İNCİ MERCAN GERDANLIĞI (4)

ALİ KERRAMALLAHÜ VECHE

Ahenkli ve fesattan uzak bir düzenin sağlanmasında hem yöneticinin hem de yönetilenin sorumluluğu vardır. Yönetici üstlendiği görevi bir emanet olarak telakki eder ve bu emanetin hakkını verebilmek için adalet ve liyakatle çaba sarf eder. Yönetilen de başındaki idarecinin meşru taleplerine itaat eder ve yöneticiye yardımcı olmaktan geri durmaz.

Ahmet Poçanoğlu

Emekli Konya İl Müftüsü

Fotoğraf: Şehnaz Fındık (Taksim Camii)

   4. HADİS

حديث امير المؤمنين ابي الحسن علي بن أبي طالب بن عبد المطلب بن هاشم بن عبد مناف بن قصي بن كلاب بن مرة بن كعب بن لؤي بن غالب بن فهر بن مالك بن النضر وهو قريش بن كنانة بن خزيمة بن مدركة بن إلياس بن مضر بن نزار بن معد بن عدنان

    بَعَثَ النَّبيُّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ سَرِيَّةً، فَاسْتَعْمَلَ رَجُلًا مِنَ الأنْصَارِ وأَمَرَهُمْ أنْ يُطِيعُوهُ، فَغَضِبَ، فَقالَ: أليسَ أمَرَكُمُ النَّبيُّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ أنْ تُطِيعُونِي؟ قالوا: بَلَى، قالَ: فَاجْمَعُوا لي حَطَبًا، فَجَمَعُوا، فَقالَ: أوْقِدُوا نَارًا، فأوْقَدُوهَا، فَقالَ: ادْخُلُوهَا، فَهَمُّوا وجَعَلَ بَعْضُهُمْ يُمْسِكُ بَعْضًا، ويَقولونَ: فَرَرْنَا إلى النَّبيِّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ مِنَ النَّارِ، فَما زَالُوا حتَّى خَمَدَتِ النَّارُ، فَسَكَنَ غَضَبُهُ، فَبَلَغَ النَّبيَّ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، فَقالَ: لو دَخَلُوهَا ما خَرَجُوا منها إلى يَومِ القِيَامَةِ؛ الطَّاعَةُ في المَعروفِ

     Mü’minlerin Emiri ebil Hasen Hz.Alî b. Ebi Talib b. Abdulmuttalib (Şeybe) b. Hâşim b. Abdimenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadîr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İyâs b. Mudâr b. Nizâr b. Me’ad b. Adnân;  söyle dedi:

     Peygamber (sav) bir seriyyenin başına Ensar’dan bir adamı kumandan tayin edip gönderdi. Bu zatın emrindeki mücahitlere de kumandanlarına itaat etmelerini emretti. Bu kumandan sefer esnasında bir meseleden dolayı maiyetindekilere öfkelendi de:

— Peygamber sizlere bana itaat etmenizi emretmedi mi? diye sordu. Onlar da:

— Evet emretti, dediler.                                                                    

     Bunun üzerine kumandan:

— Öyleyse benim için odun toplayın! dedi. Mücahitler odun topladılar. Bu defa da kumandan:

— Odunları ateşleyiniz! emrini verdi. Mücahitler odunu yakınca da: Bu ateşe giriniz! diye emretti.

     Bu emir üzerine askerlerin bir kısmi ateşe girmeyi düşündüler. Fakat bazıları da onları tutmaya ve: — Bizler ateşten Peygamber’e kaçıp sığınmış kimseleriz, demeye başladılar.

     Onlar bu karşılıklı konuşmaya devam ederlerken nihayet ateş söndü. Kumandanın da öfkesi geçip sakinleşti. Bu olay Peygamber’e (sav) anlatılınca: — “Eğer ateşe girselerdi, artık kıyamet gününe kadar ateşten çıkamazlardı. (Çünkü amire) itaat, ma’ruf olan emirlerde olur” buyurdu (Buhari;4340, Müslim;1840)

     BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

     Peygamber Efendimiz burada çok önemli bir düstur koymuş, hayatı sadeleştirmiş, insanı prangalarından kurtararak hürriyetine kavuşturmuştur.

