Sosyal adaletin en zarif yolu olan infak; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturuyla, toplumsal uçurumlar önüne geçip muhabbet ve dayanışmaya kapı aralamaktır. Bir gönül köprüsü kurmak ve toplumsal bir denge mekanizması oluşturmaktır.
Sevgül ÇEVİK GÜLMEZ

İnsanoğlu, varlık alemine adım attığı andan itibaren biriktirme dürtüsüyle tanışır.
Sahiplenmek, “benim” demek ve korumak fıtratın bir parçası gibi görünse de; ruhun asıl
huzuru “bırakabilmekte” saklıdır. Verdikçe hafifleyen, paylaştıkça büyüyen bir ruhun sahibi olmak dünyanın en büyük servetidir. Modern dünyanın “kazan ve biriktir” dayatmasına karşı kadim geleneğimiz, insanın bu sancısına reçeteyi sunar: “Paylaş ve hafifle. Kur’an-ı Kerim, bu cömertliğin bereketini sarsıcı bir metaforla müjdeler:
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.” (Bakara, 2/26 samimiyetin sınırını da net bir şekilde çizer:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz.” (Âl-i İmrân,
3/92)
İnfak, sadece fazlalıkları elden çıkarmak değil, insanın sevip kıymet verdiği şeyleri paylaşabilmesidir. Çünkü insan ancak sevdiğinden Allah için vazgeçebildiği ölçüde asalet ve olgunluğa ulaşır. Diyebiliriz ki İnfak, bir mevsimlik yardım kampanyası değil, bir ömürlük karakter inşasıdır.
Sosyal adaletin en zarif yolu olan infak; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturuyla, toplumsal uçurumlar önüne geçip muhabbet ve dayanışmaya kapı aralamaktır. Bir gönül köprüsü kurmak ve toplumsal bir denge mekanizması oluşturmaktır. Elimizdekileri
‘benim’ demekten vazgeçip mülkün asıl sahibini hatırlayarak emaneti yerine teslim ettiğimiz
gün dünyanın daha yaşanılır bir yer olacağını bize öğretmektir.
Dünya avuçlarımızdan kayıp giden bir kum saati; mal ise bu kumun parıltısından ibaret. İnsanoğlu, biriktirdikçe zenginleştiğini sanırken, aslında sadece yükünü ağırlaştırır.
Çünkü sakladıklarımız yükümüzdür asıl bizim olan Allah için verdiklerimizdir. Eskilerin
dediği gibi: “Götüremediğin mal senin değildir.” Bizler bu dünyadan sadece “verdiklerimizi”
yanımızda götüreceğiz; sakladıklarımız ise zaten hiçbir zaman tam anlamıyla bizim olmamıştır.
Manevi planda baktığımızda infak, eksildikçe çoğalan bir mucizedir. Kalbin inşirahına vesiledir. Çünkü ferahlık ve gerçek saadet, biriktirmekle değil, infak sırrına ererek bırakmayı bilip hafiflemekle mümkündür. Biriktirme insanı tutsak ederken bırakabilme erdemi insanı
korkularından arındırıp özgürleştirir. infak, kalbi cimrilik ve bencillik gibi manevi
hastalıklardan arındıran sessiz bir devrimdir.
1. İnfak Sadece Maddi midir?
Pek çoğumuz infakı sadece maddi bir eylem sanırız. Oysa hayatın her alanı infaka muhtaçtır. Varoluş gayemizin en zarif tezahürü olan infak, elimizdeki imkan ne ise, ondan bir parça koparıp başkasının yarasına merhem olmaktır.
Bir dertliyi sabırla dinlemek Bir gencin yolunu aydınlatacak bir bilgi paylaşmak,
Yorgun bir yüreğe bırakılan içten bir tebessüm, bir yaşlıya yardım etmek, bir kusuru
örtmek, bir yükü hafifletmek, bir iyiliği görüp nankörlük etmemek… Hülasa gönül
heybemizden paylaştığımız her şey infaktır. İnfakı şemsiye kavram yapıp; sadaka ve
zekattan ayıran özelliği de budur.
