70’lerden Bugüne

-Sosyal, Kültürel ve Siyasî Gelişmeler Ortamından Kesitler (2)

Düşünce Dünyamız ve Öncü Dergiler

İstanbul ve Ankara’daki bu dergi yazıhanelerine sadece İstanbul ya da Ankara’daki kişiler geliyor değildi; dergi ve muhtevasıyla ilgisi şu ya da bu düzeyde olan bu kişiler Türkiye’nin her köşesindendi, ama tabii ki çoğunluk bu büyük metropollerde üniversite tahsili için bulunan öğrencilerdi.

Yusuf YAZAR

70’li yıllar, önceki bölümde söz konusu etmiş olduğumuz, kendi yağında kavrulan ‘İslâmcı’[1] kesimin solcu kesim dilinde tuhaf bir biçimde Suudi Aramco (petrol şirketi) ile ilişkilendirildiği yıllardır. Muhtemelen, başka bazı ülkelerdeki faaliyetlerde tanık olunan Suud merkezli ‘Rabıta’ desteğinin Türkiye’de de olduğunu varsayıyorlardı; bilmedikleri şey ise, Suud karakterinin dizayn ettiği Rabıta türküsünün Türkiye’deki hareketin sazına uymayacağıydı. Solcu kesimin bu yaklaşımı biraz da, kendi durumları göz önünde tutulduğunda, bir dış destek olmaksızın böyle özgüveni yüksek bir hareketin gelişmiş olamayacağı varsayımına dayanıyor olmalıdır. Ayrıca, beyin yıkamadaki mahareti George Orwell’in 1984 isimli romanı ( ve Hayvan Çiftliği isimli küçük siyâsî hiciv romanı) ile âşikâr edilmiş olan resmî Sovyet intelijansiyasının alternatif hareketlere bu tür yakıştırmalar yapmadaki rolü de Marksist sol ideolojiyi bayraklaştıranlar nezdinde böyle bir kanaatin oluşmasına katkı yapmış olmalıdır. Toplum içinde doğal bir mecraya ve tabana sahip olmayan Marksist düşünce ( ve siyaset) hareketlerinin yaşadıkları coğrafyanın aslî kültürel zemininde yeşermiş hareketleri bu tür dış irtibat ve destek ima ve ithamlarıyla zayıflatmak istemeleri anlaşılabilirdi ama, kendisi sırça yapıda oturanın başkasının taş yapısına taş atması kolay anlaşılabilir bir şey değildi.

**

            O yıllar, ‘Amentü’ şiiriyle duruşunun kendi toprağının köklerine bağlı olduğunu göstermiş olan İsmet Özel’i yakından tanımaya başladığımız yıllardı. Aslında yetmişli (ve devamında seksenli) yıllarda, ‘Gariplerin Kitabı’ ismiyle hep hayırla yâd edilecek olan Abdülkadir es-Sufi (Jan Dallas), Yusuf İslâm (Cat Stevens) ve Roger Garaudy gibi Avrupalı isimlerle tecessüm eden, kendi içlerinde de olsa büyük ve derinlikli bir yüzleşme ve heaplaşmayı da yansıttığını yıllar geçtikçe daha iyi görecek olduğumuz bir güçlü rüzgârla şevk bulmuş, özgüven tazelemiştik. Bu isimlerin yepyeni bir bakış ve duruşu seslendirişleri ‘câmi cemaati’ kimliği taşıyan dindar kesimde olduğundan çok, genç ve entelektüel kesimdeki etki ve yankısı itibariyle daha önemli ve büyüktü.

