Ülgün’ün Osmanlı ile ilk teması Fatih Sultan Mehmet döneminde olsa da tam hâkimiyet 1573’te Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa tarafından Venediklileri mağlup ederek sağlanmıştır.
Zübeyir ŞEKERCİ

Gün ağarmadan Nail Abi beni otogara getirdi. Bir süre otobüsü aradık, vaktin gelmesine rağmen gecikeceği söylendi (Burada zaten bir şeyler gecikiyor genelde). Otobüs geldiğinde Nail Abi ile vedalaşıp bindim. Karadağ’ın kadim bir İslam beldesine, bir Türk şehrine doğru yola koyulduk. Üç dört saatin ardından nihayet varmıştık. Ülgün, bizi olanca samimiyetiyle karşılamıştı. Kalacağım ev, merkeze uzak ve tepede olduğu için yarım saate kadar yürüyerek ancak vardım. Biraz dinlendikten sonra şehri adımlamaya başlayacaktım.
Cuma namazı vaktine doğru uyandıktan sonra hazırlanıp kaldığım yere 8-9 dakikalık mesafedeki tarihi Lami Camii’ne (Arnavutça’da Lamit) geçtim. 17. yüzyıldan bir Osmanlı eseri olan cami 1979 Karadağ depreminde tahribata uğramış ancak günümüzde ciddi bir restorasyon sürecinden geçmiştir. Görünüşte küçük bir köy camisini andıran eser, kiremit bir çatıya ve ufak bir minareye sahiptir. Restorasyon sonrası asli hüviyetinden uzaklaşmış olsa da belli ölçüde tarihinden izler barındırıyor. Cami kalabalıktı. Üst kata çıktım. İmam, Arnavutça hutbe veriyordu. Priştine’de olduğu gibi burada da hutbe görece uzundu. Hutbeyi haliyle anlamasam da siyerden ve Filistin’den bahsediyordu. Farklı bir beldede ve farklı bir dilde hutbe dinlemek “biz”in/m ne kadar kalabalık olduğunu da gösteriyordu. Yan yana bir binanın tuğlaları gibi saf tuttuğumuz kişiyle ortak paydamızın aynı dine mensup olması… Namazdan sonra yorgunluğumu tam haliyle atabilmek için eve döndüm.
Bir iki saat daha dinlendikten sonra Ülgün’ü keşfetmeye başladım. Ülgün’ün Osmanlı ile ilk teması Fatih Sultan Mehmet döneminde olsa da tam hâkimiyet 1573’te Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa tarafından Venediklileri mağlup ederek sağlanmıştır. Şehir, Osmanlı hakimiyet sürecinde Venedik, Sırp ve Rus tehlikesi zaman zaman etkisini hissettirmiş ve nihayetinde 1878’deki Berlin Kongresi kararınca Karadağ Prensliğine bırakılmıştır. Günümüzde adeta varlık mücadelesi veren şehrin dört bir yanında Osmanlı eserlerine ve bilhassa camilere rastlanmaktadır. Şehrin ciddi bir çoğunluğu Müslümandır. Öte yandan Arnavut, Türk, Karadağlı ve Sırp olmak üzere renkli bir demografiden söz edebiliriz. Arkasına yeşil dolusu dağları, önüne ise masmavi denizi alan şehir, adeta ruhu dinlendirir cinsten. Lami Camii’ni geride bıraktıktan sonra Pazar Camii (Kryrepazarı) kendini gösterdi. 1749 yılında Nureddin Bey tarafından inşa edilen ve benzer mimariye sahip olan bu caminin içinde caminin imamı ile karşılaştım. Hocaya Türkiye’den geldiğimi söylediğimde çok sevindi. Camii imamı Rıfat Hoca’nın Türkçesi benimse Arnavutçam yoktu. Pek anlaşamasak da gönül diliyle bir bağ kurmuş olmalıyız ki telefonla müftüyü aradı. Müftü bey, buranın yerli Arnavutlarından olsa da Türkçe’yi oldukça iyi konuşuyordu. Ziyaretimden hoşnut olduğunu dile getirirken yanı sıra bir ihtiyacımın olup olmadığını da sordu. Bu güzel karşılamanın neticesinde içimden “Müslüman olmak ne güzel bir şey” diye geçirdim. Hocayla vedalaştıktan sonra Saat Kulesine gitmeye çalıştım, ancak giriş yolu tümden kapalıydı. Daha sonra Namazgah Camii’nde tanışacağım Cafer Hoca, TİKA tarafından restore edildiği için kapalı olduğunu söyleyecekti. Nitekim bir sonraki durağım Namazgah Camii’ydi.
