“Çalabım Bir Şâr Yaratmış” Şair, Şiir ve Şehir

Zira şehir, şairin yaşadığı, şiirin vücut bulduğu iklimin adıdır. O iklimi tarif ve tavsif, şairi muhiti ile birlikte tanımayı ve zaman-mekân boyutuyla şiiri okuma çabasıdır

Bilal Kemikli

Fotoğraf : Ömer Lekesiz

Şair için şehir ne anlam ifade eder? Bu soru, geniş oylumlu cevaplar içerir. Şairin tuttuğu aynadan nazar ederek şehri temaşa emek, oradaki anlamlar üzerinde düşünmek… Bu sorunun peşinde gitmek, esasen şairin izinde giderek bizzat onu tanıma ve anlama  çabası olacaktır. Zira şehir, şairin yaşadığı, şiirin vücut bulduğu iklimin adıdır. O iklimi tarif ve tavsif, şairi muhiti ile birlikte tanımayı ve zaman-mekân boyutuyla şiiri okuma çabasıdır. Bu sebeple olsa gerek şair, yaşadığı şehirde kendi anlamını arayacaktır. Tıpkı Hacı Bayram-ı Velî’nin yaptığı gibi, varlığı o pencereden bakarak görmeye gayret edecektir.

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde

Bakicak didar görünür ol şârın kenâresinde

Çalab yani Tanrı, iki cihan arasında, ruhlar âlemi ile âhiret âlemi arasında bir berzah olan bu dünya hayatında bir şehir yaratmıştır. Bununla da kalmamış, o şehrin kenarına da bakıp göreceği bir göz koymuştur. Kadim şehirlerin “bakacak”ları yani birer seyir tepeleri olur. Oradan şehri bütünlüğü içinde görmek… Şair aynasında yansıyan şehri konuşmak, insanı konuşmaktır. Zira şiir, şehir ve insan arasındaki rabıtayı muhkem hale getiren unsurlardan biridir. Şair, şehri anlatırken, insanı anlatır; insanı anlama çabasına girerken de mutlaka şehre uğrar ve orayı tasvir eder. Dolayısıyla, şiir ve şehir arasında doğrudan bir ilgi kurmak mümkündür. Bazen şehir, şiire ilham kaynağı olduğu gibi, bazen de şiir şehri anlatır. Özellikle klasik Türk şiirinde, doğrudan doğruya şehri, şehrin sahip olduğu güzellikleri ve şehrin güzellerini anlatan şehrengiz ve şehrâşub adı verilen şiirler yazılmıştır. Esasen şehrâşub daha çok Fars edebiyatı içinde değerlendirilen bir türdür; mana itibariyle, şehri karıştıran, şehri bozan ve fitneye sokan; güzelliği ve cemâliyle şehri velveleye veren, karıştıran, düzenini bozan kişi anlamına gelir.

Şehrengizin de kelime anlamı aynıdır: Şehri karıştıran… Bu anlamda bizde yazılan şehrengizler vardır; fakat tümüyle şehrengizler şehrin güzellerini anlatır diye bir anlam çıkarmamak lazım. Mesela Nazük Abdullah Efendi (ö.1686), Terkîb-i Bend-i Berâ-yı Burusa adlı şehrengizinde, Bursa’yı Bağdat, Isfahan, Edirne, Şam ve Haleb gibi devrin diğer şehir ve ülkeleriyle mukayese eder. “Bursa’sın amma ki vasfetmek seni mümkün değil” dediği Bursa’nın bütün bu şehirler içerisinde tabii güzelliğiyle temayüz ettiğini açıkça ifade eder. Buradan yola çıkarak, “Mey-perest etti bizi âhir hevâsı Bursa’nın” dediği şehrin güzelliklerini anlattır. Şehir güzellikleriyle şairi mey-perest (ayyaş) ettiyse, meyin gereği olarak ister istemez metin bizi eğlence mevsimine, “devr-i erguvan” dediği bahara götürecektir.  Götürür de; ama bu mevsimde kurulan bezm meclisleriyle kalmaz, gidilen kaplıcalara dikkat çeker. Buraya kadar şairin, gerçekçi bir bakış açısıyla şehri tasvir ettiğini görürüz. Fakat buradan sonra, söz hamamlara gelince, hamamlarda uryan gezen güzelleri dile getirmeden etmez.

