Arapça “adl” kökünden türeyen adalet; denge, doğruluk ve hakkaniyet anlamlarını taşır. Kur’an’da sıkça zikredilen “kıst” kavramı ise adaletin uygulamadaki tezahürüdür. Râğıb el-İsfahânî’nin tespitine göre; “adl” daha çok soyut ilkeyi ve dengeyi, “kıst” ise bu ilkenin somut hayata, paylaşıma ve hukuka yansımasını temsil eder. Bu ayrım, adaletin teorik bir değerden ibaret kalmayıp, fiilî bir sorumluluk olduğunu kanıtlar.
Ahmet POÇANOĞLU
Emekli Konya İl Müftüsü

İslam düşüncesinde adalet; yalnızca teknik bir hukuk ilkesi değil, iman, ahlak ve toplumsal düzenin merkezinde yer alan ilahi bir emirdir. Kur’an-ı Kerim, adaleti insanın vicdanına bırakılmış izafi bir değer olarak değil, Allah’a karşı sorumluluğun vaz geçilmez bir gereği olarak ele alır. Bu çerçevede Mâide suresinin 8 ve 9. ayetleri, İslam’ın evrensel hukuk vizyonunu en berrak şekilde ortaya koyan esasları bize öğretir.
Karakter Haline Gelen Adalet
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” hitabıyla başlayan ayet, adaletin kaynağını ve yönünü tayin eder. Ayette geçen “kavvâmîne lillâh” ifadesi, adaletin geçici bir tutum değil, süreklilik arz eden bir şahsiyet özelliği haline gelmesini emreder. Bu, şartlara bağlı bir hak arayışı değil, hayatın bütününe yayılan bir duruştur. Ayrıca “lillâh” (Allah için) kaydı; adaletin menfaat, aidiyet ya da ideolojik bağlılıklar için değil, yalnızca rıza-i ilahi için ikame edilmesi -ayakta tutulması- gerektiğini vurgular. Bu yönüyle adalet, İslam toplumunun hem ahlaki hem de hukuki temelidir.
Kavramsal Çerçeve: Adl ve Kıst
Arapça “adl” kökünden türeyen adalet; denge, doğruluk ve hakkaniyet anlamlarını taşır. Kur’an’da sıkça zikredilen “kıst” kavramı ise adaletin uygulamadaki tezahürüdür. Râğıb el-İsfahânî’nin tespitine göre; “adl” daha çok soyut ilkeyi ve dengeyi, “kıst” ise bu ilkenin somut hayata, paylaşıma ve hukuka yansımasını temsil eder. Bu ayrım, adaletin teorik bir değerden ibaret kalmayıp, fiilî bir sorumluluk olduğunu kanıtlar.
Şahitliğin Ahlaki Boyutu
Ayetin devamındaki “şühedâe bi’l-kıst” ifadesi, adaletin bam- teli ve en kritik uygulama alanı olan şahitliğe işaret eder. Adaletin gerçekleşmesinde bağlayıcı hukuk kuralları kadar onları uygulayan yönetici ve hâkimlerle hakkın veya suçun ispatı için gerekli olan şahitler önemli rol oynamaktadırlar.
Adalet üç aşamalı bir süreçtir: hakikatin bilinmesi, beyan edilmesi ve uygulanması. Şahitlik, bu sürecin kalbidir; zira doğru şahitlik olmadan adil hüküm mümkün değildir. Bu sebeple İslam’da şahitlik, sadece hukuki bir prosedür değil, ibadet neşvesiyle yerine getirilmesi gereken ahlaki bir ödevdir. Kişinin kendi aleyhine, hatta anne-babasının aleyhine dahi olsa doğruyu söylemesi, adaletin her türlü menfaatin üzerinde olduğunu gösteren en somut örnektir.
‘’…Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. (Nisa Suresi/135)
Yapacağınız şâhitlikte adaletten ayrılmayın. “(Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar,” Aleyhlerinde tanıklıkta bulunduğunuz kimseler eğer zengin iseler, sırf zengin oldukları için onların hoşnutluğunu ve rızalarını kazanmak için değil, gerçeği söyleyerek Allah’ın rızasını gözetmeliyiz. Ya da fakir olması sebebiyle ona acıyarak gerçekleri gizleme cihetine gitmeyin, hakkı olduğu gibi teslim ederek şâhitlikte bulunun. Zira “Allah onlara (sizden) daha yakındır.” Zengin olan da fakir olan da Allah’ın kuludur ve Allah hepinizden hepimizden daha merhametli ve onlara hepimizden daha yakındır. Bu nedenle şöyle diyoruz;’’Şahitlik adaletin anahtarıdır.’’
