İlahiyat Eğitiminin Problemleri

Din eğitimi veren kurumlara da personel kaynağı olan ilahiyatlar bir döngünün içerisinde yer alır. Fakültelerden din eğitiminde kalifiye mezunlar vermek demek aynı zamanda fakültelere kaliteli öğrenci gelmesi demektir.  Bu sebeple alan yeterliliğinin yanı sıra bir de işin pedagoji eğitimi boyutu bulunmaktadır.

İsmail ERKEN

Dr. Öğretim Üyesi, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

İlahiyat/İslamî ilimler fakülteleri Türkiye’de yüksek din eğitimi ve öğretimi veren kurumlardır. İlahiyatın tarihini Dârülfünûn-ı Şâhâne’deki Ulûm-i Âliye-i Dîniyye Şubesi ile başlatmak mümkün olsa da günümüzde var olan fakülteleri düşünürsek daha çok 21 Kasım 1949’da kurulan Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ile başlatmak daha doğru olacaktır. Cumhuriyet tarihi içerisinde açılan ve daha sonra ilahiyat fakültesine dönüşen Yüksek İslam Enstitüleri de bu tarih içerisinde önemli bir yere sahiptir. 28 Şubat döneminde sayısı ve kontenjanları iyiden iyiye azalan ilahiyatlar şimdilerde 100 üzerinde devlet ve vakıf üniversitelerinde birinci/ikinci eğitim ve örgün/yaygın öğretim bölümleri şeklinde eğitime devam ediyor. İlahiyat alanında yüzde yüz Arapça veya İngilizce eğitim veren fakülteler mevcuttur. Ayrıca ön lisans bölümüne müteakip lisans tamamlama eğitimi (İLİTAM) verilen bölümler de bulunuyor.  Yabancı dil hazırlık eğitimi tüm ilahiyatlarda yer almıyor.

İlahiyat lisans eğitiminde temel İslam bilimleri, felsefe ve din bilimleri ve İslam tarihi ve sanatları alanlarında dersler verilmektedir. Fakülte mezunları Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde imam-hatip, Kur’an kursu hocası; Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen ve fakültelerde alan araştırmacısı olarak istihdam edilmektedir. İlahiyat fakültesi lisans öğrencisi olmak için herhangi bir lise şartı bulunmamaktadır. Bu sene -bir ilk olarak- hafızlara özel kontenjanlar tanımlanmıştır.

İlahiyatları değerlendirirken farklı boyutlarda konuyu ele almak gerekir. Biz de ilahiyatları öncelikle eğitim açısından değerlendireceğiz. İkinci olarak kişisel planda ilahiyatlı olmak veya ilahiyat mezunu olma durumu üzerinde durulacaktır. Sonrasında ise sosyolojik olarak ilahiyatlar ele alınacaktır. Bu değerlendirmeler yazının sınırları göz önüne alındığında tahmin edileceği üzere geniş kapsamlı olmayacaktır.

Son senelerde sayıları hızla büyüyen ilahiyatların eğitim alanında problemler yaşadığını/yaşayacağını öngörmemek imkânsızdır. Eğitim kadroları ve fiziksel imkânlar yönünden sorunlar yaşanmaktadır. Gelişmiş insan gücünün eksikliği ile ders yükü hayli fazla olan bir alanda eğitim yapmak oldukça zordur. Artı olarak; bunlara kitap ve kütüphane eksiklikleri de eklenince durum daha sorunlu bir hal almaktadır.

Eğitim açısından ikinci bir sorun öğrencilerin bazı durumlarda sadece temel kaynaklar ile sınırlı kalmalarıdır. Zira süre sınırlı ve program sıkışıktır. Ek okumalara, araştırmalara, disiplinler arası değerlendirmelere yer verilememektedir. Yüksek din eğitiminin yapıldığı bu kurumlarda farklı konularda uzmanlaşma amacı ile belli alanlara yönelmek de her zaman kolay olmamaktadır. Kaldı ki bunlara bir de alan dışı konular da eklenebilmelidir. Örneğin İslam iktisadı, nebevi tıp veya helal sertifikaları gibi konularda ilahiyatçılara ihtiyaç duyulmaktadır.

