Günümüzde reîsü’l kurrâ’nın üzerine düşen başlıca sorumluluk veya iş, davet edildikleri hafızlık ve kıraat icazet(nâme) cemiyetlerinde merasimleri sevk ve idare etmektir.
Yusuf ALEMDAR
Prof. Dr., Bilecik Şeyh Edebali Üni. İslami İlimler Fak.

Reîsü’l-kurrâ, Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli vecihler (7, 10 ve 14 değişik şekil) de okunmasını konu edinen Kıraat İlmi literatüründe yer alan bir kavramdır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Reîsü’l-kurrâlık makamı, Şeyhu’l-İslâmlığa bağlı resmî statüde yüksek memuriyetlerden biri idi. Bu itibarla reîsü’l-kurrâlık, o devrin şartlarında ve o devletin bürokratik yapılanmasında âli derecede bir unvan ve mevki idi. Reîsü’l-kurrâ mertebesine erişen şahıs, ülkenin tüm kurrâ sınıfının ve kıraat tedris müesseselerinin başkanı sayılırdı. Buna göre Osmanlı’da reîsü’l-kurralık makamına atanmakla o sıfatı taşıyan zat, memleketin bütün “hâfızu’l-Kur’an ve kurrâ-i kirâm”ının; bir başka ifadeyle bunlardan müteşekkil “ehl-i Kur’an” zümresinin başı, dolayısıyla en üst düzeydeki idarecisi konumunda bir statüye sahipti. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ise bu makam, sembolik bir rütbe hüviyetine bürünmüş, sadece bu ilimle uğraşanları en üst düzeyde temsil eden bir unvan hâlini almıştır. Bugün yalnızca manevî yönüyle itibar gören reîsü’l-kurrâ’nın seçimi, birtakım kurallar çerçevesinde yapılmaktadır. Bu bağlamda reîsü’l-kurrâ tayin edilecek kişi; Takrîb seviyesinde Kıraat okumuş olması ve bundan icazet almış bulunması, bu icazetnâmenin zamanındaki mevcut kurrâ içinde en eski tarihi taşıyor olması, Osmanlı’nın payitahtı durumundaki İstanbul’da ikamet ediyor olması ve nihayet mesleğin içinde bulunması; yani Kıraat İlmi’nin eğitim-öğretimiyle aktif biçimde meşgul olması gerekmektedir[1]. Günümüzde reîsü’l-kurrâ’nın üzerine düşen başlıca sorumluluk veya iş, davet edildikleri hafızlık ve kıraat icazet (nâme) cemiyetlerinde merasimleri sevk ve idare etmektir. Manevî değeri haiz bu görevi ülkemizde son olarak ifa eden Reîsü’l-kurrâ, İstanbul-Eyüp Sultan Cami-i eski/emekli imamlarından Ahmet Arslanlar idi ki kendisi, 21 Eylül 2021 tarihinde Rahmet-i Rahman’a kavuştu ve ertesi gün de yıllarca imamlık ve hatipliğini deruhte ettiği bu camide cenaze namazı kılınarak ebedî âleme ve istirahatgâhına uğurlandı.
Bundan sonra burada zikredilecek şeyler, merhûm Reîsü’l-kurrâ Hafız Ahmed Efendi ile 10 Ocak 2010 Pazar günü öğleden sonra İstanbul-Eyüp Sultan Cami-i İmam ve Müezzinler Odası’nda başlayan ve civardaki bir lokantada devam eden uzun soluklu röportajdan alıntılanan kısa anekdotlardan oluşmaktadır. Açıkçası, tarafımızdan gerçekleştirilen bu mülâkat, âdeta hoca-talebe arasında cereyan eden sıcak sohbeti andıran bir konuşmadan ibarettir ki buraya aktarılanlar, o esnada yazılı olarak kaydedilen notların bilahare kompoze edilme sonucunda ortaya çıkan metnin özet hâlidir.
Öncelikle Hoca, nev’i şahsına münhasır bir insan idi. Meselâ, epey ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ zihnî melekeleri tam manasıyla yerinde ve bütün işlerini bizzat kendisi görmekte olan biri idi. Birtakım ilkelere sahip ve sıradan bir kişi olmadığı çok belliydi. Şahsî gözlemlerime göre Osmanlı kültürüyle beslenmiş/yoğrulmuş bir İstanbul beyefendisi nitelemesini fazlasıyla hak eden biri görünümünde idi. Doğum tarihini, dolayısıyla yaşını bir türlü söylemeyişi ve asla fotoğraf çektirmeye yanaşmayışı, bunun tipik örnekleriydi[2].
Şimdi burada, söylenenler nakledilirken sadece onun sözlerini hülâsa etme yoluna gidilecektir. Ancak Hoca’nın anlatıp da ardından; “Bunları yazıya koyma!” dediği noktalar var ki onlar da -kendilerine olan saygımız ve ahde vefa borcumuz icabı- burada dile getirilmeyecektir. Bu da okuyucu tarafından hoş karşılanması gereken bir husustur.