     Hz. Peygamber, yöneticiye itaatin maruf çerçevesinde -yani aklı selimin ve din-i Mübin-i İslam’ın güzel gördüğü, Allah’a cc itaati ve yakınlaşmayı sağlayan iyi işlerde- olacağını vurgulayarak, “Müslüman bir kimsenin hoşlandığı ve hoşlanmadığı her hususta (yöneticisini) dinleyip itaat etmesi gerekir; ancak kendisine Allah’a isyanı gerektiren bir şey emredilmesi hariç.’’ buyurur.

     Ahenkli ve fesattan uzak bir düzenin sağlanmasında hem yöneticinin hem de yönetilenin sorumluluğu vardır. Yönetici üstlendiği görevi bir emanet olarak telakki eder ve bu emanetin hakkını verebilmek için adalet ve liyakatle çaba sarf eder. Yönetilen de başındaki idarecinin meşru taleplerine itaat eder ve yöneticiye yardımcı olmaktan geri durmaz.

     ALİ KERREMALLAH’Ü VECHE

     Hz. Ali; Peygamber’in (sav) nübüvvetinden 10 sene önce Miladi 600 yılında Mekke’de doğdu. Babası Abdulmuttalip oğlu Ebu Talip, annesi Haşim oğullarından Esed kızı Fatıma’dır.

     Babası Ebu Talip adını Ali, annesi Fatıma da babasının adından dolayı Esed koydu; Rasulullah Efendimiz, aslanların lideri manasına gelen Haydar adını ikinci isim olarak koydu, annesi de bu ismi pek beğendi. Haydar ismi, düşmanın arasına dalıp döne döne savaşan anlamında Kerrar lakabıyla anılmış; Haydar-ı Kerrar şeklinde kullanılmıştır. Hz. Ali’nin pek çok lakabı bulunmakta; Ebu Turab, Esedullah (Allah’ın Aslanı), Seyyidü’l-Arab, el-Murtaza, el-Feta lakaplarıyla da anılmıştır.

     Ebul Hasen Ali b. Ebi Talib El Kureşi El Haşimi, ilk Müslümanlardan Hz. Peygamber’in damadı ve Hulefa-i Raşidin’in dördüncüsüdür.  Rasulullah (sav) Efendimizle aralarında otuz yaş var ama küçük yaşından itibaren eli hep O’nun elindedir.

     Ebu Talib’in, Ka’be ile alakayı kendisi için bir kazanç vesilesi diye kullanmak yerine fedakârlık sebebi haline getirmesi Ebu Talib’in imkânlarını tükenmişti. Fahr-i Kâinat Efendimiz, amcası Abbas’a giderek “Biliyorsun ki, kardeşin Ebu Talip sofrasında pek çok elin toplandığı kalabalık bir aileye sahip. Seninle ona gidelim de çocuklarından birer tanesini evimize alalım; Ebu Talib’i biraz ferahlatmış oluruz.’’ der. Rica, tereddüt, ısrar ve kabul…

     Kâinatın Efendisine düşen, Allah’ın (c.c), çocukluğundan beri yüzünü aydınlattığı Hz. Ali Kerremallah’ü Vechedir. Beş yaşındadır. Ali şimdi O’nun dizleri dibinde, zevcesi temiz ve büyük Hatice validemiz ona annelik etmektedir.

    Allah Rasulü kırk, Ali ise on yaşındayken insanı büyük marifete çağıran keremini bildiren ve kuluna ilim yolunda bu keremden pay almayı ihtar eden ayetler nazil olunca Rasulullah efendimiz; Beni örtün, beni örtün! dediği o anlar Ali’nin gözleri önünde cereyan ediyor. O bütün bunlara şahit oluyordu.

     Rasulullah’a (sav) ilk iman eden Hz. Hatice, ikinci ve olgun erkekler arasında ilk iman eden Hz. Ebubekir, üçüncü ve fakat çocukluk sıfatına göre ilk iman eden Hz. Ali’dir.