Namazgah Camii yine son dönem eserlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Küçük sahil beldesinin diğer camilerine nispeten bu camii oldukça büyüktür.18. yüzyılda inşa edilen camii, 1979 depreminden hasar görse de 2011 yılında restore edilmiştir. Cemaat kapasitesi nispeten daha fazla olsa da mimari olarak diğer iki camii ile benzerlikler taşımaktadır. Camiinin içerisine girdikten bir süre sonra Cafer Hoca da gelmişti. Ankara Gölbaşı vaizi olduğunu ve buraya görevlendirme olarak geldiğini söyledi. Hoca ezanı okurken birkaç kişiden teşekkül bir cemaat de yerini aldı. Namazdan sonra çoklu tesbihatın olmadığını fark edip hocaya sorduğumda buralarda “Selefi” anlayışın etkisinden bahsetti. Hoca, bu caminin merkez hüviyetinde olduğunu belirtirken cami karşısındaki binaların şeriat mahkemesi vb. amaçlarla kullanıldığını ekledi. Daha sonra bana şehrin önemli noktalarını tarif ederken merkezde bir işi olduğu için belli bir yere kadar eşlik etti. İki yıldır burada olduğunu, bilhassa köylerde Müslümanlara bakışın müspet olduğunu dile getirdi. Hocayla ayrıldıktan sonra tarif ettiği üzere önce Paşanın Camii’ni ziyaret edip ardından kaleye tırmanacak ve nihayetinde soluğu sahilde alacaktım.
Yine 18. yüzyıl eseri camiinin girişinde bir kitabe bulunmakta. Camiinin yamacına inşa edilmiş bir de hamam vardır. Camiye girdiğimde birisi Kuran okuyordu. Minberin sağ tarafında duvarda Rahman Suresi’nden bir ayet yazıyordu. Bir süre oturup soluklandıktan sonra kalenin yolunu tuttum. Yaklaşık 10-15 dakikanın ardından kalenin girişine vardım. Girişte sol tarafta bir kilise vardı. Ben hızlıca yukarı tırmandım. Ülgün’ün ilk yerleşim yeri olan hisarın bugünkü hali manzara ve turistik bir “şey” sunuyor. Kalenin içerisinde minaresi kırık, metruk bir camii olan Mehmet Han Camii’nin olduğu kısma giriş 4 Euro’ydu. Camiyi restore etmek bir yana girişe böyle bir fiyat “çekmek” pek hoş olmasa gerek. Nitekim uzaktan görmekle iktifa etmiştim. Daha sonra şehri ve mavinin bin bir tonunu size sunan Adriyatik’i ayaklar altına seren burçların oradan şehri seyre daldım. Yanımda folklorik kıyafetli birkaç kişi vardı. Sanırım bir gösteriden çıktılar. Sadece olduğum yerden manzarayı seyretmek istedim uzunca bir süre. Farklı açılardan tabiatı seyreylemek… Seyahat, bazen de olduğun yerden seyretmekti.
Kaleden inip kıyı şeridi takip ettikten bir süre sonra Denizciler Camii’ne, nam-ı diğer Liman Camii, geldim. Camii’nin ilk inşasına dair net bir tarih olmasa da rivayete göre 14. yüzyılda denizciler tarafından inşa edilmiştir. Daha sonrasında Krusi Savaşı sonrası İşkodra Paşası İbrahim Paşa tarafından yeniden inşa edilmiştir. Ancak 1931’de dönemin Yugoslav Krallığı tarafından yıkılmıştır. 81 yıl sonrasında Türkiye ve Karadağ İslam Birliği ortaklığında yeniden inşa edilmiştir. Denize meskûn camii, Rumeli mimarisine uygun şekilde yapılmış. Tezyini bol olmasına karşın boğmuyor. Dış cephesinden içeri doğru etkileyici bir mimariye sahip. Camiyi ziyaret ettikten sonra denizin kıyısından yürüyerek şeridi tamamladım. Keşfedilmemiş ve kapasitesi dar bir plaja sahip olsa da “plaj kültürü” belli bir ölçüde hakimdi. Nitekim cesametli bir camii yöresinde plaj kültürüne uygun lokantalar, eğlence yerleri vesaire işletmeler bulunuyordu. Akşam ezanı okunmuş, namazı cemaatle eda etmiştik. Namazın ardından akşam gözüyle denizi seyretmiş ve sahili tenha haliyle yeniden turlamıştım. Güneşin batışı ardından gelen hafif karanlık hali… Renk şöleninin ardından günü marketten aldığım şeyleri yiyerek noktalamıştım. Zira helal gıda olarak oldukça “nakıs” bir beldeydi ve benim aramaya mecalim kalmamıştı. Bir başka zaman tekrar gelmek nasip olmalı diye iç geçirirken sabah ışıklarında şehre veda edip terminalin yolunu tutmuştum.