Sadede gelinecek olursa; Hâfız Ahmed Efendi, doğma-büyüme İstanbul-Eyüp’lü olup babası ve dedesi de aynen buralıdır. Soyadı Arslanlar’dır. Babasının adı İbrahim olup annesi ise Hafız Teyze olarak bilinirmiş.
Hıfzını Zekâi-zâde Hoca Ahmed Efendi’den ikmâl etmiş. Ta’lîmi, Fatih Cami-i Baş İmamı Filibeli Mehmed Rasim Efendi’den görmüş. Sonrasında yine Zekâi-zâde’den hâfızlığını kuvvetlendirme çalışması yapmış. Akabinde yine ondan ‘Aşere okumuş. 1938-1939’da Rüştiye Mektebi’nden (Lise’den) mezun olmuş. Takrîb’i, Hoca Niyazi Efendi’den okumuş olup bunu 1940’da bitirmiş ve icazet cemiyeti olmuş. Tayyibe-i Cezerî’yi ise Hamdi Efendi’den okumuş. Bu arada Cami derslerine de devam etmiş. İlm-i Kelâm’ı, Çolak Mehmed Efendi’den tahsil etmiştir.
Askerliğini 1939’da -geçmişte tüberküloz geçirdiğine dair raporu olduğu için- kısa dönem ki toplamda 6 aydan biraz fazla olarak yapmıştır. Bunun 3 aylık acemilik devresini Selimiye Kışlası’nda, diğer 3 aylık dilimini ise Fatih Askerlik Şubesi’nde (ki şu an Fatih Müftülüğü olarak hizmet veren Fatih Cami-i avlusundaki tarihî binada) geçirmiş. Ancak hastalığının nüksetmesi ve ilerlemesi/sürmesi nedeniyle bunun da büyük bölümünü Haydarpaşa Askerî Hastanesi’nde geçirmiş ve buradan terhis edilmiştir.
Hoca, vatanî vazifesini tamamlamanın ardından Çemberlitaş Atik Ali Paşa Cami-i ve Laleli Cami-i imamlıklarında bulunduktan sonra tam 54 yıl sürecek olan Eyüp Cami-i Baş İmamlığına tayin edilmiş. Buradaki görevinin yanı sıra pek çok kişiye ders vermiş, hafızlık yaptırmış ve talim-Tecvîd okutmuştur.
Emekli olduktan sonra Kadıköy-Göztepe’de ikamet etmeye başlamış. Biri kız, biri erkek olmak üzere iki çocuğu var. Hanımı (bu buluşmanın gerçekleştiği tarihten) 8 yıl önce vefat etmiş. Dolayısıyla -ailevî anlamda- o günden beri yalnız yaşamakta idi.
Kendisinden önceki reîsü’l kurrâlar şunlardır (ki bunlar, hatırlayıp sayabildikleridir):
- Süleyman Efendi (Halıcıoğlu Kumbarhâne Cami-i Baş İmamı).
- Sâkıp Efendi (Eyüp Cami-i Baş İmamı).
- Zekâi-zâde Hâfız Ahmed Efendi (Eyüp Cedîd Ali Paşa Cami-i İmam-Hatibi) ki Hoca bundan okumuş. Kendisinin (Sultanahmet Cam-i İmamı ve ünlü mûsıkîşinas) Hâfız Sadeddin Kaynak’tan bizzat dinlediğine göre o şöyle demiştir: “Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den sonra Zekâi-zâde Hâfız Ahmed Efendi geldi de bu makam (Reîsü’l-kurrâlık) tekrar tam sahibini buldu.”
- İmâm-ı Şehriyârî Hoca Niyazi Efendi (Sultan II. Abdülhamid’in Hünkâr İmâm-ı evveli).
- Varnalı Hamdi Efendi (Yavuz Sultan Selim Cami-i Baş İmamı).
- Ali Üsküdârî (Karaköy Yeraltı Cami-i Baş İmamı).
- Mustafa Efendi (Kocamustafa Paşa Malcı Cami-i İmamı).
- Çolak Mehmed Efendi (Fatih ulemasından Duâ-gûh) ki kısa bir süre yapmıştır.
- Gönenli Mehmed (Öğütçü) Efendi (Sultanahmet Cami-i Baş İmamı).
- Hendekli Abdurrahman (Gürses) Efendi (Beyazıt Cami-i Baş İmamı)[3].
- Hâfız Ahmed (Arslanlar) Efendi (Eyüp Sultan Cami-i Baş İmamı)[4].
