Filistin Topraklarının İşgali: Dreyfus Davası ve Theodor Herzl

Bu hikâyenin trajikomik tarafı, Herzl Yahuda’ya sadece yarım saatini ayırır ve görüşmenin ardından tarihe geçen şu sözleri söyler: “Ben-Yahuda isimli heyecanlı bir genç, bugün benimle görüşmeye geldi. İbranicenin konuşma dili olabileceğini düşünecek kadar çılgın.” Ayrıca hikâyenin can alıcı kısmı ise tüm bu olumsuzluklara rağmen Yahuda, sonraki zamanlarda Herzl’ı her daim desteklemeyi sürdürmüş, onun “deli saçması” dediği çalışmalarına ara vermeden devam etmiştir.  

Elif ATABAŞ

Yazar, https://balkandays.blogspot.com/

(İnsicam Dergisi 58.Sayı ile başlamış olduğumuz Filistin Tarihi makale çalışmasına bu sayıda Dreyfus Davası ve Theodor Herzl ile devam ediyoruz.)

Siyonizm fikri ilk olarak kendisinden çıkmamış olsa da Theodor Herzl (1860-1904), mevcut ideoloji parçalarını uluslararası bir harekete dönüştürmeyi başaran kişi olarak İsrail tarihinde yerinde almıştır.  Herzl, 1860 yılında Avusturya Macaristan İmparatorluğu zamanında bugünkü Budapeşte’de dünyaya gelir. 1878’de ailesiyle Budapeşte’den Viyana’ya yerleşen Herzl, burada hukuk eğitimi alır ve avukat olur. Ancak avukatlık yerine gazetecilik yapmayı tercih eder. 1891 yılında muhabirlik yapmaya başladığı gazetenin Fransa’daki şubesine atanmasıyla, Siyonizm tarihini şekillendirecek olaylar yaşanmaya başlar. Zira o zamana kadar Yahudilerin içlerinde bulundukları ülkelerin şartlarına uyum sağlayarak yani asimile olarak yaşadıkları takdirde kabul göreceğine inanan Herzl, Avusturya’da şahit olduğu Yahudi karşıtlığı ile, ihtilalin merkezi Paris’te de karşılaşınca hayal kırıklığına uğrar. Bunların yanında devam eden gazetecilik çalışmaları, her geçen gün sosyal ve siyasi olaylara olan ilgisini ve bilgisini artırır. Sonuç olarak, Yahudi karşıtlığına cevabın asimilasyon değil, Yahudilerin yaşananlara örgütlü olarak itiraz etmesi fikri olduğuna inanmaya başlar. 1894 yılında Paris’te ortaya çıkan Dreyfus olayı da bu inancını pekiştirmesine yardımcı olur.

Fransız askeri belgeleri Alman ajanlarına verilmiş ve bunun için Alfred Dreyfus adlı bir Yahudi subay suçlanmıştı. Ortaya çıkan siyasi tartışma sonucunda, Fransız kamuoyunda Yahudi karşıtlığı artmaya başladı. Büyük bir hızla yayılan bu olay sonunda Herzl, daha sonraki yıllarda Dreyfus olayının kendisini bir siyonist yaptığını söyleyecektir. Bu yaşananların ardından esasen asimile olmuş ve ateist bir kimliğe sahip olan Theodor Herzl, siyasal Siyonizm’in ideolojik temelini oluşturan “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) kitabını 1896’da kaleme alır. Ona göre Yahudilerin yaşadıklarının sebebi, milli kültürlerini özgürce ifade edecek siyasal bir devletten yoksun olmalarıydı. Antisemitizmin tek çözümü de bu doğrultuda kurulacak olan bir Yahudi devletiydi.