Allah İçin Şahitlik; sadece sosyal görev değil, İbadet boyutlu bir sorumluluktur. Kişinin kendi aleyhine olsa bile doğruyu söylemesidir. Böyle olunca şahitlik; adaletin objektifliğini korur. Şahitlik dost-düşman ayrımı yapmaz, kin veya sevgi şehadeti bozmaz. Bu da adaletin menfaat üstü olduğunu gösterir. Şahitlik bozulursa; Masum suçlanabilir, suçlu kurtulabilir. Bu yüzden yalancı şahitlik kebîre (büyük günah) sayılmıştır.
Şahitlik: Toplumun hafızasıdır. Hakikatin korunmasıdır. Zulmün engellenmesidir. Bir toplumda insanlar: Korkudan susuyorsa, Menfaat için yalan söylüyorsa; adalet çöker. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Şahitlik, adaletin dili; adalet, şahitliğin ruhudur
Emanet ve liyakat
“Adaleti ayakta tutan en önemli unsurlardan biri de emanetin ehline verilmesidir zira emanet ehline verilmez ise zayi olur. Emanet Kavramı: Sadece maddi varlıkları değil; ilim, sır, görev, yetki, aile ve devlet yönetimi gibi geniş bir sorumluluk alanını kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’in;
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.’’ (Nisa Suresi/58) Hitabı; adaletin yönetim ve liyakatle olan kopmaz bağını gösterir. Görevin, makamın veya sorumluluğun o işi en iyi yapacak kişiye teslim edilmesi hem bireysel bir hakkaniyet hem de toplumsal bir emanettir. Ehliyetin göz ardı edildiği bir yerde, adaletin tam manasıyla tecelli etmesi mümkün değildir.
Bu ayet, İslam’ın hukuk ve yönetim anlayışının temelini oluşturan iki büyük esası ortaya koyar: Emanetin ehline verilmesi. Hükümde adalet. Bu iki ilke, sadece bireysel ahlâkın değil, aynı zamanda devlet düzeninin ve toplumsal güvenin de temelidir. Ayet, doğrudan emir sigasıyla gelerek bu iki hususun vazgeçilmez olduğunu bize bildirir.
Ayetin (insanlar arasında) ifadesi son derece dikkat çekicidir. Bu ifade: Müslüman–gayrimüslim ayrımı yapılamayacağını; Adaletin evrensel olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla adalet bütün insanlık için geçerli ve vazgeçilmez bir ilkedir.
Duyguların Ötesinde Bir Hukuk
Kur’an’ın adalet anlayışının en sarsıcı yönü, düşmana karşı bile adaleti emretmesidir: “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” Bu ilke, insandaki tarafgirlik ve öfkeyi disipline ederek hukuku duyguların tahakkümünden kurtarır. Böylece modern hukuktaki tarafsızlık ve objektiflik ilkeleri, İslam düşüncesinde ilahi bir sorumluluk temeline oturtularak derinleşir.
‘’ Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin’’ emri İslam’ın bir hukuk ve adalet dini olduğunun açık delilidir. Mekke müşrikleri eziyetler işkenceler ettiler, Resulullah’ı (s.a.v) öldürmek istediler, yurdundan çıkardılar, Bedir, Uhud, Hendek savaşlarıyla İslam’ı ve Resulullah’ı yok etmek istediler; Mekke’nin fethi esnasında Allah’ın Resulünün Mekkelilere davranışı ve affetmesi; İslam’ın bir yağma dini değil bir hukuk ve adalet dini olduğunun apaçık şahididir. Tarih de fetihlerde bu ve benzeri örneklere çokça şahitlik eder.
