Devleti, Cemiyeti ve İnsanı Adalet Yüceltir

Aslında fıtraten insan adil ve merhametli olarak dünyaya gelir. Ancak Allah’ın emrine karşı gelerek Hz. Âdem (a.s.)’a secde etmeyen Şeytan (aleyhillane) insanları yoldan çıkarmak, fıtratından uzaklaştırmak için Cenabı Hak’tan kıyamete kadar mühlet istedi. İşte ebeveynin, cemiyetin ve devletin nesli muhafaza etmek için şeytan ve hizmetçilerine karşı çocuklarını muhafaza etmek mecburiyeti vardır. Bu hak-batıl savaşında insan kendini savunmayı önce ana-babasından öğrenir.

Mucahid YILDIZ

”Adalet mülkün temelidir.”

Hz. Ömer (r.a.)

İnsan münasebetlerinin en temel hususiyeti, birbirlerine karşı adil davranmalarıdır. Bunun ölçüsü eşitlik midir? Yani bir insanın muhatab olduğu her kişiye karşı eşit muamele etmesi midir? Bu mümkün müdür? Elbette bizim için evvel emirde müracaat edeceğimiz ölçü Kur’an ve Sünnettir. Hz. Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in hayatında insanlar arasında hakkaniyet bakımından hiçbir ayrım yapmadığını görüyoruz. Ancak vazifeler mevzubahis olduğunda, ilahi hakkaniyet ölçüsü ile hareket ederek kişilere taşıyabileceklerinden fazlasını yüklemedi.

Hayatımızın tüm safhalarında adaletli olmak mecburiyeti vardır. Önce kendimize karşı adil olmak, yakınlarımıza veya belki de bir daha hiç karşılaşmayacağımız bir zata karşı dahi olsa adil muamele her zaman boynumuzun borcudur.

Devletlerin, cemiyetlerin ve dahi tüm insanların en büyük düşmanı adaletsizliktir. Bu üçünü de yücelten, hem maddi hem de manevi bakımdan yükseklere taşıyan en önemli mesele adalettir. “Zulüm ile abad olanın akibeti berbat olur” şeklinde bir söz vardır. Adaletten ayrılan, hem dünyada hem de ilahi adaletin vaki olacağı kıyamet gününde zelil olmaya mahkûmdur.

Bir devletin idaresinin ne kadar adalete bağlı olduğunu tesbit etmek çok zor değildir. Bu mevzuda en önemli kurum tabii ki devletin mahkemelerini teşkil eden adalet sistemidir. Buralarda hâkimlerin ve savcıların hukuka, hakkaniyete ne kadar bağlı olduklarına bakılarak o devletin ne kadar adil bir devlet olduğu gayet açık bir şekilde ortaya çıkar.

Düşünün bir ülkede, bir kişi mahkeme ediliyor, yolsuzluk yaptığı, rüşvet aldığı, hırsızlık yaptığı delillerle ısbatlanarak hapsediliyor. Daha sonra ise devlet başkanı tarafından affedilerek serbest bırakılıyor. Bu durumda nasıl bir adaletten bahsedilebilir?

Bir başka misal; bir ülkede herhangi bir projenin plan programı sırasında devletin yetkili bir bakanı iken özel birtakım şirketlerle bağlantılı olarak zimmetine para geçirmekle suçlanan ve yargılanan bir zatın, hiçbir sebep gösterilmeden yargılanması durduruluyor. Daha sonra bu kişi, daha çok imkân ve mes’uliyet içeren daha yüksek dereceli bir makama getiriliyor. Burada da adaletten söz etmek ne kadar doğru olabilir?

Bir misal daha verelim; yine bakanlık yaparken bir kişinin doktorasını yazdığı yıllarda intihal yaptığı iddia edilmesine rağmen, bakanlıktan alınarak, bir büyük şehrin başına belediye reisi olarak tayin ediliyor. Bu durumda devletin ne kadar adil olduğu sorulmaz mı?