Din eğitimi veren kurumlara da personel kaynağı olan ilahiyatlar bir döngünün içerisinde yer alır. Fakültelerden din eğitiminde kalifiye mezunlar vermek demek aynı zamanda fakültelere kaliteli öğrenci gelmesi demektir.  Bu sebeple alan yeterliliğinin yanı sıra bir de işin pedagoji eğitimi boyutu bulunmaktadır.

Örgün ve yaygın eğitim kurumlarının bulunması eğitim açısından düşünülmesi gereken başka bir meseledir. İlahiyat gibi gayet önemli bir alanda her iki eğitim tarzının da kendine göre olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır. Ayrıca Arapça hazırlık sınıflarının standart olmaması da bir sorun olarak düşünülebilir. Eğitimde standardın olmaması öğrencilerin değerlendirilmesi açısından problemlidir. 

İlahiyat eğitimi ele alınırken doğal olarak nirengi noktası “din” olur. Kişisel planda da din, insanların hayatını şekillendiren bir olgu olduğuna göre mesele elbette daha girift bir hal alır. İlahiyat alanı kaynakları ve konuları yönünden oldukça geniş bir alan olması sebebi ile öğrenci kişisel olarak kendini çok çalışmaya hazırlamalıdır. Ele alınan konuların asıl kaynakları Arapça başta olmak üzere başka dillerdedir. Bu sebeple dil eğitiminde süreklilik ve istikrar da sağlanmalıdır. Sonuç olarak sürekli ve yoğun bir çalışma, öğrencinin yorgun ve bıkkın bir ruh haline bürünmesine sebep olabilir.

İlahiyat eğitimi alan ve alacak öğrencileri dindar olarak nitelemek genel bir kanı olarak yanlış olmayacaktır. Bu kanıdan yola çıkarsak kişinin ailesinden ve çevresinden edindiği ve kendi bilgisini geliştirdiği bir alan olarak din, ilahiyata yeni başlamış bir birey için her zaman kolay bir konu değildir. Her sosyal bilimde olduğu gibi bu alanda da tartışmalar ve farklı görüşler bulunmaktadır. Araştırmacılar meselelere yığılmacı bir yaklaşım ile kendi savlarını destekleyerek yaklaşırlar. Bu görüşler yabancı olunan görüşler olabilir. İşte bu noktada ilahiyat öğrencisi bazen kişisel problemler hissetmektedir. Kimi zaman kendi dindarlığını sınamakta, kimi zaman bu görüşlerin sahiplerinin dindarlığını sınamaktadır. Öğrenci ilahiyat eğitimi süresince meseleyi sadece iman ve inkâr mevzisinden ele alırsa, fikirlerin çeşitliliğine olan inancını yitirirse ve tartışmanın getirilerini ıskalarsa aldığı eğitim onu tedirgin edici bir hal alır. Bu sebeple tartışmaların üzerine gidecek, hatta özüne inecek ve doğru bilgiye ulaşma hevesi içinde olacak bir ruh hali çok daha fazla iş görür. Zira mesele kimin galip ve mağlup olduğu retoriksel bir cedel değildir. Esas meselenin eğitim olduğu asla unutulmamalıdır.

İlahiyat fakültelerinden mezun olan bireylerin kişisel planda yaşadıkları zorluklardan biri din adamı olmanın kendisidir. Kendini dinin yaşayan ve yürüyen temsili olmak gibi yüklenmesi imkânsız bir görevi yükleme durumunda bulan bazı bireyler kendileri olmaktan vazgeçme noktasına gelmektedir. Bu örneğin, her beden eğitimi öğretmeninden olimpik bir sporcu olmayı beklemekle aynı şeydir. Netice itibari ile bu şekilde oluşturulan bir kimlik kurumsal bir kimlikten öteye geçmemektedir. Bazen ikircikli bir yapıya dönüşmekte ve kişinin sosyal hayatında bu kimlik ile ve bu kimlik olmaksızın oluşturduğu iki kişisel alan oluşmaktadır.

