Vermenin, hem dahili dünyasında hem de harici dünyasında nasıl bir faydaya dönüştüğünü yaşayarak öğrenir. Bu öğrenme ile müsavi bir kelime ve tecrübe girmiş olur belleğine: paylaşmak.
Mustafa ESER

“Ey Derviş! Her kim taharet-i nefsi tahsil etmezse emir-i şehvettir ve mal ve canın bendesidir.”
Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kamil, Dördücü Risale
Almak ve vermek bir dengenin ve dolayısıyla bir ahengin taraflarıdır. İnsan nefes alır, sevdiğini toprağa verir; hediye alır, güzel bir sese ya da söze kulak verir; tabağına yemek alır, küçülen kıyafeti üzerine olacak birine verir; bir meselede bir bilenden fikir alır, hak eden kişinin hakkını avucuna verir. Hasılı insan alır verir, verir alır ve bu döngü biteviye devam eder.
Almaların da vermelerin de tamamı insanın uhdesinde değildir. İnsan uhdesinde olanlardan mesuldür. Uhdesinde olmayanlardan değildir: ama onlar isabet ettiğinde onlar karşısında göstereceği tavrından mesuldür. İnsan bu mesuliyeti dolayısıyla insandır ya o yüzden mesuliyetten kaçış yoktur. İstense de aslında kaçılmaz, kaçılamaz. Kaçılacak bir şey gibi kabullenilirse insandan geriye insani bir şey kalmaz. İnsanın var olan uzvunu in kâr etmesi kadar varoluşsal bir arızadır bu.
Alan ve veren, veren ve alan insan, almalar ve vermeler esnasında kendini inşa eder. İnsanın aldığı nedir, aldığını ne yapmaktadır, aldığına ne demektedir, nereye almaktadır, niçin/neden almaktadır, nasıl almaktadır? Hakeza verdiği nedir, verdiğini ne yapmaktadır, verdiğine ne demektedir, verdiğini nereye ve nereden vermektedir, niçin/neden vermektedir, nasıl vermektedir? Dibace derekesindeki bu suallere verilecek cevaplar ile insan ömrünün ve özünün neliğini epeyce bilebilir. Bu suallerin zemini insanın ömrünün ve özünün ne üzerine inşa edildiğini de gösterecektir.
Almak ve vermek, hayat faaliyetlerinin tamamını ifade edecek kudrettedir. Bu kudretleri dolayısıyla insanın üzerinde almak ve vermenin ciddi bir tesiri bulunmaktadır. İnsanın her katmanına dair almak ve vermek bir imtihana dönüşür. En edna derecedeki beşeri katmanından en ulvi insanî derecelere kadar almanın ve vermenin kudreti ile insan türlü türlü sınanır. Almanın, alma çabasının ya da almadan sakınmanın sınayışlarını tecrübe eder insan. Haset eder mesela ötekine almak isteği dolayısıyla. Buğzeder bazen alamayınca. En erdeme yakın olanı gıpta etmektir ki o da gıpta ettiğinden olmasa da başka bir yerden bir şeyleri almak istemenin adıdır. Bütün bu duraklarda nasıl davranmaktadır insan? Nereden nereye varabilmektedir? Varabilmekte midir?
İnsan küçücük yaşlarda almanın çıkarını sezinler ve daimî bir edinme içgüdüsü ile alır. Bütün vakitleri almaya ayarlıdır. Zira henüz biyolojik yetkinliği tahkim olmadığından tabiatı ona bunu vazeder. Sonra vermeyi deneyimler. Öncesinde verdiyse de ne yaptığını bilmeden vermiştir. Vermeyi deneyimledikçe sosyalleşmeyi öğrenir küçük insan. Vermenin, hem dahili dünyasında hem de harici dünyasında nasıl bir faydaya dönüştüğünü yaşayarak öğrenir. Bu öğrenme ile müsavi bir kelime ve tecrübe girmiş olur belleğine: paylaşmak. Almanın beşeri, teknik ve ilkel neticelerinin yanında vererek paylaşmanın ruhani, şifalı ve medeni lezzetlerini yudumlar. Bazıları pek çok sebepten bu evreyi göremeden yetişir ve yetişkin olur. Bazıları ise bu makamı doya doya yaşar ve bu donanımı ile erişkin olur. Bu iki ademoğlundan etrafınızda pek çok örnek görürsünüz ama biz etrafımıza bakmayalım da kendimizi muhasebe edelim, biz bu süreci deneyimledik ve paylaşma denen mukaddes eylemin lezzetine bulandık mı yoksa hep alıcı derekesinde düşe kalka bu yaşa mı geldik?
