Yazar siler, yazar siler. Dolayısıyla pişman olunan bir ân tahayyül edildiğinde yaşandığı günkü ham haliyle değil bugünün idrakiyle duyulur. Sonuçta “yüzleşme” anlarında kürsüye çağrılan hatıralar esasında manipüle edilmiş yalancı birer şahit. Delikanlıca olan; bu şahide hemen kanmamak, belleğin en derinindeki artık silikleşmiş ilk ânı ve halis niyetli iradeyi okumaya gayret etmek.
İbrahim Halid ALDEMİR

“Olanlar oldu, ölenler öldü.”
İnsan kendiyle kavgalı olmakla meşhur. Geçmişin yükü, heybesinin sınırlarını zorluyor. Eyleme döktüklerinin pişmanlığı beri yandan çekiyor, yapmadıklarının/yapamadıklarının eksikliği öte yandan. Tüm bu çekiştirme, yatsı vakti geçip de aynayla baş başa kalınca yerini sonu gelmez baş ağrılarına, gönül darlıklarına ve kendine dair bir hınca bırakıyor. Bu kavga insana bu yeni dünyanın bir hediyesi. Buna göre, yapıp ettiklerinin hesabını Allah’a değil de kendine vermeli ve hatta bu hesaplaşmanın neticesi olarak kendi inşasını hep bir adım öteye taşıma gayreti olmalı. Bilakis insan kendiyle barışmadan, hesabını seher vakitlerinde yalnızca Rabbine vermeden huzura kavuşamayacaktır. Bahsi geçen barışın yolu ise havf ve reca arasında salınmak olsa gerek.
Fakat bu yolu kendine şiar edinenlerin sayısı pek az görünüyor. Öyle ki çokları hatıra mahkemesinde geçmişteki kendini, düştüğü anlar için köşeye sıkıştırıyor. Meyletmesi gereken delikanlılığı bir kenara bırakıyor. Halbuki eskinin insanı sıkletini iyice bilir, şartları eşitlemedikçe silahına davranmazdı. Bugünse insan, tecrübe heybesini omzuna atıp gittikçe gelişen aklıyla geçmişteki o tecrübesiz, aciz ve ham haline kılıç çekiyor. Üstelik, adına yüzleşme/hesaplaşma diyerek kendini rahatlatıp kendinin daha iyi bir versiyonu için gayret ederek enerji biriktirmeye çalışıyor. Esasen bu hal insanın kendisine karşı adaleti tesis etmekteki yükümlülüğüne zeval veriyor.
Tam bu anda delikanlı kalabilmek hayati bir önemi haiz. Delikanlı kalabilmek; yani insanın zamanın şartları altında ezilen ahvaline insaf ve merhamet nazarıyla bakabilmesi, yaptıklarını, ân öyle gerektirdiği için yaptığını bilebilmesi, olan ne ise eksiksiz fazlasız öyle kabul ederek kendini sigâya çekebilmesi.
Kişiyi bu netâmeli kavgaya iten, hafızasına duyduğu şeksiz güven. Kendini sigâya çekerken hatıralarını kürsüye davet ediyor insan. Belleğinin en uç noktalarından hatıralar devşiriyor, bunların kati hakikatler olduğu zannına kapılarak. Halbuki insan beyni, hatıralarıyla oynamakta pek mahir. Yazar siler, yazar siler. Dolayısıyla pişman olunan bir ân tahayyül edildiğinde yaşandığı günkü ham haliyle değil bugünün idrakiyle duyulur. Sonuçta “yüzleşme” anlarında kürsüye çağrılan hatıralar esasında manipüle edilmiş yalancı birer şahit. Delikanlıca olan; bu şahide hemen kanmamak, belleğin en derinindeki artık silikleşmiş ilk ânı ve halis niyetli iradeyi okumaya gayret etmek.
İnsan “Keşke öyle yapmasaydım, halbuki elimdeydi.” diye sıkça dövünür. Halbuki bu dövünme, geçmişe yönelik bir haksızlık. Kişi durağan değil; her acıyla, her tecrübeyle kendini yeniden inşa eder, bağlarını her an tazeler. Geçmişte alınan o karar, bugün bir hata olarak idrak edilebiliyorsa bu; aklın o hatayı yaşayarak tekâmül etmesi, bugünkü ferasetini edinmesi sayesinde. Dün o kararı verenle bugün kendini sanık sandalyesine koyan kişi, manevi ve zihni açıdan aynı değil. Şimdi edinilen ferasetle hatıralara ait çaresizliğe kılıç çekmek, kişinin kendine dair vicdanını baltalamasından başkaca bir şey değil.
Hasılı kelam insanın yapıp ettiklerine dair sorumluluğu elbette yok sayılamaz. Fakat kişinin kendine amansızca saldırısının daha itidalli bir noktaya çekilmesi elzem. “Yüzleşme” insanın kendisini bir infaz mangasına çıkarması demek olmamalı. Delikanlılık, hatalarla hesaplaşmaktan kaçınmak değil; düşebilen, yanılabilen, yolunu kaybedilen insana; ne yaşadıysa olduğu gibi kabul ederek şefkat elini uzatabilmek. İnsan kendisine, altından kalkamayacağı, psikolojisini yıkacak yükler yüklemek yerine; insaf ehlinin usulüyle dizini kırıp tefekkürü bir denemeli.