            Aslında, önceki onyıllar (özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda) içinde Batı’da Rene Guenon, Martin Lings, Titus Burckhardt, Michel Valsan ve Michel Chodkievicz gibi düşünce dünyasının âşina olduğu isimlerin İslâm’la şereflenişleri belki daha derinlikli ve geleceğin İslâm’la mayalanışına katkısı daha büyük olan bir dalgaydı; ama yetmişler öncesi onyıllarda Türkiye’nin kendi içerisinde yaşamak durumunda olduğu çalkantının bir durulma evresine geçişi belli bir olgunluğa erişmiş olmadığından, özellikle 1930’lu ve 1940’lı yıllarda şekillenip dalgalanın o söz konusu, Kuzey Afrika’daki bir Şâzelî ocağından beslenmiş Guenon çizgisinin, Türkiye’de aksülamel bulması ancak yetmişli ve seksenli yıllarda söz konusu olacaktı. Nitekim, ünlü NBA basketbol oyuncusu Kerim Abdülcebbar’ın (A. Lewis Alcindor) 60’ların sonunda dîn-i İslâm’ı bir hayat ve dünya görüşü olarak benimsemiş olduğunu da biz ancak 80’lerin başlarında duymuştuk. Abdülcebbar ismi doğal olarak bize Malcolm X (el-Hac Malik el Şahbaz) ismini de hatırlatır; ve 60’lı yıllarda, belki de dünyanın her yerinde olandan daha etkili olan bir ihtida atmosferi içerisinde olan Amerikalı siyahî Müslümanların inişli çıkışlı çarpıcı serüveni onun ismiyle  (biraz da boksör Muhammed Ali ismiyle birlikte) Türkiye’de ancak 70’li ve 80’li yıllarda yankılanacaktı. ABD’de, siyâhî kesimde ırkçılık ekseninde oluşmuş topluluğun sahih bir İslâm itikadı anlayış ve inancına geçmesinde öncü rolü oynayan  Malcolm X çizgisindeki ihtida ve canlanış hareketi onun 1965 yılında öldürülmüş olmasına rağmen hız kesmeden devam edecekti. (Malcolm X’in hayatı ve mücadelesine dair birçok çalışmanın çevirisi Türkçede de yayınlanmış olduğu yazı ve düşünceye ilgi duyan hemen herkesin mâlûmudur).

            İsmet Özel’in ‘geliş’i ismini saydığımız Avrupalı düşünürlerin ‘dönüşüm’lerinden (ihtidalarından) genel olarak farklı gibi görünse de, böylesi büyük bir adımla nasiplenerek kimliğine yeni bir renk veren her bir ismin kendi içinde, sonuçları zihinlerine yansısa da asıl olayın kalplerinde cereyan ettiği, belli ve heyecan (ve belki zaman zaman tereddütler) içeren bir ruh serüveni yaşadığına kuşku yoktu; söz konusu olan şey bir kişilik değişikliği değildi; aynı kişiliğin yeni bir duruşu kendisine yakıştırmasıydı; yoksa Ömer yine o, olaylar karşısındaki âdil oluş ve tarafsız oluşa halel getirmeyen celâdetli karakter ve tutumuyla bildiğimiz Ömer’di. Yani kumaş aynı kumaştı, sadece farklı bir renge, O’nun rengine boyanıyordu.

**

Dergilere ilişkin olarak hemen söyleyecek olduğum bir tespit, 70’li yıllarda bizim çevremizde dergilerden beklenenin, bir ‘dergi’den beklenebilecek ya da beklenmesi gereken şeyin çok ötesinde bir şey olduğuydu. Bu beklenti genelde o derginin ayakta kalabilmesini mümkün kılan bir ilgi yoğunluğu ve yakıtı sağlamaktayken, birçok keresinde de o derginin siyasî nitelikli resmî baskılara ya da bazı toplulukların siyasî nitelikli tepkilerine hedef olmasına yol açıyordu.

Cemil Meriç’in dergiler hakkındaki ‘hür düşüncenin kaleleri’ tanımı çokça tekrarlanan bir mottoya dönüşmüştür; 70’li yıllarda bizim hinterlandımızda gerçekleşmiş ve ciddi bir ilgiye mazhar olmuş öncü dergi faaliyetlerinin de kendilerine özgü bazı niteliklerin yanısıra şöyle ya da böyle söz konusu tanımın tasavvur ettirdiği mahiyete sahip olduğu görülür. Bunu bir ölçüde, o yıllara kadar ‘oyun dışı’ tutulmuş olmanın doğal sonucu olarak ‘zorunlu muhalif’ pozisyonda bulunmuş olmanın kişilikli ve canlı tutan özelliğinin sağlamış olduğu söylenebilir. Çünkü hep söylenegeldiği gibi, dizginleri daima elinde tutmak isteyen ‘güç’ ya da ‘iktidar’a yakın durmak ve onun gölgesinden yararlanmak sağlık ve özgürlüğe ziyandır; bir şekilde beslenir ya da desteklenir duruma gelmek ise çürütücü. Netice-i kelâm, 70’lerin, Allah indindeki din olan İslâm’ı hayat tarzları ve dünya görüşleri için temel biçimlendirici etken olarak benimsemiş çevrelerin sesi olan dergilerin altın dönemi olmuştur dersek yeridir. Zaten sonraki dönemlerde düşünce ve yazı mecralarında genel bir kuraklaşmanın sistemik hâle gelmiş olduğunda, ve durumun zaman ilerledikçe daha  da olumsuz bir vasata dönüştüğü konusunda ilgili kesimler sanıyorum hemfikirdir ve bu durum dergi yayıncılığıyla sınırlı değildir. 