Vermenin de almanın da esasında sınırları fludur. Zira her alma aslında bir vermeye her verme de bir almaya bulaşır. Daha net bir ifade ile her alma ve verme ne yalnızca almadır ne de verme. Her durum ve şartta alışveriş söz konusudur taraflar arasında. Alan verir bir şekilde veren de alır. Alma vermeye, verme almaya saridir. Haliyle alan verene, veren de alana sari olacaktır. Yalnızca alan ademoğlunu düşünelim: her alışında; mesuliyetinin yükünü, çalışma sorumluluğunu, edinme emeğinin tadını vermiş olur. Ama aldığına ama ağyara. Her alma; yani ahlaki ve hukuki hak olan almadan tutun da ahlaksızca ve hukuksuzca almaya kadar, batıni ya da zahiri bir verme ile mümkün olur. Salt alma mümkün değildir. Her verme de aynı şekilde muhakkak bir alma ile mümkün olacaktır. Olan her zaman ve daima bir alışveriştir neticede. Burada alan için de veren için de sorulması gereken soru şu olmalıdır: bu aldığım/verdiğim beni nerden nereye getirdi? Zira iki günü denk olan ziyandadır. Mekanlardan mekanlara taşınmalıdır insan, makamlardan makamlara erebilsin diye. Her alışveriş; bir taşınma, göç ve hicrettir diyebiliriz burada. Bu hicrette insan ne ile göç eder ve göç ederken ona ne eşlik eder? İnerken de çıkarken de insan ne taşır heybesinde?
İnsana ait ne var? İnsan neye ait? Yani insan ne alıyor gerçekten ve ne veriyor hakikaten? İnsan, cebindeki kasasındaki kesesindekini kendinin mülkü zannediyorsa yanılıyor. Maddiyat için durum böyle. Peki nazari, manevi edimlerde durum nasıl? Kalbi, akli ve ruhi birikimler insana mı ait? Mesela akli kanaatleri, kalbi hissiyatları, ruhi makamları insanın öz malı mıdır? Mesele karmaşıklaşıyor değil mi? Ben, zannı galib ile zannediyorum ki insanın kendisinin zannettiği her ne varsa ister maddi ister manevi, işte o, Allah’ın mülküdür. Ve fakat insan onu öz serveti yapmak isterse onun üzerinde bir tasarrufta bulunmalıdır. Bu tasarruf sayesinde pek hassas ölçü aletleri ile yapılan ölçümlerle sarfının insanı nereye taşıdığı belli olur. Ya rızaya yaklaşmış olur ya da gazaba. Ama neticede artık onun olan bir sarfı vardır. Belki bu sarfı onun masrafıdır belki de israfıdır. Haddizatında insan maddeyi ve manayı sarf eder görünür de sarf ettiği kendisidir. İster tasarruf etmiş olsun ister israf etmiş olsun isterse de masraf, durum değişmez. Tekrar edelim: madde de mana da Allah’ındır. İnsan bu madde ve mananın kendisini değil onlar üzerindeki muamelesini mülk edinebilir. Muamelesi, insanın öz servetidir. Muamelesi insanın ya vebali ya da salihatıdır. Muamelesi ya cehennem azabı ya da cennet azığıdır. Dolayısıyla muamelesi, Allah’a sunacağı yegâne sunaktır. Namaza muamelesi, elbisesine muamelesi, denize muamelesi, ilme muamelesi, hayvana muamelesi, bedenine muamelesi, aşka muamelesi… Bu muameleler dışında kalan her şey ama her şey asla insanın değildir, olamaz.
İnsana ait olan şey sarf etmek ise insan neyi nereye ne ölçüde ve niçin sarf etmektedir? İlmini ya da bedenini ya da malını, hasılı kendisini nereye, niçin sarf etmektedir ve etmelidir insan? Bu bağlamda almak bir tasarruf vermek bir başka tasarruftur. Yani alışveriş bir sarf ise insan bu alışverişten ne elde eder? İnsan bütün bu muamelesinden ve bu muamelesi ile kendini mümkünlükten muteberliğe taşır. Kemalata doğru yol alır. Alması ve kendinden alınması; vermesi ve kendine verilmesi onun için müsavi olmaya başlar. Almanın fıkhında mahcubiyetle izzeti aynı tezgâhta dokur. Vermenin fıkhında ise zarafetle minneti aynı elekten geçirir. Elindekinin de gönlündekinin de din gününün hatta kendisinin de maliki Allah’tır; bunu bilir. Malik olana meftun olur ve sıyrılır bütün yüklerin tapularından.