Herzl’in Yahudi Devleti kitabı için siyonist işgalin manifestosu demek yanlış olmaz. Lakin burada bir parantez açıp, Herzl’in daha önceki yıllarda Filistin toprakları üzerinden bir vatan inşa etme fikrine mesafeli olduğunu ve hatta “çocukça” bulduğunu belirtmek gerekir. Üstelik Dreyfus hakkında suçlu olabileceğini ima ettiği makaleleri dahi mevcuttur. Fakat olayın yarattığı sansasyon ve Herzl’in Baron Maurice de Hirsch ile yaptığı röportaj fikirlerinin değişmesinde etkili olmuştur. Gel gelelim görüşmenin baş aktörü Baron Hirsch söz konusu toplantıda Herzl’ı hiç dikkate almamış ve söylemlerini önemsememiştir. Tıpkı uzun uğraşlar sonucunda kendisiyle görüşmeyi başaran Eliezer Ben Yahuda’yı dikkate almayan ve hatta fikirlerini “deli saçması” bulan Herzl gibi. Şimdi bunları tek tek açalım.  

Theodor Herzl’in ilk siyonist girişimi Baron Maurice de Hirsch ile yaptığı röportajla başlar. Baron Alliance Israélite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği)’nin kurucularından olup zengin bir Yahudi iş adamıdır. Yapılan görüşmede genç gazeteci, Yahudilerin geleceğini baron gibi bireylerin hayırsever çabalarına bırakmak yerine, Yahudileri kendi toprakları altında bir araya getirecek siyasi bir örgütlenmenin gerekliliğini savunur. Lakin bu görüşmede Hirsch, Herzl’ı ve söylediklerini pek önemsemez. Fakat bu önemsenmeyen röportaj tam tersi bir etki yapar ve Yahudi Devleti kitabının yazımını hızlandırır. Hatta Herzl o kadar ileri gider ki, Yahudi sorununun sosyal veya dini bir sorun değil, ancak “dünyanın medeni uluslarının bir araya gelip tartışıp karara bağlayacağı siyasi bir dünya sorunu” olduğunu yazar. Arkadaşları tarafından çılgınca bulunan bu fikir, bir önceki “Mısır’dan Çıkış” makalesinde bahsettiğim Doğu Avrupa Yahudileri tarafından olumlu tepkilerle karşılanır. Hatta bu desteğin de verdiği cesaretle 1896 yılında Herzl ilk kez II.Abdülhamid ile görüşmeğe ve Filistin’den toprak verilmesini talep etmeye gider. İstanbul’da bir müddet kalan Herzl padişahla görüşemeden geri döner. İleride kendisiyle görüşmek için ülke ülke peşinde gezecek olan modern İbranicenin atası Eliezer Ben Yahuda’ya, Herzl da aynısı yapacak, fikirlerine “deli saçması” diyecektir.[1]

Nihayet takvimler 1897 yılına geldiğinde, Herzl’in önderliğinde İsviçre’nin başkenti Basel’de ilk Siyonist Kongre toplanır. Herzl, siyonist faaliyetlerinde dönemin süper güçlerinin diplomatik ve maddi desteğini almadan başarılı olunamayacağını biliyordu. Bu noktada İsrail’e bıraktığı en büyük miraslardan biri, dönemin süper gücünü her zaman arkalarına alma fikri olacaktı. Çünkü, bütün fikri ve siyasi gayretlerine rağmen Herzl, 1904’te ölene kadar Siyonizm’e ve Filistin’de Yahudilere bir yurt öngören Basel programına devlet desteği bulamamıştı. İkinci ve en önemli miras ise, Herzl’in ardından Hayim Weizmann başta olmak üzere birçok isim önderliğinde her sene siyonist kongrenin toplanmaya devam etmesidir.

