Siyonizm’in ortaya çıkışından önce Yahudilerin dönüşünü devletle ilişkilendirmek, 16. yüzyıla dek bir Hristiyan ve daha sonra da özgül bir biçimde bir Protestan projesiydi.
Elif ATABAŞ
Yazar, https://balkandays.blogspot.com/

1516 yılında, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı yönetimine giren Filistin toprakları, dört yüz yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Tıpkı bugün bu satırları yazdığım ve içinde sinagog, cami ve kiliselerin bir arada bulunduğu ve bu nedenle de “Avrupa’nın Kudüs’ü” olarak anılan Saraybosna’da olduğu gibi, Filistin topraklarında da Hristiyan, Yahudi ve Müslüman halk barış içinde yaşamaktaydı. Bu yüzden de o zamanlar Yahudilerle ilgili bir mesele yoktu. Ta ki Avrupa ve Rusya’dan gönderilen Yahudiler kendilerine ait bir toprak arayışına girinceye kadar. Bugün medya kanalları üzerinden dayatılan “Filistin meselesi” söyleminden önce, dünyada yüzyıllar boyunca devam eden bir Yahudi meselesi vardı.
Hikâyenin biraz başına, Hz. Yusuf zamanına gidecek olursak; Hz. Yusuf, Mısır’da günümüzün ifadesiyle maliye bakanı olduktan sonra, on iki kardeşini de yanına almış ve Mısır’a yerleşmiştir. Ancak zamanla, on iki kardeş ve dolayısıyla on iki İsrail kabilesi azınlık konumuna düşmüş ve köleleştirilmiştir. Tam bu devirde, Hz. Musa dünyaya gelir. Yaşanan birçok olaydan sonra, Hz. Musa önderliğinde İsrailoğulları köle oldukları topraklardan, Kızıldeniz’in yarılmasıyla kaçarak Filistin’e doğru yola koyulurlar. Yahudi inancına göre, bugün hâlâ bu çıkış, Fısıh (Pesah) Bayramı olarak kutlanmaktadır. Yolculuk esnasında, Sina Dağı’nda 40 gün inzivaya çekilen Hz. Musa, “On Emir” ile döndüğünde, İsrailoğullarını buzağıya taparken bulur. Devamında ise Allah, onlara tekrar peygamber gönderip, kölelikten kurtardığı ve yaşamaları için o dönemde kendilerine vadettiği Filistin topraklarına savaşarak girmeyi reddettikleri için, kutsal topraklara ayak basmaları yasaklanır. Sırf bu yüzden de Hz. Musa, Filistin topraklarını göremeden vefat eder. Tam bu noktada, İsrailoğullarının o dönemin Müslümanları olduklarını ve vadedilen toprakların o dönemdeki inananlar için geçerli olduğunu unutmamak gerekir.
Seneler sonra, İsrailoğulları, Yahudi inancına göre Kral Davud ve Süleyman dönemlerinde Filistin topraklarına girerler. Kral Süleyman’ın ölümünün ardından krallık; kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda olmak üzere ikiye bölünür. Fakat İsrail Krallığı, Asurlular tarafından yıkılır ve içlerinden on kabile sürülür. Güney Krallığı ise Musa şeriatı üzerine yaşamaya devam eder. Devamında, Babillerin idaresine giren Yahuda Krallığı zamanla isyan eder ve Buhtunnasr idaresindeki Babil ordusu tarafından yıkılır. Bu dönemde Süleyman Mabedi yıkılır ve halk Babil’e sürülür. Bu olay, Yahudi tarihinde “ilk sürgün” olarak kayda geçer.