Özge reh-zendür ki dâim kapluca âdem soyar

Bî-tekellüf dilberânı koynuna uryan koyar

Nazük Abdullah’ın şehrengizinde olduğu gibi, tabiat güzelliklerini tasvirle birlikte şehri karıştıran güzellere ve hatta biraz daha ileri giderek söyleyelim hazcılığa atıfta bulunan daha başka şehrengizler de vardır. Sanki bu türden şehrengizlerde, havası ve suyuyla tabii güzelliğin insanı etkilediği ve güzelleştirdiği fikri işlenir. Burada elbette İbn-i Haldun’u hatırlıyoruz; ama insan güzelliğini değişken ve bozulup dönüşmesi imkân dâhilinde olan zahiri güzellikle de sınırlandırmamalı… Şehrâşub ve onu hatırlatan şehrengizler, umumiyetle dört mevsim yenilenen ve yenilenmeye karşın pek de değişmeyen tabiat güzelliği karşısında değişmesi mümkün olan insanın güzelliğini, daha çok da bu güzelliği hazcı bakışla dile getirirler. Fakat şu var ki, şair şehirden yola çıkarak insanı konuşmaya devam eder.

Şehri okumak

İnsan, şehre hayat veren varlık… İnsan, bir yanıyla değişken, yokluğa mahkûm olan güzelliğe (mukayyed güzellik) sahip, öteki yanıyla da sürekli tekâmül eden ve olgunlaşan güzelliğe (muhkem güzellik) sahip. Şehrâşub ve şehrengizlerde bu iki güzellik bir arada bulunduğu gibi, bazen sadece arzu uyandıran güzelliğe yer verildiği de olur. Elbette bu durum, şairin mizacı, eğitimi, anlayışı ve muhitiyle alakalıdır. Mesela daha çok Molla Cami’den yaptığı tercümeleriyle, Nakşî geleneğin bu seçkin temsilcisini bize tanıtan, kendisi de Anadolu’daki Nakşîliğin köşe taşlarından biri olan ve Câmi-i Rûm olarak anılan Lamiî Çelebi (ö. 1532 )’nin de dikkat çeken bir Bursa Şehrengiz’i vardır. Lamiî Çelebi bu eserini, Bursa’yı teşrif edecek olan Kanûnî’ye şehrin gezilip görülecek güzel yerlerini tasvir için yazmıştır. Bu bakımdan eser, adeta manzum bir şehir rehberidir. Ama sıradan bir rehber değil, sanat değeri bakımından yüksek olan bu mesnevi, Bursa’nın adeta şair gözüyle muhtasar bir tarihi olarak da değerlendirilebilir. Gerçekten de şair, Ulucami, hanlar ve türbeler gibi mimari yapılardan, Uludağ, dağdaki yaylalar ve vadiler, Kale ve Pınarbaşı gibi mekânlardan, şehrin mevsimlerle evrildiği dört halden ve şehre değer katan Emir Sultan gibi manevi şahsiyetlerden yola çıkarak şehrin tarihini yazar. Metni okuduğunuzda, mimari yapıdan, mekândan ve zamandan insana ulaşırsınız; insanın manevi değeri, yetkinliği ve gayretiyle şehre kazandırdıklarını okursunuz.

Lâmiî Çelebi, şehrin güzelliklerini bütün halleriyle tasvir ederken, adeta içinde bulunduğu irfân mektebinin temel ilkelerini hatırlatırcasına, bütün bu güzelliklerin fani olduğu gerçeğini de dile getirir. Şehri ziyarete gelecek olan şair sultana sunulacak olan bu eserin son bölümünde tevazuuyla eserindeki muhtemel eksikliklere işaret ederken, adeta muhatabını yani sultanı irşat niyetindedir. Mesele, mekân değil, mekâna şeref katan insandır… Şöyle diyor:

Yeter aç Lamiî efsâne bâbın

Getür ortaya söz faslu’l-hitâbın

Tenün lerzandur elden hâmeyi ko

Dürüldü defter-i dil nâmeyi ko

Yiter seyr eyle sûret kişverini

Felekden yana aç cân şeh-perini

Yüri dün gün gönül mülkini seyr et

Olup hakkiyle her dem nefy-i gayr et

Kısaca şunları söylüyor ârif ve âlim şair: Yeter, bu anlatıp durduğun değişmeceli güzellikleri tasvir etmeyi bir efsaneyi dile getirmeyi bırak da asıl sözü söyle… Tenin titremektedir, elindeki kalemi koyuver. Zamanlı varlıksın, mukayyedsin; gönül defteri bir gün mutlaka dürülür ve bu zahiri güzelliklerin yerinde yeller eser. Bırak artık şu görünen ülkenin / şehrin güzelliklerini tasvirini de can kuşunu feleğe doğru kanatlandır. Bütün bu sûret güzelliğini bahşeden mutlak güzelliği gör; durma, gece gündüz gönül ülkesinde seyret.