41 yıldır yaşadığım bu Almanya topraklarında, buraya ilk ayak bastığım günden bu yana geçen yıllar içinde adaletten giderek uzaklaşan ve bununla doğru orantılı olarak da hızla gerileyen bir devletin varlığını müşahede etmekteyim.

Yıllar önce bu ülkede insanlar arasında daha eşit bir muamelenin öne çıktığı bir cemiyet hayatı vardı. Sosyal adalet mefhumu cemiyet içinde daha çok tatbik ediliyordu. Yapılan işlerde, hizmetlerde insan ön plandaydı. Yani nizama ‘her şey insan için’ anlayışı hâkimdi. Günümüzde ise maalesef tüm dünyada görüldüğü gibi, küresel kapitalist-siyonist sistem ‘önce insan’ mefhumunu bir köşeye atarak ‘önce para’ ilkesini en başa geçirdi. Hatta artık böyle bir sıralama da yok. Her şey para için. Para ve onun getirdiği gücün dışındaki insanlık, adalet, dürüstlük, güzel ahlak ve benzeri mefhumlar bu sistem tarafından yok sayılıyor.

Adalet başta zikrettiğimiz gibi Hz. Ömer (r.a.) sözü ile mülkün, yani devletin temelini teşkil etmektedir. Devlet ise insanların bir araya gelerek meydana getirdiği cemiyetlerin birleşmesiyle ortaya çıkar. Yani devlet insanlardan müteşekkildir. O halde devlet binasının tuğlaları olan insanlar ne kadar adil ise devlet de o kadar adildir. Zira adliye mahkemelerinde hüküm veren hâkimler, iddia makamındaki savcıları ve suç zannıyla yargılanan kişileri savunan avukatlar, toplumun yetiştirdiği şahıslardır.

Kur’an-ı Kerim’de Rad Suresi 11. ayette Cenabı Hak, “Bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez” buyurmaktadır.

İnsanın cemiyete faydalı, milletine ve devletine karşı adil bir kişi olması için, neslin muhafazası sebebiyle devlet mes’ul olmakla birlikte, evvelen Kur’an ve Sünnet dairesi içinde İslami bir terbiye almasından ana-babası mes’uldür.

Ebeveynlerin çocuklarını tamamen kendi hallerine bırakmaları, öz güvenleri gelişsin diyerek, doğruyu yanlışı öğretmemeleri asla kabul edilemez. Her konuda olduğu gibi çocuklarımızın eğitimi konusunda da önderimiz, rehberimiz Hz. Rasulu Ekrem Efendimiz örnek alınmalıdır. Şayet insanın serbest bir şekilde yaşaması doğru olsaydı, hakla batılı birbirinden ayıran yani “Furkan” olan Kur’an-ı Kerim nazil olur muydu? Helal ve haramları insanlara bildirip açıklayan bir elçi gelir miydi?

Aslında fıtraten insan adil ve merhametli olarak dünyaya gelir. Ancak Allah’ın emrine karşı gelerek Hz. Âdem (a.s.)’a secde etmeyen Şeytan (aleyhillane) insanları yoldan çıkarmak, fıtratından uzaklaştırmak için Cenabı Hak’tan kıyamete kadar mühlet istedi. İşte ebeveynin, cemiyetin ve devletin nesli muhafaza etmek için şeytan ve hizmetçilerine karşı çocuklarını muhafaza etmek mecburiyeti vardır. Bu hak-batıl savaşında insan kendini savunmayı önce ana-babasından öğrenir.

Netice itibariyle, trafikte, alışverişte, okulda, çarşıda, pazarda, hastahanede ve bilumum diğer yerlerde, hayatımızın her zamanında ve mekânında birbirlerine karşı adalet ve merhametli davranan insanların oluşturduğu bir devlette asla adaletsizlik ve zulüm olmaz. Bunun en güzel tarihi örneği Asrı Saadettir.