M.Ö. 538 yılında, Perslerin Babillileri yenilgiye uğratmasıyla Pers Kralı, İsrailoğullarının Yahuda’ya dönmelerine ve burada yeniden yaşamalarına izin verir. Bundan sonra mabet tekrar inşa edilir. M.S. 70’te ise bu kez Romalı Komutan Titus bölgeyi ele geçirir. Mabet tekrar yıkılır ve Kudüs savaş alanına döner. Tarihe “ikinci sürgün” olarak geçen bu olaydan sonra, Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılır. Bu nedenle, aslında Avrupa başta olmak üzere, sömürgeci güçlerin gündeminde son yüz yılda — iki dünya savaşının da etkisiyle — “Filistin meselesi” değil, “Yahudi meselesi” yer almıştır.
7 Ekim 2023’ten beri Gazze’deki soykırım da göstermektedir ki, bu Yahudi meselesinde teopolitik planlar ve hedefler çok temel bir yerde durmaktadır. Meseleyi daha iyi anlamak adına, 19. yüzyılda bu konuda dünyada olup bitenlere ayrıntılı şekilde göz atmak gerekir:
- Hristiyan Siyonistler:
Aslında Yahudi milliyetçiliği anlamına gelen Siyonizm, yukarıda bahsettiğimiz teopolitik düzlemde karşımıza çıkmaktadır. Bu grup, aslında Hristiyan olup, kendi ajandalarına göre tarihin bir döneminde Yahudilerle ortak hareket etmeleri gerektiğine inanmaktadır. Yahudileri “Tanrı katili” olarak gören Hristiyanların ardından, Protestanlığın ortaya çıkmasıyla kutsal metinler farklı dillere tercüme edilir ve bir “Tanrı Krallığı” döneminden bahsedildiği görülür. İsa Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve Cennetin Krallığı’nın yaşanabilmesi içinse tüm Yahudilerin Siyon’da toplanması gerekmektedir. Bu nedenle, Yahudilerden önce Protestan Hristiyanların harekete geçtiğini söylemek yanlış olmaz.
1800’lü yıllar boyunca devam eden Rus İmparatorluğu ve İngiltere arasındaki Büyük Oyun’un son bulmasıyla Osmanlı toprakları, bölüşülebilir bir sermayeye dönüşür. Devamında ise, 1916 yılı itibarıyla Lloyd George’un İngiltere’nin başbakanı olması, Ortadoğu’da yeni bir dönemi başlatır. Zira başbakanın eğitimi İncil’e dayanır ve Hristiyan Siyonist hareketinin üyesidir. Püritenlerden olan Lloyd George, Yahudiler öz yurtlarına dönerse Mesih’in yeryüzüne ineceğine inanmakta ve bunu gerçekleştiren kişi olmak istemektedir.
Tam bu noktada, ortak vatan kavramı ve ikinci sürgün dönemi büyük önem arz eder. Zira bugünkü İsrail Devleti, bu hikâyeden bir vadedilen topraklar miti devşirmektedir. Bu konuda İsrailli tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Dr. Ilan Pappé’ye kulak verelim. Pappé, Siyonizm ve İsrail devletinin resmî tarih yazımının gözden geçirilmesini savunan “Yeni İsrailli Tarihçiler” olarak adlandırılan grubun önde gelen isimlerinden biridir. “İsrail Hakkında On Mit” kitabında meseleyi şöyle izah eder:
“Filistin’in halksız bir ülke olması miti, ünlü ülkesiz halk miti ile ilişkilidir. Gerçekten de Yahudiler, ‘anavatan’larına ‘dönüş’leri olanaklı her yolla desteklenmesi gereken, Filistin’in özgün sakinleri midirler? Mit, 1882’de gelen Yahudilerin, yaklaşık olarak MS 70’te Romalıların sürgün ettiği Yahudilerin soyundan olduğunda ısrar ediyor. Halbuki oldukça yoğun akademik çalışmalar, Roma Filistin Yahudilerinin ülkede kaldığını ve önce Hristiyanlığa, ardından da İslam’a geçtiğini gösterdi. Siyonizm’in ortaya çıkışından önce Yahudilerin dönüşünü devletle ilişkilendirmek, 16. yüzyıla dek bir Hristiyan ve daha sonra da özgül bir biçimde bir Protestan projesiydi.”