            70’li yıllarda dergiler, biraz da bir kültür ocağı işlevi görürdü, dergilere okur düzeyinde ilgi duyanların beklentileri de büyük ölçüde bu yöndeydi. Aynı zamanda kitap yayıncılığının yapıldığı bu yol açıcı pozisyondaki dergi[2] yazıhaneleri (Diriliş[3], Mavera[4] (Akabe), Hareket (Dergâh)[5], vd.) özellikle üniversite öğrencileri[6] için uğrak yerleri durumunda olurdu; özellikle hafta sonlarında bu yazıhaneler ‘nitelikli’ olarak vasfedebileceğimiz, ‘yazma’ istidadı  taşıyan gençler için çok değerli bir atmosfer sunardı. Tabii, bu atmosfer bazen, özellikle derginin yeni sayısının çıktığı günlerde, dergiye katkı sağlayan yazar ve şairlerin heyecanlı mevcudiyetlerinin yanısıra  gönüllü fizikî destek şeklinde katkı verme çabalarıyla ciddî bir hareketlilik kazanırdı; çünkü abone dergilerinin hazırlanıp postaya verilmesi, yakın çevredeki bâyilere ve kitapevlerine satış için dergi bırakılması gibi işler, yerine getirilmesi gereken amatör faaliyetlerdi, ve bu dergi yazıhanelerinde, berekete âşina bu amatör ruh her zaman emre âmade olmak üzere hazır bulunurdu. Tabii arada, çay/simit çiftinin eşlik ettiği, topluluk büyüğünün ya da büyüklerinin riyasetinde yürüyen sohbet seansları eksik olmazdı. O yıllarda, Müslüman entelektüeller olarak, ‘üzüm bağına girip dolaşıp da üzüm yiyemiyor durumunda kalmak’ gibi bir hâlden kurtulmanın mümkün çarelerinden birisi olarak görünürdü bize bu tür ortamlarla yakın bir biçimde irtibatlı olmak.

**

Sanıyorum 70’li yıllarda olduğunu söyleyebiliriz; ‘bizim’ çevremizde edebî çalışmalarda dünya görüşünü, çalışmanın tadını ya da niteliğini farklılaştırıcı bir etki ilavesi şeklinde, bir katkı maddesi ya da bir sos gibi açıkça göze çarpan bir unsur olarak değil, çalışmanın doğal mecrası içerisinde ve tabiî yapısı içinde bir özsu olarak var kılınmasını ya da onu yansıtan bir hassasiyet olarak yedirilmesini ve dolayısıyla edebiyatta (özellikle de şiirde) daha zorlu bir yolu öngören bir ana mecra ağırlıklı olarak Sezai Karakoç’la kendisini belirgin kıldı.

Bu zorlu tarz, mümkün mertebe didaktik olmadan ve muhatap okuyucuyu kolundan tutup hedeflenen noktaya sürüklüyormuş hissini vermekten özellikle kaçınan, ve belki sisler içindeki hedefi onun nezdinde görünür kılmaya çalışan ve dolayısıyla okuyucunun dikkatine, onun fıtratında var kılınmış hakikatı ve iyi olanı tanıma melekesine güvenen  bir tarzdı. Sezai Karakoç bunu düşünce yazılarında da, ana tezinin altını farklı dünyalardan referanslarla besleyerek kendi özgün zengin birikimiyle yapmaktaydı. Bu tarz, yazarın kalemiyle bütünleşmesini bir esas olarak alıyordu; çalışmayı ya da eseri hedefe götüren basit bir araç olarak görmeden- ve eseri olabildiğince derin, geniş yelpazeli kapsayıcı perspektifle ortaya çıkarabilmek, arzu edileni istenilen bütünlük ve kemâl düzeyinde gerçekleştirebilecek bir tarzdı ve gerekli birikimi ve bakışı edinmenin görünen yolu ise alabildiğine zengin ve doğru bir okuma disiplinine sahip olmanın yanısıra o okumalardan özümsediklerinin sağlamasını yapabileceği kültürel sohbet ortamlarında bulunabilmekti. Dergiler belli ölçüde bunu sağlıyordu; düşünsel olarak yaslanıldığı varsayılan ortak kök değerlerle irtibatlı dost bir atmosfer ve ana rotayı kollayan, yola ve o yoldaki yolculuğun gereklerine ve muhtemellerine işaret edebilme yetkinliğinde bir ağabey ve çevre; hem dergi sayfalarında, hem de dergi yazıhanesinde ve sonrasında da (her gün olmasa da) gecenin geç vakitlerine kadar orijinal ismi kraathane olan ve ama artık kıratin söz konusu olmadığı kahvehanelerde (‘kafe’ler dönemi henüz başlamış değildir).

