Âkif Emre ümmet coğrafyasına ulus devlet sınırlardan bakan birisi değildir. Dolayısıyla Balkanlara yaklaşımı da tüm Müslümanlara olan yaklaşımıyla paraleldir. Aynı zamanda, kendisi diğer uç görüş gibi ayar vermeye odaklı değildir. Coğrafyamızı anlamaya, yaşamaya ve geleceği için çalışmaya odaklıdır.
Burak ÇETİK

İlim geleneğimizde “Usul bilmeyen vusule eremez” şeklinde veciz bir söz bulunmaktadır. Her ilmin bir usulü bulunur ve talim, bu metodoloji çerçevesinde gerçekleştirilir. Âkif Emre’nin yazıları, usul bilen birisinin kaleminden çıktığını belli ediyor. Meseleler, duru bir zihinle ele alındığı için isabet oranı çok yüksek olmaktadır. Balkanlara dair incelemeleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kanaatimce Âkif Emre, “Balkanlar zaten bizim toprağımızdır” anlayışıyla “Balkanlardan bize ne” görüşü arasında mutedil bir çizgide duruyor. Bu kanaatimi biraz temellendirmek istiyorum. Zikrettiğim ilk görüş olan “Balkanlar zaten bizimdir” anlayışı, meselelere hamasî ve hayalci bir yaklaşımla yaklaşmaktadır. Evet, bir dönem Balkanlar bizim toprağımızdı; gönül coğrafyamızın hala bir parçasıdır. Ancak bölgenin sosyolojik gerçekliği, bu anlayışın oldukça uzağındadır. Öte yandan, bu görüş oryantalist bir yaklaşıma sahiptir. Balkanlara gidip insanlara “Zaten burası bizim toprağımız” diyerek üst perdeden konuşan, tabiri caizse ayar vermeye çalışan insanlarla karşılaşmamız mümkündür. Buna karşılık, tam zıt görüşe sahip olanlar ise ulus devlet sınırlarını aşamayan, ümmet olmak bilincinden uzak kimseler. Âkif Emre ümmet coğrafyasına ulus devlet sınırlardan bakan birisi değildir. Dolayısıyla Balkanlara yaklaşımı da tüm Müslümanlara olan yaklaşımıyla paraleldir. Aynı zamanda, kendisi diğer uç görüş gibi ayar vermeye odaklı değildir. Coğrafyamızı anlamaya, yaşamaya ve geleceği için çalışmaya odaklıdır.
Kimlik Krizi
Âkif Emre’nin Balkanlara yönelik yaklaşımını anladıktan sonra, sıkça vurguladığı kimlik krizine değinmekte fayda var. Osmanlı döneminde İslâm’ın Balkan toplumlarında kendisini göstermesiyle, bölge halkı yeni bir kimlikle karşılaştı. Hristiyan olan toplum içinde Hanif bir yaklaşıma sahip Bosna halkının İslâm’a teveccühü, bir anda dengelerin değişmesine sebep oldu. Aynı zamanda, nüfus politikaları gereği Anadolu’dan getirilen Türk ailelerin dağınık şekilde iskân edilmesi, farklı milletlerin sayısının artmasına neden oldu. Sırp, Hırvat, Boşnak, Pomak, Arnavut, Türk kimliklerinin yanı sıra, Müslüman ve Hristiyan kimlikleri de bölgenin temel unsurları haline geldi. Osmanlı idaresi sürdüğü dönemde bu kimlik krizi nadiren patlak verse de bölgede bir düzenin varlığından söz edilebilir.
Yugoslavya tecrübesinde de kısmi bir birliktelik ve düzen olduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu düzen, tüm Sosyalist rejimlerde olduğu gibi baskıcı ve kanlı diktatörlükler yoluyla tahsis edilmiştir. Örneğin, Üsküp’te yaşayan Müslüman Türklerin dinlerini yaşamalarına müsaade edilmiyordu. Kimliklerini muhafaza etmek isteyen Türkler, Yücel Teşkilatı etrafında toplanmıştı. Teşkilatın dört öncüsü rejim tarafından şehit edilmişti. Bosna’daki durum da bundan farklı değildi; Müslümanların dinlerini yaşamalarına müsaade edilmiyordu. Aliya ve arkadaşları, bu dönemde defalarca yargılanmıştı. Kısacası, Sosyalist Yugoslavya’nın kimlik krizine yönelik bir çözümü bulunmamaktaydı. Aksine, rejim varlığını Müslümanları imha etmeye borçluydu.
