İstanbul’un Bahar Senfonisi: Erguvan Vakti

Erguvan, Bizans İmparatorluğu’nda “soyluluğun rengi” olarak kabul edilirdi. Doğal yollarla elde edilmesi zor ve son derece kıymetli olan bu renk, sadece imparatorluk ailesine mahsus bir ihtişam nişanesiydi. Osmanlı döneminde ise erguvan, baharın gelişiyle birlikte tertip edilen “Erguvan sefaları” sayesinde sarayla halkı aynı tabiat neşesinde buluşturan zarif bir şölene dönüşmüş; estetiğin, letafetin ve huzurun simgesi olarak benimsenmiştir. Bugün ise Boğaz’ın yamaçlarında bütün albenisiyle açan erguvanlar, o asil mirası her İstanbulluya aynı cömertlikle sunuyor.

Cemal BALIBEY

İstanbul’a bahar, pembe-mor elbiselerini kuşanmış, sessizce gülümseyen o mağrur haberciyle geldi yine. Şehrin kadim dostu, mevsimin en zarif müjdecisi erguvan ağaçları çiçek açtı. Boğaziçi, kışın gri mahmurluğunu üzerinden silkerek bir kez daha giydi pembe-mor gelinliğini. Ansızın patlayıvermiş tomurcuklarıyla erguvanlar, Boğaz sırtlarında yeşilin bin bir tonu arasına serpiştirilmiş fırça darbeleri gibi uzanıyor; bir tablonun en canlı, en ince, en şiirli renkleri hâlinde bizleri selamlıyor.

Farsçada “kızıl” anlamına gelen erguvan, yalnızca bir ağaç ya da bir çiçek değil; Bizans’ın asaletinden Osmanlı’nın zarafetine uzanan, bir şehre kimliğini veren köklü bir renk hafızasıdır. Botanik dünyasında Cercis siliquastrum adıyla bilinen bu ağacın en şaşırtıcı özelliklerinden biri, çiçeklerinin doğrudan gövdesinden ve yaşlı dallarından fışkırmasıdır. Kalp şeklindeki yaprakları henüz uyanmadan, gökyüzüne karşı en canlı bahar nümayişini sergiler. Çiçekleri önce utangaç bir eflatunla açar; sonra mora derinleşir; günlerin ilerlemesiyle zaman zaman pembeye, lila ile morun en soğuk tonları arasında titreşen ince renklere bürünür.

Erguvan, Bizans İmparatorluğu’nda “soyluluğun rengi” olarak kabul edilirdi. Doğal yollarla elde edilmesi zor ve son derece kıymetli olan bu renk, sadece imparatorluk ailesine mahsus bir ihtişam nişanesiydi. Osmanlı döneminde ise erguvan, baharın gelişiyle birlikte tertip edilen “Erguvan sefaları” sayesinde sarayla halkı aynı tabiat neşesinde buluşturan zarif bir şölene dönüşmüş; estetiğin, letafetin ve huzurun simgesi olarak benimsenmiştir. Bugün ise Boğaz’ın yamaçlarında bütün albenisiyle açan erguvanlar, o asil mirası her İstanbulluya aynı cömertlikle sunuyor.

Ne var ki bu görsel şölen, bir o kadar da geçicidir. Erguvan, tabiatın en aceleci sanatçılarından biridir. Kısa bir müddet sahnede kalır; rengini, ışığını ve zarafetini cömertçe etrafa saçar, sonra da ansızın baharın derin yeşiline yer açarak usulca çekilir.

Boğaz’ın iki yakasını dantel gibi işleyen bu pembe-mor örtüyü seyretmek için takvimler bize oldukça dar bir pencere sunar. Çiçekler, hoyrat rüzgârlara ve nisan yağmurlarına boyun eğip dökülmeden evvel bu renk cümbüşüne tanıklık etmek, neredeyse bir İstanbul borcudur.

Nisan sonlarında İstanbul’da yapılabilecek en zarif kaçamaklardan biri; emektar bir Boğaziçi vapurunun dış tarafına oturup rüzgârı yüzünüzde hissederek erguvanlarla şenlenmiş yamaçları temaşa etmektir. Vapur ağır ağır ilerlerken, her kıvrımda karşınıza çıkan o eflatun parıltılar, şehrin bütün gürültüsünü bir anlığına susturur. İnsan, o an İstanbul’un yalnızca taşla, suyla, tarihî yapılarla değil; renklerle, kokularla ve gelip geçen mevsimlerle de kurulduğunu derinden hisseder.

Erguvanları seyretmek için çıkacağınız kısa bir vapur yolculuğu, yalnızca bir gezi değil; ruhu baharın coşkusuyla tazeleyen, kalbi eski bir İstanbul hatırasının içine usulca bırakan eşsiz bir tecrübedir. Çünkü bazı şehirler, en çok baharda kendini ele verir; İstanbul ise belki de en çok erguvan vaktinde gerçek yüzünü gösterir.

Şimdi, elinizde tavşankanı bir bardak çay; gözlerinizde erguvanın moru, gönlünüzde Boğaz’ın serinliğiyle bu şehrin pembe rüyasına dalma vaktidir.