Dergilerin üslûp, olaylara, gelişmelere ve dünyaya bakış perspektifi belli ölçüde bu yazıhanelerdeki sohbetlerde ve çok keresinde de o sohbetlerin, gecenin ilk saatlerinde o sözünü ettiğimiz kahvehanelerde icra edilen devamında şekillenirdi. Ve bu, her türlü baskının, tâkibin ve şiddetin nâdir olmadığı ve anormal görülmediği bir Türkiye atmosferinde gerçekleşirdi; bunun için de müdavimler için belli bir fedakârlık ve gözü karalık içermiyor değildi. O yıllarda nâdir görülmeyen şeylerden birisi de kitap ve dergi sayılarının yasaklanması ve toplatılmasıydı. Diriliş özelinde anmak gerekirse, Sezai Karakoç’un yayınlanmış ilk kitaplarından olan İslâm ve İslâm’ın Dirilişi, bir süre yasaklı kalmış kitaplardandı.

Dergi ofisi merkezli sohbetlerin özellikle dergi muhtevasına katkıda bulunma arzusu içindeki istidatlı gençler için olduğu kadar, ismi ‘yazarlar’ kategorisinde zikredilenler için de besleyici, tashih edici ve ufuk açıcı olduğunaysa kuşku yoktu. (Aradan geçmiş olan şu kadar yıllık bir dönemden sonra bugünün dergilerinde benzer bir zemin ya da atmosferin ne ölçüde oluşturulabildiği, ya da buna ne ölçüde ihtiyaç duyulduğu, belki daha sonraki, 80’ler ve sonrası dönemlerden söz eden bir bölümde tartışmaya değer bir husus olabilir.)

Dergi yazıhanesi dediğimizde ille de büyük mekânlar akla gelmemeli. Diriliş dergisinin en canlı göründüğü, 70’lerde (özellikle de derginin 1974 Eylülünde yayınlanmaya başlayan Dördüncü dönemi) İstanbul-Cağaloğlu, Çatalçeşme Sokak, Üretmen Han’ın 4. katındaki yazıhanesi çok çok 25-30 metrekarelik tek bir odaydı; tüm kitap ve dergi yayın faaliyetinin yürütüldüğü bu odanın bir duvar tarafı dergi, kitap ve gelecek baskılar için hazır kağıt toplarıyla kaplıydı. 70’li yılların ikinci yarısında Ankara’da yayınlanmaya başlayan Mavera dergisinin Selanik Caddesi no:52, üçüncü katta yer alan bürosu da toplamda 40 metrekare gibi bir alana sahip, birisi depo işlevi gören iki odadan oluşuyordu.

Bu yazıda bir dergi sayım-dökümü hedeflenmedi; yalnızca, özgün ve öncü birkaç örneği anmakla yetiniyoruz. 70’li yılların, sadece kendi yayın dönemlerine değil, sonraki dönemlere –günümüze- de ismini ve izlerini bırakmış olan, okul kimliği kazanmış birkaç dergiye belli bir açıdan değiniyoruz.