Hoca’nın naklettiği birkaç hatıra da kısaca şöyledir:
Tayyar Altıkulaç, Diyanet İşleri Reisi olunca Kıraat İlmi’nin kaybolup gideceği endişesinden hareketle Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Hoca’yı Trabzon-Of’tan Ankara’ya getirterek DİB Ankara Eğitim Merkezi’nde Kıraat-ı ‘Aşere, Takrîb ve Tayyibe Kursu açılmıştır. Daha sonra bu eğitim, İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ne nakledilerek Kıraat tahsili burada devam ettirilmiştir. Aşıkkutlu Hoca, Hamdi Efendi’den okumuş. Bu da Varnalı Abdullah Efendi ve Tabak Yunus Cami-i İmamı Hacı Hasan Efendi’den okumuş, yani Kıraat ilmini almıştır.
Hoca askerde iken bir seferinde Selimiye Kışlası yakınlarındaki küçük bir camide -vazifeli imamın o gün orada bulunmaması üzerine- Cuma namazını kıldırma görevini üstlenmiş. İrad ettiği “makâmâtıyla bir Osmanlı Hutbesi”nden çok etkilenen hâzırûndan komutanlar, kendisini tebrik etmiş ve iltifatta bulunmuşlar. Onlardan biri de Haydarpaşa Hastanesi’nin Baştabibi olan Paşa imiş ki sonradan bunun kendisine çok yardımı dokunmuş.
Hoca askerliğinin acemilik safhasında akşamları kumandanlarının izniyle birkaç bölük birleştirilir ve kendisi askerlere İlmihâl dersleri verirmiş.
Son olarak Hoca ile aramızda geçen çok özel bir muhavereye yer vererek yazıyı hitâma erdirmek istiyorum:
Yukarıda sözü edilen odada, kendi imametinde cemaat hâlinde kıldığımız İkindi Namazı’ndan sonra onun işaretiyle teberrüken okuduğum Aşr-ı Şerîf’i (18/Kehf Sûresi, 107–110. âyetleri) dinledikten sonra benim kıraatim hakkında; “Aşıkkutlu ağzı var” diye yorumda bulundu.
Yemeğin akabinde kendilerinden ayrılmak üzereyken; “Hocam, bize bu yolda ne gibi tavsiyeleriniz olur?” diye sorduğumda o, özetle şunları söyledi:
“Lâyık ve ehil olmayana ders okutma. Kıraat okumak isteyen herkese bu ilmi öğretmeye kalkma. Onu önce bir dinle; ta’lîmi, Tecvîd’i iyiyse ve ağzı düzgünse başlat. Bir de hıfzının çok sağlam olmasına dikkat et. Hafızlığı çürük olanlara kıraat okutma. Her önüne gelene, her okumak isteyene ilim öğretme; okutacağın talebeyi çok iyi seç ki emeklerin boşa gitmesin.”
Rabbim; lütfu, rahmeti ve mağfireti ile muâmele eylesin.
Bu yazı; Yusuf ALEMDAR, “Reisü’l-Kurralık Makamı ve Son Reisü’l-Kurra Ahmed Efendi”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 24, İstanbul 2011, s. 25-40’ta yayımlanan makaleden kısaltılarak ve güncelleştirilerek üretilmiştir.
[1] Eşref-zade Muhammed Hulûsî Efendi, Esâmi-i Kurrâ Defteri, DİB Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı Özel Arşivi (Ankara), yer yok 1291, varak no: 6/2; Nebi Bozkurt, “Dârülkurrâ”, DİA, c. VIII, TDV Yayınları, İstanbul 1993, s. 543.
[2] Bunun içindir ki biz, kullanma ihtiyacı doğduğunda Hoca’nın resmini başka yerlerden temin ettik.
[3] İcazetname tarihi itibâriyle Ahmed Efendi, Abdurrahman Hoca’dan daha kıdemli olmasına rağmen bu makama o oturmuştur. Açıkçası, reîsü’l-kurrâlığın Ahmed Efendi’den önce Abdurrahman Hoca’ya intikal etmesi, onun, Kıraat İlmi tedrisatının faal olarak içinde yer alması sebebiyledir. Yoksa bu takdim-tehirin başka bir nedeni ve kasta mahsus özel bir gerekçesi yoktur. Hatta denilebilir ki Ahmed Efendi’nin, bu yönde emeği daha fazla olan Abdurrahman Hoca’ya nezaketen bir ikramıdır. O yüzden zaman zaman Hoca ile karşılaştıklarında kendisine çok hürmette bulunur ve saygıda kusur etmezmiş.
[4] Zikredilen şahıslardan 5-11. sıralarda yer alan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti devrinde reîsü’l-kurrâlık yapma şerefine nail olan zevattır. Bu bilgileri teyit etmek için talebim üzerine DİB Din Eğitimi Dairesi Başkanlığı’nın tarafıma gönderdiği 19.12.2002 tarih ve 2257 sayılı yazısında da bunlar aynen mevcuttur.