Mezunların karşılaştıkları bir sorun da din hakkında gelen sorularında altında ezilme duygusudur. Az önce zikrettiğimiz perspektiften devam edersek bu sefer de birey kendisini her şeyi bilmekle memur etmektedir. Ki bunun imkânsız olduğu çok açıktır. Bu durumu aşabilecek en iyi aksiyon gelen her soruyu ve sorunu bir fırsat bilmektir. O konuda var olan bilgileri incelemek ve araştırmak ayrıca elde edilen bilgileri muhataba ulaştırmak kişisel olarak bir gelişimdir.

Diğer bir kişisel problem ise ilahiyatçının bildiğini/öğrendiğini toplum huzurunda anlatma sorunudur. Gerek ailesi ve gerekse sosyal çevresi içinde bazı konularda edindiği akademik bilgiler başlarına bela olmaktadır. Muhatapları ile anlaşamadıklarını hissetmelerinin yanı sıra aynı zamanda kimi zaman dışlanma ve ötekileştirme duygusunu yaşamaktadırlar. Hatta çoğu zaman, bu nahoş durumlara batıl inançlar sebep olmaktadır. Bu durumda ilahiyatçı doğru bildiği şeyi anlatırken muhatabının kemikleşmiş inancına karşı gelmektedir.

Toplumsal olarak; maalesef ilahiyat fakültelerinin sosyal planda konumlandırma sorunu bulunmaktadır. Din eğitimi veren diğer birçok dernek, cemaat ve vakıflar ile ne yazık ki karşı karşıya bırakılmaktadır. Bazı söylemler bu fakülteleri toptancı düşüncelerin büyüsüne kapılarak yanlış konumlandırmaktadır. İçerisinde yüksek din eğitimi verilen kurumlar olarak ilahiyatlar toplumun bazı kesimlerince hedef gösterilip itibarsızlaştırılmaktadır. Hatta bu iş arkasında saf tutmamaya ve muhatap almamaya kadar gitmektedir. Meselenin başka ilginç bir yanı ise bu karşıtlık içerisinde bu kurumlarda okuyan gençler de bulunmaktadır. Bu sorun onları hoşnut olmadıkları bir kurumdan diploma almaya zorlamaktadır.

Diğer bir sosyolojik problem ise bu fakültelerden din konusunda toplumsal bir bilinçlendirme beklemektir. Yani toplum ile din arasındaki bağlantının güçlendirilmesinde aktif rol üstlenmesi hedeflenmektedir. Bu işlevin yerine gelmesi, gerek mezunlar gerek öğrenciler ve gerekse öğretim üyelerinden beklenir. Bu bağlamda akademik dil ve din dili uyuşmazlıkları ile muhataplarla anlaşamama problemleri yaşanır. Burada din hizmetlerinin ve eğitiminin istihdam edilen kamu personellerince verildiğini zikretmek gerekir. Zira az önce bahsedilen hedefi gerçekleştirmek üzere istihdam edilip edilmedikleri başka bir problemdir.

Sonuç olarak ilahiyat ve İslamî ilimler fakültelerinin, öğrencilerinin, mezunlarının ve öğretim kadrolarının önünde burada zikredilmeyenler de dâhil bir sorunlar manzumesi durmaktadır. Her sorun bir anda ortaya çıkmadığı gibi sorunların bir anda da çözülmesi imkânsızdır. Sorunlar bize yeni kapılar ve aksiyon alma imkânı tanır. Aynı zamanda çözüm için uğraşılmaması bu sorunların büyümesine sebep olacağı gibi sorunların çözümüne ait inancın da azalmasına sebep olur. Umarım hep beraber düşünerek ve taşın altına elimizi koyarak bu sorunları çözme kudretine sahip oluruz.