İstanbul ve Ankara’daki bu dergi yazıhanelerine sadece İstanbul ya da Ankara’daki kişiler geliyor değildi; dergi ve muhtevasıyla ilgisi şu ya da bu düzeyde olan bu kişiler Türkiye’nin her köşesindendi, ama tabii ki çoğunluk bu büyük metropollerde üniversite tahsili için bulunan öğrencilerdi. Gelen ziyaretçilerin dergiyle ilgisi şu ya da bu bağlamda olabiliyordu; çünkü bizim yakın ya da uzak çevremiz o yıllarda, başka bazı faaliyetler için söz konusu olabildiği gibi, bir dergi faaliyetinden, makûl görülebilecek olanın çok ötesinde beklentiler içinde olabiliyordu.[7]

**

70’li yıllarda bazı Anadolu şehirlerindeki dergi çalışmaları da zikredilmeye değerdir. Bunlardan, birçok arkadaş için olduğu gibi benim için de en unutulmaz olanı Eskişehir’de Atasoy Müftüoğlu’nun ağabeyliğinde yayınlanmış olan Deneme dergisi, görüntü ve muhtevasıyla daha ilk bakışta bir ‘taşra dergisi’ olmanın çok ötesine uzanıyor olduğu izlenimini uyandırırdı. Bende iz bırakan bir başka benzeri çalışma ise ‘Andırın Postası’nın sanat-edebiyat eki olarak başlayıp daha sonra dergi olarak yaınlanmış olan‘İkindi Yazıları’ idi.

**.

Bizim bahçenin ürünü dergilerin hemen hepsinin söyleminde eser miktarda bir hamaset bulunduğu inkâr edilemezdi. Çünkü, dergi yayıncılığı, o günün hâkim atmosfer ve siyasî söylemleri bağlamında bir şekilde ve kendi doğal mecrası içerisinde bir özgürlük ve kendisi olma mücadelesinin bir aktörü durumunda olmaktan geri duramıyordu; ve dolayısıyla, içinden geldikleri toplumun hassasiyetlerini iyi bilenler ve o hassasiyetleri paylaşanlar olarak o topluma hitap edişlerinde belli ölçüde bir hamasetin bulunması kaçınılmazlaşıyordu. Ve tabii ki bu hamasetin de renklendirdiği, topluma yönelik çağrı ve kullanılan dil kaçınılmaz olarak belli bir çoğalma ve etkin olma amacını taşıyordu.

