden yüz çevirdik. Gazze düzelene kadar, buradayız.”
Tüm bu hikâyelerin ışığında, yazının başına dönmek ve eklemek gerekiyor: Gazze, Kudüs için ölüyor; Kudüs, Gazze için yaşıyor.
TAŞINACAK SU, KIRILACAK ODUN
Peki, şimdi ne yapacağız?
Hepimiz kalbimize sorup duruyoruz. Ellerimiz bir işe yarasın, sesimiz bir yere ulaşsın istiyoruz. Çaresizlik benliğimizi kavurup tükettikçe, bir türlü var olamadıkça yok da olamıyoruz.
Şimdi ne yapacağız?
Gazze için, Aksâ için, bizim için…
Bu çıkmaza bir yol, bu soruya bir cevap buluyorum. Gazze’ye uzansın istiyorsa ellerimiz, bir yol var: Kudüs’e gitmek. Yangının orta yerine, hem de hemen şimdi.
Çünkü Gazze’nin uğruna kendinden geçtiği bir mâbed var. Hatırlamamız gereken bir evimiz var. Bu eve yolculuk, hele ki şimdi, pek çoğumuzun kulağına tedirgin edici gelebilir. Yol güvenliği, bölgenin getirdiği endişeler içimizde yankılanıyor olabilir. Ancak, sanıldığı kadar endişelenecek ve tedirgin olunacak bir durum olmadığını ifade etmek gerek.
Gazze ile Kudüs, aynı ülkenin farklı bölgeleri; Gazze’de savaş, Kudüs’te ise işgal var. Hasılı, şu süreçte isterseniz bireysel, isterseniz de güvendiğiniz turlarla bu sefere çıkmak mümkün. Seferin kendine has meşakkati var yalnızca. Ama aşılamaz, halledilemez değil.
Bu minvalde size sevimli yol arkadaşlarımdan da bahsetmek isterim. Hatice dört yaşında, kardeşi ise henüz bir yaşına bile girmedi. Tüm bu tanıklıklarda bizimleydiler. Allah anne ve babasından razı olsun. Tanımadığınız bu mümin kardeşlerinize dua buyurun.
İki bebek arabasıyla, seferin meşakkatini gık demeden iki kat çektiler. En son, Aksâ’nın kapılarında geri çevrile çevrile tam beş tur atıp ancak öyle girebildiler.
Zira Filistinlilerin dillerinden düşürmedikleri bir şey var: “Ne olur buraya gelin, bizi yalnız bırakmayın. Sizden maddi yardım, ekmek, su değil; bedenlerinizi istiyoruz.” Çünkü işgal matematiğinde denklem basit: Biz yoksak, onlar var. Görünür olduğumuz, “Buradayız, gitmiyoruz!” dediğimiz her an, denklem bozuluyor, işler yavaşlıyor, Müslümanlar güç buluyor.
Aksâ’ya alınmadığımız zamanlarda kapılardan ayrılmıyoruz. Kapılardan çevrildiğimizde sabır çekip Aksâ’nın sokaklarında dolaşıyoruz. Bizim olandan vazgeçmiyoruz.
Bu bilinçle, annesi Hatice’ye her gün prenses gibi elbiseler, dantelli çoraplar giydirdi; saçlarına tokalar taktı, öyle gezdirdi. Hatice bize “Benim Kudüs’üm” demeyi öğretti.
Yabancılık çekmeden sokaklarında dolaşmayı, ayakları ağrıyıncaya kadar yürümeyi ama asla şikâyet etmemeyi, yorulduğunda pes ederse —onun deyimiyle— “kötü askerlerin” kazanacağını…
Bu nedenle gitmeliyiz.
Aksâ’ya hiç giremesek de, kapılardan kovulsak da “buradayız” demek için gitmeliyiz.
Bununla birlikte, bu yola çıkma imkânımız olmayabilir. Hayat akışlarımız başka, imtihanlarımız başka başka… Maddi imkânlarımız olmayabilir, resmî izinlerimiz, eş durumlarımız, evlatlar, bırakamayacağımız ailemiz olabilir. Âmennâ.
O zaman, Meymûne Annemiz gibi sormak gerekiyor:
“Ya Rasûlallah, Mescid-i Aksâ’ya gitmeye imkân bulamazsak ne yapalım?”
Bugün, gönlü Kudüs aşkıyla yanan nice gencimiz, öğrencimiz var.
Gelin, onlara vesile olalım. Hac vekâleti gibi düşünelim; tutamadığımız ribatlara vekiller kılalım. Üç kişi, dört kişi, on kişi… Kimin gücü ne kadarına yetiyorsa, bir araya gelerek Kudüs’e gitmek isteyenlere destek olalım.
Belki dernekler, öğrenci kulüpleri, STK’lar bu işlerde öncü rol üstlenebilirler.
Rasûl’ün buyruğunu hatırlayalım:
Gidemiyorsak, Kudüs’e kandil olalım.
Gazze’ye ulaşmak istiyorsak, Mescid-i Aksâ’ya varmaya yol bulalım.
Fetih gerçekleşmeden önce saflarda yerimizi alalım ki, fetih gerçekleştiği gün hissedar olduğumuz bir hikâyeyi yüz akıyla Rabbimize ve Habîbi’ne anlatalım.