Gelelim Yahuda’ya. Eliezer, 29-31 Ağustos 1897’de İsviçre’de yapılan kongreye katılmayı çok istese de sağlık problemleri nedeniyle gidemez. Üstelik o zaman Kudüs’te olduğu için, Osmanlı hükümeti böyle bir toplantıya katılmasına müsaade etmez. Kongre için çok heyecanlanan Yahuda, İbranicenin Yahudilerin ana dili olması konusunda önemli kararlar alınacağını beklemekteydi. Fakat kongrede konuşulan konular arasında İbranice yoktu. Zira senelerdir uğraşmasına rağmen dindar Yahudiler İbraniceyi sadece ibadet dili olarak kullanmak konusunda ısrar ederken, eğitimli Yahudiler de bu dili küçümsüyor ve İbranicenin devrinin artık geçtiğini düşünüyorlardı. Herzl ise eğer Yahudiler İbranice konuşurlarsa yine kendi içlerinde gettolaşacaklarına inanıyor, illa bir dil olacaksa da bunun Almanca olması gerektiğini düşünüyordu. Birçok zengin Yahudi, İbranicenin konuşma diline dönüşmesine karşı olmasına rağmen, Yahuda’nın lügat çalışmasına hatırı sayılır meblağlarda yardım etmekten de geri durmuyordu. Din dili olan İbranice eğer sokakta da konuşulmaya başlarsa, Ortodoks dindarlığın artacağından ve hahamların halkı etkilemesinden çekindiklerini de açıkça dile getiriyorlardı. Bu cümle bile başlı başına sözde İsrail’in kuruluşuna giden süreçte, yönetim kadrosunun dini sadece bir araç olarak kullanmaya teşne oluşları hakkında ip ucu vermektedir.

Theodor Herzl 28-31 Ağustos 1898 yılında gerçekleşecek olan İkinci Siyonist Kongre için Basel’e gider. Onunla görüşmek için Basel’e giden Yahuda, Herzl’ın son anda Viyana’ya döndüğü haberini alır. Bu esnada Herzl ve Yahuda’nın çeşitli seyahatleri neticesinde aylar süren kovalamaca, nihayet yine Viyana’da son bulur ve ikili 1898 kışında görüşür. Bu hikâyenin trajikomik tarafı, Herzl Yahuda’ya sadece yarım saatini ayırır ve görüşmenin ardından tarihe geçen şu sözleri söyler: “Ben-Yahuda isimli heyecanlı bir genç, bugün benimle görüşmeye geldi. İbranicenin konuşma dili olabileceğini düşünecek kadar çılgın.” Ayrıca hikâyenin can alıcı kısmı ise tüm bu olumsuzluklara rağmen Yahuda, sonraki zamanlarda Herzl’ı her daim desteklemeyi sürdürmüş, onun “deli saçması” dediği çalışmalarına ara vermeden devam etmiştir.  

Yazarın Notu:

Aslında ilk makalede yazmak gerekirdi belki ama geç olmadan belirtmek isterim ki şimdi okuyacaklarınız bu makale dizisine başlama amacımı ve ulaşmak istediğim hedefi ifade etmeme yardımcı olacaktır.

Birinci İntifada’nın başladığı yıllarda 6-7 yaşlarındaydım. Televizyonda askerlere taş atan küçücük çocukları gördüğümde ne Filistin’den ne de Kudüs’ten haberim vardı. Yıllar geçmiş, okullar bitmiş ve başladığım işime annelik tarafım ağır bastığı için ara vermiştim. Daha sonra, artık işe geri dönebilirim dediğim dönemde hep birlikte pandemi ile karşılaştık. Bu süreçte oluşan online ders imkanları ile Ortadoğu okumalarım başladı. Zahide Tuba Kor Hoca’nın birçok okuma grubu ve derslerine katıldım.  Bu zamana kadar neden bu alanda derinlemesine okumalar yapmadığımı düşündüğümde, karşıma şu cevaplar çıktı:

1.     Seçilen kaynakların yanlış ve eksikliği,

2.     Seçilen hocanın dilinin çok ağır ya da tam tersi yetersiz olması,

3.     Yöntem hatalarının doğurduğu istikrarsızlık.  

Bütün bu meselelere dikkat ettikten sonra geriye “Hiçbir şey için geç değildir” diyerek bolca okumak ve çalışmak kalıyordu. Kendi yolumu aktarırken hepimizin aklına gelen “Nasıl ve nereden hareket edeceğiz? sorusuna cevap aramayı amaçlıyorum. Kendimize hitap eden yöntemler ile bu okuma ve bilinçlenme sürecine başlayabiliriz. Bizler sohbetlerimizde, yazılarımızda her fırsatta Kudüs’ten bahsedecek kadar onu seviyorsak, sevdiğimizi tanımamız lazım. Kudüs’ün bereketinden o zaman bahsedebiliriz.