2. İnfakın Zirvesi: Îsâr (Kardeşini Kendine Tercih Etmek)
İnfakın ulaştığı en yüksek mertebe, şüphesiz ki “îsâr” makamıdır. İnfak, elindekini paylaşmaksa; îsâr, kendisi muhtaç olduğu halde elindekini bir başkasına öncelikle sunabilme erdemidir. Bu, sadece bir yardım değil, bir “feragat” destanıdır. Kur’an-ı Kerim, bu yüce
ahlakı Medineli Müslümanlar (Ensar) üzerinden şöyle mühürler:
“Onlar, kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendi
nefislerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9)
Rivayet edilir ki, vaktiyle Anadolu’nun kıraç köylerinden birinde, dondurucu bir kış kapıya dayanmıştır. Ambarlar boşalmış, umutlar karın altında kalmıştır. Köyün yaşlılarından biri, elinde kalan son bir avuç buğdayı bir keseye koyup dışarı çıkmaya yeltenince hanımı şaşkınlıkla seslenir: “Bey, bu bizim son aşımız! Yarın ne
yiyeceğiz?”Yaşlı adam, kapının eşiğinde durur ve hafifçe tebessüm eder: “Hanım,” der, “biz bugün aç kalabiliriz ama şu karşıdaki yetimlerin umudu kırılırsa, bu köye bahar bir daha hiç gelmez. Ben bugün sadece buğdayı değil, kendi korkularımı infak ediyorum.”
Îsâr, bencilliğin zindanından kurtulup “diğergamlık” ufkuna kanat açmaktır. Kişi, kendi açlığını kardeşinin doygunluğunda dindiriyor, kendi üşümesini bir başkasının ısınmasında unutuyorsa; orada infak artık bir “sessiz devrim”den, bir “manevi fetih”e
dönüşmüş demektir. Bu makamda “ben” erir, yerini “biz”e ve nihayetinde “O”nun rızasına bırakır.
3. İnfakın Estetiği/Etiği
İnfakı sıradan bir yardımdan ayıran şey, onun estetiğidir. Sağ elin verdiğini sol elin
görmediği, alanın mahcup, verenin ise mağrur olmadığı bir gönül işçiliğidir bu. Tarihimizdeki “Sadaka Taşları” bu zarafetin en somut nişanesidir; kimin verdiğinin belli olmadığı, kimin
aldığının bilinmediği o muazzam incelik… Bugün de ihtiyacımız olan, yardımı bir reklam malzemesi değil, bir gönül borcu olarak görebilmektir. İnfakı infak yapan altın kurallar :
4. Gizlilik Esastır (Riya ve Gösterişten Uzak Durmak)
Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır…” (Bakara, 2/271)
5. Başa Kakmamak ve İncitmemek
Verilen bir mal, muhatabın mahcubiyetiyle ağırlaşmamalıdır. Birine yardım edip sonra bunu hatırlatmak, yapılan iyiliği manen iptal eder.
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264)
Bazen bir tatlı söz, binlerce liralık yardımdan daha değerlidir. Eğer verecek bir şeyiniz yoksa bile, bir tebessüm ve güzel bir söz sadakadır.
“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263)
6. “En Sevdiğinden” Vazgeçebilmek
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz.” (Âl-i İmrân,
3/92)
Bu ilke, infakı basit bir yardımlaşma olmaktan çıkarıp, nefsin en zayıf noktasından
başlayarak insanı irade eğitimine tabii tutar. Zira insan, ancak en çok sevdiğinden Allah için vazgeçebildiği ölçüde özgürleşir. Bu vazgeçiş bir tükeniş değil, bir korunuştur; insanın fani dünyada ebediyete bıraktığı en zarif iz, mülkün sahibine duyulan derin sadakattir. Netice itibariyle “Veren el alan elden üstündür”(Buhârî,”Zekat”, 18) ilkesine binaen diyebiliriz ki; infak alanı değil vereni zenginleştirir. Ruhunu arındırır yükünü hafifletir. Benzersiz bir zihniyet inşa eder. Topluma iradeli ve bilinçli eylemlere sahip bireyler kazandırır.