Adaletin pratiğe döküldüğü ve bu iki ayetin (Maide;8 ve Nisa;58) uygulaması ile ilgili, İslam hukukundaki adalet ilkesini ve düşmana karşı bile dürüstlükten taviz verilmediğini vurgulayan bir örnek aktaracağım;
“Allah Resûlü (s.a.v.) Hayber’i fethetti ve arazinin sarı, beyaz [yani altın ve gümüş türünden] her şeyin kendisine ait olduğu şartını koştu. Hayberliler ‘Toprakla ilgili bilgimiz sizden daha fazladır. Bundan dolayı ürünün yarısı sizin, yarısı da bizim olmak üzere onu bize bırakın.’ dediler. Sonra da Allah Resûlünün (s.a.v.) bu şekilde onlara bıraktı. Sonra mahsul olgunlaşınca görevli olarak Abdullah bin Revaha’yı (ra) gönderdi, o da mahsulü tahmin etti. Sonra onlara şöyle dedi: ‘Ey Yahudi topluluğu! Sizler bana insanların en sevimsizi geliyorsunuz; Allah’ın peygamberlerini öldürdünüz ve Allah Azze ve Celle’ye karşı yalan söylediniz. Fakat size olan nefretim, size karşı adaletsizlik (haksızlık) yapmama asla sebep olmayacaktır. Ben (mahsulü) yirmi bin vesk (Dönemin bir ağırlık/hacim ölçü birimidir. 1 vesk yaklaşık 123-165 kg arası bir yüke tekabül eder) hurma olarak tahmin ettim. Yahudiler bu takdiri çok buldular. Bunun üzerine Abdullah (ra): Dilerseniz bu (hesap) sizin olsun, dilerseniz size bıraktığım kısım benim olsun. Bunun üzerine onlar ilk teklifi kabul ettiler ve: بِهَذَا قَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ “İşte gökler ve yer bu adaletle ayakta durur.” Dediler.
Eşitlik mi, Denge mi?
Adalet çoğu zaman eşitlik ile karıştırılsa da Kur’anî perspektifte adalet, “mutlak eşitlik” değil, “hakkaniyetli bir dengedir.” Herkese aynı şeyi vermek değil, hak edene hakkını, ihtiyaç duyana ihtiyacını ulaştırmak esastır. İslam’ın ortaya koyduğu ölçüde eşitlik, adaletin önünde herkesin aynı konumda bulunması, yani hukuk karşısında ayrıcalığın ortadan kaldırılmasıdır. Bu hakikat, Muhammed (s.a.v.)’in şu çarpıcı beyanında en açık şekilde ortaya konulmuştur: “Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu biri hırsızlık yapınca ona dokunmayıp, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca ona cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.”
Bu hadis, adaletin temel şartının hukuk önünde mutlak eşitlik olduğunu gösterir. Adalet; kişilere, statülere veya güç ilişkilerine göre değişmez. Herkes aynı ölçüye tâbidir. Ayrıcalığın başladığı yerde adalet sona erer. Dolayısıyla adalet, sadece “denge” değil; o dengeyi mümkün kılan eşit bir hukuk zeminidir. Herkesin aynı kurallara bağlı olması, adaletin ön şartıdır. Ancak bundan sonra “hak edene hakkını vermek” anlamındaki denge gerçekleşir. Bu yönüyle: Eşitlik: Hukukun herkese aynı mesafede durması. Adalet: Bu eşit zemin üzerinde hakkın yerini bulmasıdır.
İhsan ise bu çerçevenin ötesine geçerek fazlasını vermeyi ifade eder. Böylece İslam’da hukuk düzeni; eşitlik ile başlar, adalet ile tamamlanır, ihsan ile kemale erer.
Netice: Toplumsal Varoluşun Temeli
Toplumsal düzenin bekası adalete bağlıdır. Yöneticiler için adalet zulmetmemek, hâkimler için hakka uygun hüküm vermek, aile reisleri için ailenin fertleri arasında ilgi-alakadan, hibeye ve mirasa kadar ince bir adalet anlayışı ile hareket etmek, bireyler için ise dürüstlükten sapmamaktır. Ayetin sonunda yer alan “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” uyarısı, adaletin bir davranış şekli olduğu kadar niyet ve samimiyet boyutuyla bir iç murakabe bir vicdan meselesi olduğunu da hatırlatır.
Adalet; bireyin vicdanında başlayan ve toplumun tüm katmanlarına yayılan, mahkeme salonlarından aile hayatına kadar her alanda yaşatılması gereken bir ilkedir. Adaletle ayakta duran toplumlar güçlü ve huzurlu kalırken, adaletten uzaklaşan yapılar çözülmeye ve çürümeye mahkûmdurlar.