Filistin’in boş bir ülke olmadığı, İsrail devlet anlatısının aksine, yine İsrailli akademisyenler tarafından ispatlandı. Onların araştırmalarına göre, yüzyıllar boyunca Filistin bir çöl olmaktan ziyade, gelişmekte olan ve büyük ölçüde Müslümanların hâkim olduğu, kırsal ama canlı kent merkezlerine sahip bir Arap toplumuydu. Bunun karşısında ortaya çıkan “Yahudiler ülkesiz bir halktır” tezi de Shlomo Sand’ın The Invention of the Jewish People kitabıyla çürütülmektedir. Sand, Hristiyan dünyasının kendi çıkarları gereği, modern tarihin belirli bir zamanında kutsal topraklara geri dönmesi gereken bir ulus olarak Yahudiler fikrini desteklediğini gösterir. Bu geri dönüşle birlikte ölülerin dirilişi, Mesih’in ikinci gelişi, zamanın sonu ve Cennetin Krallığı gerçekleşecektir (Hristiyan Siyonizm’i).
Görüldüğü üzere, Yahudi meselesinde İngiltere’nin ve Hristiyan Siyonistlerin destekleri sürekli devam etmekteydi. Hikâyenin bu kısmında, Filistin’de bir Yahudi vatanı için etkin bir biçimde kampanya düzenleyen önde gelen Britanyalı siyasetçi Lord Shaftesbury’den (1801-1885) bahsetmeden olmaz. Shaftesbury, Yahudilerin geri dönüşünü desteklemenin yeterli olmayacağını ve ilk günden itibaren Britanya tarafından etkin bir biçimde onlara yardım edilmesi gerektiğini savundu. Bunun en önemli adımı olarak ise, Kudüs’te 1838’de ilk Britanya konsolosluğu açıldı. Konsolosluğa verilen talimatlar arasında, Yahudilerin Filistin’e gelmesinin gayriresmi olarak teşvik edilmesi de vardı. Tüm bunlara ilave olarak, Kudüs’te 1841’de Anglikan piskoposluğu ve 1843’te ilk Anglikan kilisesi olan İsa Kilisesi açıldı.
İngiltere Başbakanı Palmerston, 11 Ağustos 1840’ta İstanbul’daki Britanya Büyükelçisine, Yahudilerin Filistin’e geri dönüşüne izin vermenin hem Osmanlı hem de Britanya’nın karşılıklı çıkarlarına hizmet edeceği hususunda, aşağıda okuyacağınız cüretkâr bir mektup gönderdi:
“Günümüzde Avrupa’ya dağılmış Yahudiler arasında, uluslarının Filistin’e geri döneceği zamanın yaklaştığına dair güçlü bir nosyon bulunmaktadır. Sultan için Yahudileri geri dönmeye ve Filistin’e yerleşmeye teşvik etmenin önemi aşikârdır. Çünkü beraberinde getirecekleri zenginlik, Sultan’ın hâkimiyetindeki kaynakları artıracaktır. Yahudi halkı, Sultan’ın onayı, koruması ve davetiyle dönerse, Mehmet Ali ve onun ardıllarının gelecekteki herhangi bir şeytani tasarısını denetim altında tutabileceklerdir. Ekselansınıza, Avrupalı Yahudilerin Filistin’e geri dönüşünü teşvik etmeyi güçlü bir biçimde tavsiye etme talimatı vermek zorundayım.”
- Rusya’da Leo Pinsker’in yazdığı Auto-Emancipation kitabı:
Dindar Yahudiler, 1880 yıl boyunca (MS 70–1948) “Gelecek yıl Kudüs’te” diye dua ettiler. Avrupa’da gettolarda yaşıyor, belirli mesleklere giremiyor, üniversite okuyamıyor ve devlet memuru olamıyorlardı. Bu kadar yıl Yahudileri, geri dönme konusunda pasif dua dışında bir şey yapmamaya iten neden ise inançlarıydı. Ortodoks Yahudi inancına göre, Siyon’a kurtarıcı gelmeden dönmek yasaktı. Ta ki bu konuda ezberleri bozan bir kitap yazılana dek.