**

            Düşünme faaliyetinin asıl alanı gibi görülegelmiş olan felsefe ve onun aktörleri felsefecilere dair de kısa bir değerlendirme yapmak doğru olacaktır. (Kendi adıma, düşünce dünyasında bilinen tanımıyla felsefeye çok özel bir yer biçenlerden değilim, Şöyle ifade etmem belki daha yerinde olur: düşünmeyi münhasıran felsefecilere özgü bir faaliyet alanı olarak görmüyorum.)  Ana kaynağı Yunan düşünce sistemi olan ve sonradan (8-9.ncu yüzyıllarda)[8] İslâm düşünce dünyasına ithal edilmiş olan felsefenin esas itibariyle akılcı ve laik olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu ekolün aktörleri olan felsefecilerin ayırt edici nitelikleri düşünme faaliyetini akıl ve gözlemin rehberliğinde sistematik, kavramsal ve eleştirel bir düzlemde sürdürüyor olmalarıdır; hakikat nedir, adalet nedir, varlık nedir, bilinç nedir gibi soruların cevabı böyle aranır; bu bağlamda, felsefeciler için normalde bilginin kaynakları arasında vahiy görülmez.  Bizim geleneğimizde, bilinen bu motif, pratik ve temsilcileriyle felsefeye[9] hep biraz ‘yan’ bakılmıştır, mesafeli kalınmıştır; hiçbir zaman öne alıp klavuz yaparak onun kuyruğuna takılınmamış, şöyle yan tarafta güvenli bir mesafede tutularak kuşkulu bakışlarla izlenmiştir.[10] Felsefecilere bakışını, ‘bal kavanozunu dışından yalayış’ ile ‘kitap yüklü merkep olma’ tanımlarının sınırlarını belirlediği bir yelpaze içinde mahfuz tutan bu yaklaşım bir istisna parantezi açarak, gelenekle irtibatlı olup ona önem atfeden ve düşünce yapısı içinde belirleyici bir rol veren ve tasavvuf öncülerinin tutum ve yöntemlerine kaşı sempati duyan felsefeciler  için tutumunu yumuşatmıştır; vahyi aklın yanısıra bilginin kaynağı kabûl edişleri dolayısıyla felsefecilerle aralarında temel bir farklılık bulunsa da, İslâm geleneği bağlamında ilim çevrelerinde felsefeye daha yakın bir konumda görünen kelamcılar açısından da benzer bir durum vakidir. Başlangıçta sözünü etmiş olduğumuz yelpaze içinde kalan yaklaşım, felsefecileri genel olarak ‘yanlışlar içinde gerçeği arayış’ macerasında zigzaglar çizenler ve akla taşıyamayacağı yükler yükleyenler olarak görme eğilimi içinde olmuştur. Henüz ilk gençlik yıllarında iken İbn Arabi’nin kendisi ile olan mukalemesinde onun sorusuna cevaben bir ‘evet’ ve hemen sonra bir ‘hayır’ deyişinin İbn Rüşd’ü sarsmış olduğu ifade edilir. İbn Arabi’nin tutumu düşmanca değildir.  İbn Rüşd’ün ‘senin keşif ve ilham yoluyla ulaştığın hakikatler, bizim akıl ve felsefe yoluyla ulaştıklarımızla aynı mıdır’ sorusuna Arabi’nin ‘evet’ derken aklın ulaştığı ‘hakikat’ ile keşfin ulaştığı ‘hakikat’ın örtüştüğünü, ve ama hemen sonra ‘hayır’ derken de ‘aynı’ olmadıklarını ifade etmiş olduğu belirtilir. İbn Rüşd’ün cenazesini izleyiş sırasında İbn Arabi’nin hüzünlü olduğu söylenir: Bir tarafta İbn Rüşd’ün cenazesi, bir diğer tarafta da eseri olan kitapların yüklü olduğu bir merkep bulunmaktadır. Bu tasvirler İbn Arabi gözünde, felsefî bilginin bir ‘yük’ gibi taşındığı, Hakikat’a ulaşmada keşif ve manevî gerçekleşişin daha doğru bir yol olduğu ima edilir. İbn Sina ve Fahreddin Razi gibi felsefecilerin biraz daha sıcak bir yaklaşım ve  hüsn-ü kabûl görmelerinde onların, özellikle hayatlarının ileri dönemlerinde tasavvufun öncü isimlerinin kalbî keşf ve ilâhî sezgiye dair yaklaşım ve değerlendirmelerine sıcak bakışlarının rol oynamış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Cumhuriyet döneminde Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oluşmasındaki rolüyle tanınmış olan Hilmi Ziya Ülken de, yukarıda söz konusu etmiş olduğumuz istisna parantezi içerisinde zikredilecek olan isimlerin ilk akla gelenidir; onun tasavvuf iklimine sempatisini, değerlendirmelerinde tasavvuf öncülerinin bakış ve yaklaşımlarını ve dolayısıyla vahyi kapsam dışı tutmadığını eserlerinin isimlerinden[11] bile anlamak mümkündür.  Doğrudan ‘felefeci’ olarak tanınmasa da 1960 askerî darbesi sonrasında üniversiteden uzaklaştırılan öğretim üyeleri arasında olup sonrasında Almanya’da yaşamış olan ve ‘İslâm bilim tarihçisi’ olarak tanıdığımız Fuat Sezgin’in de bu alanda dolaylı da olsa katkısı vardır ve geleneğe işaret eden sesi tok olduğu kadar nettir de.

            Özetle, aklın hakikati kavramada sınırları olduğunu kabûl eden ve gayb bilgisinin var olduğunu ve ona sahip olmanın yalnızca tek Yaratıcı Allah olduğuna inanmakla mümkün olduğuna inanan felsefeciler (bu durumda onlara ne ölçüde ‘felsefeci’ denebilir, tartışma konusudur) için yolun çok daha açık ve tuzaksız olduğuna kuşku yoktur; ama yine de değişmeyecek olan şey, hakikat sırlarıyla hep perdelenmiş olarak karşılaşılacak olduğudur. Bu bağlamda Mevlana Celaleddin aklı karanlıkta yol arayan muma benzetirken, aşkı güneşe benzeterek aklın sınırlılığına işaret eder; Yaratıcı’nın yol göstericiliğine aşk derecesinde teslim olmuş kalp için ise durum farklıdır. 