Yugoslavya’nın yıkılmasının ardından bölgede ulus devletler ortaya çıktı. Fakat coğrafyadaki unsurlar iç içe olduğu için Balkanlar’da sular durulmadı. Bosna’da yaşayan Müslümanları hiçe sayan Sırplar ve Hırvatlar, 1992-1995 yıllar arasında Müslümanları katlettiler. Kosova’daki Arnavutlar da benzer şekilde, Sırp hakimiyetini istemediği için mücadele ederek bağımsızlık kazandılar. Günümüzde ise çatışmalar hâlâ sürmektedir. Mesela, Üsküp ve Mostar gibi Müslüman şehirlerine, halkı kışkırtmak amacıyla haçlar dikilmektedir. Hülasa, Âkif Emre Balkanları bu çeşitlilik ve kimlik krizi esasına göre okuyor.

Kriz Aşmada Aliya Örnekliği
Aliya, kuşkusuz son yüzyılın en önemli devlet ve fikir adamlarından birisidir. Âkif Emre’nin metinlerinde Aliya vurgusunu sıkça rastlarız. Onun için “yüzünde gölge olmayan” lider ifadesini kullanmaktadır. Bu ifadenin temelinde, Aliya’nın ilkeli bir siyaset tercih etmesiydi. Sırpların ve Hırvatların Boşnak halkına yönelik katliamlarına rağmen, Aliya düşmanlığı bile düzgünce yapmak gerektiğini savunduğu için askerlerine mazlumlara dokunulmamasını emretmişti. “Onlar bizim öğretmenimiz değil” diyerek, zulme zulümle karşılık vermemiştir. Aliya, Balkanlara ve dünyaya farklı kimliklerin beraber yaşayabileceğini göstermiştir. Bu tutum, kimlik krizinin aşılması noktasında önemli bir kavşak olmuştur. Öyle ki, cenazesinde düşmanları bile lehine şahitlikte bulunmuştur.
Âkif Emre’nin ikinci en önemli vurgusu, Aliya’nın entelektüel bir kişiliğe sahip olmasıdır. İslâm dünyasını ve Balkanların sorunlarını doğru tespit edip çözümler üretebilme yeteneği, Balkanlar açısından değerlendirilmesi gereken büyük bir imkândır. Aynı zamanda bu tutum, dünyaya da bir mesajdır. Zira farklı kimliklerin bir arada yaşama tecrübesi, Bosna’da teoriden pratiğe geçirilmiştir. Boşnaklar, arkalarına aldıkları güçle ve bir devlet mantığıyla Sırplara ve Hırvatlara hayatı zindan edebilirdi. Fakat bunu tercih etmediler. Asırlardır birlikte yaşadıkları bu iki milletin tüm zulümlerine rağmen, affedici bir tutum sergilediler. Kuşkusuz bu affedicilikte, İslami öğretilerin etkisi büyüktür.
İslam, kuşatıcı mesajıyla asırlar boyunca ötekine yaşama hakkı tanımışken; modern Batı düşüncesi, Haçlı Seferleri geleneğini Balkanlar’da sürdürmeye devam etmektedir. Müslüman şehirlerinin yıkılması ya da İslam eserlerinin hemen yamacına haçların ve heykellerin dikilmesi, ötekine saygısızlığın en bariz örneklerinden biridir. Üsküp’ü gezerken gördüğü heykeller nedeniyle Âkif Emre, bu şehir için Nuri Pakdil’in “put yapımevi” ifadesini kullanır. Mostar Köprüsü’nden görülen haç, Belgrad ve Yunanistan’da yıktırılan camiler, medreseler ve diğer İslam eserleri; modern Batı düşüncesinin Moğollarla farkının olmadığını ortaya koymaktadır. Oysa Aliya, askerlerine Hristiyanların kiliselerine saldırmamalarını emrediyordu. Bugün Bosna’da gezerken birçok kiliseye rastlayabilirsiniz; fakat Balkanlar’ın diğer bazı bölgelerinde camilerin izine dahi rastlayamıyoruz.
Sonuç olarak, Aliya ve arkadaşlarının ötekiyle yaşayabilme tecrübesi, öncelikle Balkanlara; ardından tüm dünyaya örneklik teşkil etmelidir. Âkif Emre’ye ve Aliya’ya rahmetle…