Batı Avrupa’da, birazdan bahsedeceğimiz milliyetçilik akımı ve devlet kurma düşüncelerinin yanında, Doğu Avrupa’da durum çok daha farklıydı. 1800’lü yıllarda dönemin Rus Çarı’nın öldürülmesinden sorumlu tutulan Yahudiler, baskı ve taciz karşısında zamanın yükselen gücü olan Amerika’ya göç ettiler. Kalanlar içinse tek çözüm yolu Siyonizm’di. Ama bu, dini söylemin dışında, daha çok siyasi ve milliyetçi bir Siyonizmdi. Bu nedenle, modern siyasal Siyonizm’in antisemitizmin en şiddetli haliyle gözlendiği Rusya’dan çıktığını söyleyebiliriz.
İşte tam bu dönemde, pogromların şiddetini en çok artırdığı 1882’de Leo Pinsker tarafından Auto-Emancipation adında bir eser kaleme alındı. Bu esere göre Yahudiler, kurtarıcıyı beklemeden kendi kaderlerini kendileri çizmeli ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmalıydılar. Pinsker, dinden ziyade millî kimlikle ilgilendiği için Yahudi devletinin mutlaka Filistin’de kurulması gerektiğinde ısrarcı değildi.
Yaşananlardan etkilenen birçok Yahudi, çeşitli Siyonist örgütler kurdu. Pinsker’in bu kitabı, ileride Theodor Herzl ilk Siyonist Kongre’yi Basel’de yapıp tüm Yahudi grupları bir çatı altında toplamaya çalıştığında; Rusya ve dünyanın farklı yerlerindeki Yahudiler üzerinde, kongreye katılma konusunda çok etkili olacaktı.
- Milliyetçilik Akımı:
Milliyetçilik hareketi tüm dünyayı kasıp kavururken, Avrupa kendini “nur topu gibi” bir Yahudi meselesinin tam ortasında bulur. Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde vatandaş olarak kabul edilip edilmeyecekleri, hararetli tartışmalara konu olmaktadır. Ayrıca tartışmanın bir ileri aşamasında, Avrupa’da gelişen ulus-devlet ve vatandaşlık fikirlerine göre her ulusun bir devleti olmalıdır.
Örneğin, o dönem Almanya’da yaşayan yaklaşık altı yüz bin Yahudi hakkında “Bir Yahudi, Alman vatandaşı olabilir mi?” tartışmaları başlar. Zira, Haskala (Yahudi Aydınlanması) hareketinin de etkisiyle Yahudiler, bulundukları bölgelerde gettolardan çıkıp çeşitli haklar elde etmeye başlamıştır. Tabii, bu süreçte amaç, aydınlanmanın ardından gelen asimilasyonla antisemitizmden kurtulmaktır.
Ünlü Yahudi düşünürü Moses Mendelssohn’un “Evde bir Yahudi gibi, sokakta herkes gibi olacaksınız” sözü bu dönemde söylenir. Lakin hiç beklenmedik bir şey olur: Dreyfus Davası tüm büyüyü bozar.
Filistin tarihini anlatmaya başladığımız bu seride, kısmetse bir sonraki sayıda Dreyfus Davası, Theodor Herzl ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmelerle devam edeceğiz…
İLGİLİ KAYNAKLAR:
Fromkin, David (2018), Barışa Son Veren Barış, (Çev.: Mehmet Harmancı) Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? 1914-1922 İstanbul: Vizyon Yayınları.
Cleveland, William L. (2004), Modern Ortadoğu Tarihi, (Çev.: Mehmet Harmancı) İstanbul: Agora Kitaplığı.
Yaşar, Fatma Tunç; Özkan, Sevinç Alkan; Kor, Zahide Tuba (2011), Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine FİLİSTİN İstanbul: İHH Yardım Yardım Vakfı.