Burada düşünme faaliyetinin felsefecilere özge olmadığını yeniden vurgulamakta yarar görüyorum. Tarz ve yöntem farklılıkları dolayısıyla ‘düşünür’ olarak adlandırılabilecek olan Dostoyevski, Balzac ve Stefan Zweig gibi romancılar; Şekspir, Yunus Emre ve Sezai Karakoç gibi şairler ‘felsefeci’ olarak bilinen Descartes, Kant, Hegel ya da Habermas gibi isimlere göre  daha zayıf ya da daha sığ düşünce zeminine sahip düşünce adamları değildirler. Akademik nitelikli felsefe yapmayan, sanat/edebiyat arasında bir yere konumlandırılan düşünürler(imiz)e daha sıcak bakmanın, onların çaba ve ürünlerini daha önemli ve anlamlı bulmanın yanlış bir yanı olmadığını düşünüyorum.

**

            ‘Düşünce atmosferi’ deyince ve konuya ister istemez daha çok dindar kesim odaklı bakınca 90’lı yıllardan itibaren giderek önemli bir aktör durumuna gelmiş olduğunu gözlemlediğimiz, bazılarının ‘içeriden’miş gibi görünmemeye ve bir mensubiyet ya da aidiyet izlenimi vermemeye özen göstererek, ‘din işleri bizden sorulur’ gibisinden bakan ve İslâm’ı ve Müslümanları kendisi dışında bir ‘vaka’ olarak daha çok bir araştırma konusu gibi ele alan ‘bilim insanı’ edası sergileyen bazı  ‘ilahiyatçı akademisyenler’ açısından da bazı değerlendirmelere cüret edebilmeliyiz. Ama, dergideki yazı uzunluğu kapsamı çerçevesinde bunun ancak yazının daha sonra yayınlanacak olan bölümüyle mümkün olacağı açıktır; tabii, o vakte kadar cüretkâr hâlimizi muhafaza etmiş olabilirsek! Ve zaten sonra, Türkiye’de, daha sonraki 30-40 yılda yaşadığımız birçok toplumsal dönüşümün (‘iyi’ ya da ‘kötü’ değerlendirmesinden bağımsız olarak) köklerini kendisinde bulacak olduğumuz ‘Özal dönemi’ni içeren, küresel düzeyde ise sonraki dönemlerin biçimlenişinde etkin olacak olan çalkantıların (açıklayacak olduğum, niteliksel bir sebeple İran Devrimi’ni de 80’li yıllar dönemi içinde değerlendireceğim) yaşandığı, 80’li yıllar dönemine bir giriş yapmamız gerekiyor.


[1] Tarihsel olarak ‘İslâmcılık’, Osmanlı Devleti’nin siyasî, askerî ve ekonomik çöküşünü engellemeyi amaçlayan bir “kurtuluş ideolojisi” olarak Batı’nın sadece bilim ve teknolojisini almayı, (kültürel ve ahlaki değerlerini değil) almayı öngören  Tanzimat sonrasında ortaya çıkmış olan bir düşünce hareketidir. Bu tarihsel olgudan bağımsız olarak, İslamcılığın, 60’lı ve 70’li yıllarda, köklerini ve kimliğini münhasıran İslâm dini ve medeniyetinin sunduğu zemin bağlamında tanımlamak ve kendisini bu şekilde özellikle de, o yıllarda kendisini dayatan ve Batılı bir siyasal kategori belirten ‘sağ’ şemsiye altında mütalâa edilmek istenmeyen bakış ve duruşun tezahürü olan ve daha çok da üniversite gençliği ve entelektüel bir kesim tarafından o dönemlerde kullanımına ihtiyaç duyulmuş olan bir kavram olduğu bu yazının İnsicam’ın önceki sayısında yayınlanmış olan bölümünde belirtilmişti. 

[2] Bu yazıda münhasıran bazı öncü düşünce ve edebiyat dergilerini söz konusu etmekteyiz.

[3] Diriliş Dergisi, Mart 1960’da ilk sayısı yayınlanmış olup askerî darbe nedeniyle bu yayın dönemi çok kısa sürmüş ve dergi ikinci sayısıyl birlikte yayınını durdurmuştur. Aralıklarla 8 dönem yayınlanmış olan derginin son dönemleri haftalık ve günlük gazete formatında ve en son  Şubat, 1992 tarihine kadar yayınlanmıştır. Diriliş dergisi yayın faaliyeti ile ilgili ayrıntılı bilgi için bknz. Sabah Yıldızı –Sezai Karakoç ve Diriliş’e Dair-, Mustafa Kirenci, Büyüyen Ay Yayınları.