     Hz. Ali bir gün Rasul-i Ekrem Efendimizi Hz. Hatice ile namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince, “Nedir bu?” diye sordu. Rasul-i Ekrem:

     “Ey Ali, bu Allah’ın seçtiği, hoşnut olduğu dinidir. Ben seni bir olan Allah’a iman etmeye davet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayan Lat ve Uzza’ya tapmaktan sakındırırım.’’ dedi. Hz. Ali, bu teklif karşısında tatlı çocuk bakışlarını yere dikerek bir an durakladı. Sonra şöyle dedi:

     “Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim bir şey bu. Babam Ebu Talib’e danışmadan bir şey diyemem.’’

     Fakat Rasul-i Kibriya Efendimiz, henüz davasını açıkça ilan etme emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Ali’yi ikaz etti; “Ey Ali! Eğer söylediklerimi yaparsan yap. Yok eğer yapmayacak olursan gördüğünü ve işittiğini gizli tut. Kimseye bir şey söyleme!” dedi.

     Hz. Ali, bu ikaz üzerine sırrı muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi düşünerek geçirdi. Şafak aydınlığı ile birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Rasulullah’ın huzuruna giderek, “Allah, beni yaratırken Ebu Talib’e sormadı ki bende Ona ibadet etmek için gidip kendisine danışayım.” dedi ve Müslüman oldu.

     İşte dört tane birinci ve aralarında bir çocuk. Ali çocuk; âlemlere rahmet olarak gelenin arkasında safta. Biri çocuk olan iki erkek, bir kadın ve gök dolusu melek…

     İslam’ın “Defter-i Kebiri” açılmış; işte Zeyd, Abbasın zevcesi Ümmül Fazl, Ebubekir’in kızı Esma Ömer’in kız kardeşi Fatıma, işte Affan oğlu Osman, Avvam oğlu Zübeyr, Avf oğlu Abdurrahman, Ebi Vakkas oğlu Saad, Abdullah oğlu Talha; işte ilklerin ilkleri (r.anhüm). Cennetle müjdelenen 10’lar…

     O, Peygamber’in (sav) yatağında, ölüm tehlikesine karşı kendisini O’nun yerine koymak gibi bir sadakat ve fedakârlık timsaliyle; Muhammed’ül Emin olan efendimize emanet edilen emanetleri sahiplerine teslim etmek üzere üç gün Mekke’de ikamet edip emanetleri sahiplerine teslim ettikten sonra yola çıkar.

     Hz. Ali, hicrette yirmi üç yaşında. Rasulullah’a (sav) Kuba’da iken kavuşur. Ayakları şerha şerha kan içindedir. Rasulullah (sav) efendimiz ayaklarını kan içinde görünce “Sen benim Cennette ve yeryüzünde kardeşimsin” demiştir.

     Hz. Ali, efendimizin kızı Fatıma’yı, Rasulullah efendimizden ister.Tahtadan bir sedir, sahtiyandan bir şilte ve yastık; içleri hurma lifleri ile dolu ve ihtişamlı bir düğün ziyafeti… Hicretin 3. yılında, Ramazan ayının 15’inde Hz. Hasan, hicretin 4. yılında, Şaban ayının 5’inde Hz. Hüseyin dünyaya gelmiştir.

     Uhut Savaşı… Hz. Ali’nin vücudunda bir ok parçası, acısına dayanmak çok güç… Ali namazdayken ve namazın vecdi içinde ok parçası çıkarıldı, yara dağlandı.  Hayber’in Fethi gecikir, Rasulullah (sav) efendimiz, ‘’Ben bayrağı yarın, Allah ve Rasulü’nün sevdiği birine vereceğim! O muvaffak olacak ve kaleyi düşürecek’’ der. Ashabın pek çoğu o geceyi, bayrağın kime nasip olacağı heyecanıyla uykusuz geçirir. Bayrak; Haydar olan, Kerrar olan, Murtaza olan, Ebu Turab olan Hz. Ali Kerremallah’ü vecheye teslim edilir. Gaza meydanında, Zülfikar’ı elinde olan aslanların aslanı öyle bir kahramanlık gösterdi ki; Zaloğlu Rüstemler Hz. Ali’ye seyislik edemeyecek bir derekeye düşerler.