Bu söylediklerinde muhatabı, öncelikle kendisidir; lakin hakikatte okuyucu ve özellikle de bu metni okuyacak olan sultan ve diğer devlet adamlarıdır. Onlara şehri, sûret kişveri (görünen şehir/ülke)ni anlatmıştır; ama esas olan gönül mülküdür; gönül mülkü / şehri, mutlak güzelliğin nazargâhıdır. Bu güzellik, “yiter dür kün-fe-kân maksûresi” ifadesiyle yerini buluyor. Maksûre kelimesi, kısaltılmış, kasılmış anlamlarına geldiği gibi, camilerde Muaviye’nin icad ettiği söylenen etrafı parmaklıklı yüksek yer veya mahfil anlamları da vardır. İlk anlamıyla, “kün-fe-kân” lâfzî iktibasıyla işaret edilen ayeti ve bu ayetle birlikte zuhur eden varlığı kastederek, “Bursa’nın bütün bu güzellikleri, Hâlık-ı Mutlakın “ol!” demesiyle olmuştur, bunun ayrımına var.” ikazını yapmaktadır. İkinci anlamıyla, tamam şehrin bu görünen güzelliklerini gördün, şehre hayat veren insanları tanıdın ve tarihi malumata kavuştun; müşahedeyle ulaşılan bir bilgi seviyesidir. Şair bizi şehrin sokaklarında gezdirerek bu bilgiye ulaşmamıza rehberlik etmiştir; ama orada kalmamızı da istemez, bir üst bilgi seviyesine çıkmamızı arzu eder. Bu seviye murakabeyle ulaşılan hakikate işaret eder. Şehrin hakikatine, “kün-fe-kân” bağlamında şehrin bütün güzelliklerine nazar edip, tefekkürünü bu anlamda derinleştirmenle ulaşacaksın.

Lamiî Çelebi’nin şehri bu iki bilgi düzeyiyle okumamızı salık vermesi dikkat çekicidir. Şehir, insan şehir durağından üçüncü bir durağa erişiyoruz: Şehri okumak… Şehir bir kitaptır, onu kendi idrakinle okursun. Lamiî Çelebi gibi bilgeler, şehri farklı düzeylerde okuyacağımıza işaret etmişlerdir. Bu anlamda şehrengizler veya şehrâşublar, şehri okumaya giriş metinleri olarak değerlendirilebilir. Osmanlı şairi, şehri sadece şehrengizlerde ele almaz; bunlardan başka mesela nesip bölümünde bir şehrin tasvir edildiği kasideler, redifi şehir adları olan gazeller ve bilâdiyeler de yazmıştır. Söz gelimi Fûzûlî’nin Bağdat’ı, Nef‘î’nin Edirne’yi, Nedim’in İstanbul’u, Diyarbakırlı Lebib’in Haleb’i tasvir ettikleri kasideleri burada zikredebiliriz. Elbette Nâbî ve Nâilî gibi şairlerin de şehir kasideleri vardır. Keza başta Dede Ömer Rûşenî’nin Aydın ve Bursa’yı anlattığı gazelleri de burada anmak gerek. Yine Karamanlı Aynî’nin Konya, Şam, Antalya, Hayâlî ve Nef‘î’nin Edirne, Şeyhülislâm Yahyâ’nın Halep, Bağdat, İstanbul, Edirne, Nâbî’nin Medine redifli gazelleri, gazel vadisinde şairin aynasına yansıyan şehirleri tevsik eder (Batislam 2009, 483 vd.). Bu kaside ve gazellerin hemen çoğunda, şehrin tabiat güzellikleri, şehir halkının örfü ve ahlakı, mimarî eserlerin tasviri ve tarihi hadiselerin tahliline ilişkin değerlendirmeler okumak mümkündür.

Burada belki, Osmanlı coğrafyasında kaybedilen şehirler için yazılan şehir mersiyeleri de hatırlamak lazımdır. Şehir mersiyeleri, daha çok Rumeli toprakları üzerine yazılmıştır. Mesela çokça bilinen mersiyelerden birisi, Belgrad’ın elden çıkışı üzerine yazılmıştır. Şair şöyle sesleniyor:

Yesir verdik Beligradın kaleyi

Göz yaşınan doldurdular Tunayı

Ağlar uşaklar da bulmaz anayı

Aman imdâd der de ağlar Beligrad

Şehir mersiyeleri, bir rüyanın bitişini dile getiren metinlerdir; yürek yakıcıdır… Ama ne kadar mersiye yazılsa da olan olmuştur; bu bakımdan da mersiyeler yaşanan tarihi gerçekliği kabul metinleridir. Ağlarız, sızlarız; lakin hali kabullenmek lazımdır, giden kolay kolay geriye gelmez.