[4] Aylık edebiyat ve düşünce dergisi olarak Mavera dergisi Ankara’da Akabe Yayınevi merkezinde 1976 Aralığında yayınlanmaya başlamıştı. 1979-1982 yılları arasında büyük bir okuyucu ilgisine mazhar oldu. Olaya bir ‘iş’ gibi bakan bir yönetim yaklaşımının da etkisiyle okuyucu ilgisi zayıflar ve aynı yönetimin bir tasarrufu olarak merkezin İstanbul’a taşınmasından bir süre sonra 1990 yılında yayınına son verilir.

[5] 1939 yılında Nurettin Topçu öncülüğünde yayına başlayan Hareket dergisi (son iki dönemindeki ismiyle Fikir ve Sanatta Hareket) aralıklarla 1982 yılına kadar yayınını sürdürmüş, daha sonra aynı fikrî çizginin kadrosu tarafından ve başlangıçta vâzedilmiş perspektife sadık kalınarak Dergâh dergisi yayınlanmaya başlamıştır (Mart, 1990). Nurettin Topçu’nun kurucu ismiyle özdeşleşen anlayış ve tutumun yayın organı olan dergi faaliyeti olarak (Hareket dergisinin Dergâh ismiyle Şubat 2022’ye kadar devam etmiş olduğu varsayılırsa, ki yayın eksenini oluşturan fikir itibariyle öyledir) Türkiye’de gerçekleşmiş  en uzun soluklu birkaç dergi faaliyetinden birisidir.

[6] O yıllarda var olan üniversitelerin yalnızca bazı büyük şehirlerde (İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum, Trabzon, Bursa, Eskişehir, Konya,  vd.) yer aldığını ve büyük çoğunluğunun da devlet üniversitesi olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

[7] Dolayısıyla, böyle olunca, yapılan iş zaman içerisinde birçok kişi nezdinde ‘dergi faaliyeti’ olarak algılanmaktan çıkıp daha kapsamlı kültürel (ve hatta siyasî) bir hareket olarak algılanmaya başlanabiliyordu.

[8] Ağırlıklı olarak Yunanlı felsefecilerden olan bu ‘tercüme hareketi’ büyük ölçüde Bağdat merkezli olarak gerçekleşmiştir. Abbasi hükümdarı Me’mûn zamanında Bağdat’ta kurulan Beytü’l Hikme (Hikmet Evi) kütüphane, medrese ve çeviri merkezi olarak faaliyet göstermiş, ve dünyanın (Batı dâhil) dikkatini çekmiştir.

[9] Bilindiği gibi, İslâm düşünce geleneğinde felsefe ilgisi, 8. ve 9. Yüzyıllarda (Abbasi halifeleri el-Mansur ve el-Me’mun dönemi) Bağdat’ta Aristo ve Eflatun gibi batılı filozofların eserlerinin Arapçaya çevirisiyle başlamıştır. İslâmî ilimler bağlamında, akla verilen yer itibariyle felsefeye en yakın disiplinin kelâm olduğu sır değildir. Ama yukarıda da vurgulanmış olduğu gibi kelamcıların felsefecilere göre en önemli farkı, hakikate ulaşmada bilginin kaynağı olarak akla yer vermekle birlikte vahyi esas alıyor olmalarıdır. 

[10] Çağatay Türkçesinin şekiilenmesinde ve kimlik kazanmasındaki öncü rolüyle tüm Türk dünyasında tanınmış ve hikmete olan susuzluğunu Nakşibendîliğin pınarlarında gidermiş olan Ali Şîr Nevâî’nin (1441-1501) felsefeye bakışı da bu minvaldedir. Felsefe ve hikmeti birbirinden farklı düşünce etkinliği olarak gören Nevâî, felsefenin akılla bu dünyayı anlamayı hedeflediğini, hikmetin ise akılla olduğu kadar vahiy ve  akıl ötesi imkânlarla bu ve öteki dünya hakikatlerini anlamayı hedeflediğini belirtir.

[11] Hilmi Ziya Ülken: (1901-1974). Eserlerinden konumuzla yakından ilgili olan bazıları: ‘Anadolu Köklerini Arayış’, ‘İslâm Düşüncesi’, ‘İslâm Felsefesi’, ‘Aşk Ahlâkı’, ‘Tarihî Maddeciliğe Reddiye’.