Kudüs bereketi dendiğinde, kastedileni yüreğimizde hissedebilelim. Ayette geçen “…etrafını bereketli kıldığımız” (17/1) ifadesini nasıl tam olarak anlarız? Etrafının bereketli kılındığı topraklar neresi? Burada Taha Kılınç’ın sözlerine kulak verelim: 

“Mescid-i Aksa’nın içi 144 dönümlük alan, etrafı Kudüs’tür, onun etrafı Filistin’dir, onun etrafı Bilâd-ı Şam’dır [bugünkü Suriye, Ürdün, Irak, Filistin, Lübnan (Batılıların Levant dedikleri Doğu Akdeniz havzası)], onun etrafı da bugün Ortadoğu dediğimiz alandır.” 

Bu alan peygamberler coğrafyasıdır aslında. Bölgeye bu pencereden bakmak gerekir. Kur’an’da geçen peygamberlerin yaşadığı şehirler ile, bugün siyasi anlamda kullanılan Ortadoğu bölgesinin sınırları kesişiyor. Bu coğrafyanın kalbi de Kudüs’tür. Bu nedenle neyi sahiplendiğimizi bilmeli ve çok okumalıyız. Leyl Suresi’nde ifade edildiği gibi hayatı zıtlıklar ile okumalıyız. Kudüs’ü okurken, İsrail’i de okumalıyız, Doğu’yu okurken, Batı’da yaşanan kırılma noktalarına da bakmalıyız. Daha bu ilk adım eksik ve yetersiz kalırsa, sonraki adımlarda gelmesi gereken; dil öğrenme, alanda uzmanlaşma, bölgeyi ziyaret gibi ayakları gerçekleştirecek uzun soluklu motivasyona sahip olamayız.  

Kudüs’ü anlatan Filistinli akademisyenlerden şöyle bir not almıştım katıldığım derslerin birinde: Mekke döneminde inen ilk Oku emri ile önce Müslümanların zihni ve kalbi eksikleri giderildi. Devamında Medine’de güçlü bir devlet kuruldu ve Beytülmakdis’in fethi ondan sonra gerçekleşti. Bizim de bugün bu yol haritasını takip etmemiz, zihinlerimizi doğru bilgiler ışığında beslememiz ve Mescid-i Aksa ile gönül bağımızı oluşturmamız gerekmektedir. 

Her şey hayal ederek başlar. Büyükten küçüğe hepimizin Kudüs ile ilgili bir hayali olmalı. Büyükler bu hayali evlerinde görünür kılmalı. Bir müddet sonra bakmışız, çocuklarımız Mescid-i Aksa’yı görünce “bizim mescidimiz” demeye başlamış. Benim de en büyük hayalim “Herkes İçin Filistin Tarihi” yani 7’den 70’e herkesin anlayabileceği bir Filistin kitabı yazmak. Avrupa’nın Kudüs’ünde Kudüs’ü yazarken son sözü merhum Alija Izetbegović’e bırakalım: 

“Tarihi Allah yazar; biz sadece nerede duracağımıza karar veririz.” 

İnsicam Şubat Sayısında Filistin topraklarına gerçekleştirilen Yahudi göçleri ve 1900’lü yılların ilk çeyreğinde yaşanan olaylarla devam etmek duası ile.

Referanslar:

Kılınç, Taha. Dil ve İşgal. Ketebe Yayınları: 2024.

Fromkin, David (2018), Barışa Son Veren Barış, (Çev.: Mehmet Harmancı) Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? 1914-1922 İstanbul: Vizyon Yayınları.

Cleveland, William L. (2004), Modern Ortadoğu Tarihi, (Çev.: Mehmet Harmancı) İstanbul: Agora Kitaplığı.

https://ortadogugunlugu.blogspot.com

https://balkandays.blogspot.com


[1] Ben Yahuda’nın hayatı ve Modern İbranicenin Doğuşu konusunda yazmış olduğum makalenin linki: https://insicam.net/2025/05/07/modern-ibranice-kisa-yahudi-tarihi/