     Hz. Ali, Rasulullah ile Tebük hâricindeki tüm seferlere katılmıştır. Tebük Seferi’nde Rasulullah O’nu Medine’de bırakmıştır. Onun sadece çarpışmalarda yer almadığı, istihbarat, takip, infaz seriyyeler gibi başka askerî görevi de üstlendiği görülmektedir. Hz.Ali seferlerde sancak taşıyan, en kritik vazifeleri yerine getiren,vahyin ve Hudeybiye’nin katibidir.

     Hz. Peygamber vefat edince Hz.Ali, ‘‘Anam babam sana fedâ olsun. Hayatında güzel olduğun gibi ölümünde de güzelsin’’ der. Ali, Faḍl b. Abbâs ve Usâme b. Zeyd Rasulullah’ı (sav) yıkamışlardır. Cenaze namazı kılınacağı zaman Hz.Ali, ‘’Kimse imam olmayacak, O diri iken de ölü iken de sizin imamınızdır’’ der. Böylece insanlar gruplar halinde içeri girmeye ve imamsız olarak cenaze namazlarını kılmaya başlarlar.

     Hz. Ali ilk üç halife döneminde bir idarî görevde bulunmamış, savaşlara katılmamıştır. Medine’de ikamet edip dinî ilimlerle uğraşmayı tercih etmiştir.

     Hz. Osman’a isyana teşebbüs edenleri vazgeçirmek için ciddi ikaz ve nasihatlerde bulunmuş; ancak onların halifenin evini kuşatmalarına ve şehit etmelerine engel olamamıştır. Hz. Osman şehit edilince ashab-ı kiram mescitte toplanarak yeni halife seçimine gittiler. Ali b. Ebû Tâlib, kendisine yapılan hilâfet teklifini orada bulunan Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine biatı kabul etmiştir. Hz. Ali’nin (r.a) hilafeti döneminde, Hz. Osman döneminde başlayan tefrika; ‘katilden daha şiddetli olan fitne’ artarak devam etmiş, Müslümanlar arasında Cemel, Sıffin ve Nahrevan Savaşları yaşanmıştır.

     İslam’ın yayılış tarihinde O’nun, ilim, takvâ, ihlâs, samimiyet, fedakârlık, şefkat, kahramanlık ve şecaat gibi yüksek ahlâkî ve insanî vasıflar bakımından Müslümanlar arasında müstesna bir mevkie sahip olduğunu ve Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilenlerden biri olduğunu hemen hemen bütün kaynaklar ittifakla belirtilir. O, Kur’an ve Sünnet’e tam anlamıyla bağlı, İslam tarihinin talihsiz vakaları sonunda göz yaşı döküp muhaliflerinin iman ve hidayetleri için dua edecek kadar hassas, takva sahibi ve idealist bir mümindir. Ancak Şii dünyası, onun İslâm kamuoyunda benimsenmiş olan özellikleriyle yetinmeyip bir fırka olarak teşekküllerindeki esas ve temel unsur olan imâmet vasfı ve hakkı üzerinde ısrarla durur ve bu hususta Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’in mantığıyla çoğu zaman uyuşmayan pek çok asılsız menkıbeler ve hatta hadisler ileri sürerler. Ancak Şiiler’in bu görüşünü İslam’ın genel prensipleri ve hukuk anlayışıyla bağdaştırmak mümkün görülmediği gibi, bunun sevad-ı azamın telakkisine ve tarihî gerçeklere de ters düştüğünü açıkça söylemek lâzımdır

     Ali (r.a) hicretin 40. senesinin Ramazan ayının 17’sinde, Cuma günü, 63 veya 64 yaşındayken; oğlu Hasan ile birlikte Medine mescidine doğru yürüdüğü sırada, Abdurraḥman b. Mulcem el-Muradi tarafından bir kılıç darbesi ile şehit edildi.

     Rasulullah (sav) ile devamlı beraber olması sebebiyle rivayet ettiği hadislerin içinde O’nun şemailine, ibadet ve dualarına dair olanlar daha çoktur. Hadislerinin sayısı 586’dır. Bu hadislerden 20’si hem Buhari’de hem Müslim’de yer almakta ve ayrıca 9’u sadece Buhari’de, 15’i de Sahihi Müslim’de bulunmaktadır.

     Kerremallah’ü Veche (Allah yüzünü ak etsin).