Yeryüzünde Harama Batmamış Bir Belde Var mı?

Geliriniz arttıkça talepleriniz de buna bağlı olarak aritmetik olarak artar. Ateşinize sürekli odun taşınır ve ateş yükseldikçe daha fazla odun gerekir. İşte yoksulluğun yoksunluğa (bağımlılığa) dönüştüğü yer, kırılma noktası, burasıdır. Bu noktada siz eşyaya değil, eşya size hâkim olmaya başlamış demektir.

Derviş Çelebi

Üstad Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde isimli hikâyesinin kadın kahramanı Süheyla, yaşadığı bir dizi sorgulamadan sonra bir başka dünyanın, bir başka Süheyla ile mümkün olduğu gerçeğine teslim olur ve çalıştığı işten ayrılarak hayatında yanlış olan ne varsa onları değiştirmek için kendisi ve çevresiyle zorlu bir mücadeleye başlar. Bu süreçte onu en fazla zorlayan ise başta nefsi olmak üzere kendisine yakınlık duyduğu erkek arkadaşı Engin’dir. Engin, Süheyla’nın tam tersi bir yolda ilerlemektedir. Aralarındaki ilişki bir yol ayrımına gelmiştir, Süheyla, Engin’in birlikte olalım teklifine hayır demiştir. Onca varlık ve zenginliği, Engin’le birlikte kirli olduğu gerekçesiyle elinin tersiyle reddetmiştir. Kendisinden vazgeçmek istemeyen Engin’e kendisiyle birlikte bir gelecek hayal ediyorsa eğer harama batmamış bir beldeye hicret etmeye davet eder. Engin ise bu teklife itiraz ederek öyle bir belde olmadığını öne sürer. Süheyla kendi yoluna gider, Engin kendi yoluna. Peki, sonrasında Süheyla harama batmamış bir belde bulabilmiş midir? Yazar, bu soruya bir cevap vermez ama biz biliriz ki Süheyla doğru yoldadır. Hikâyenin devamında ise Engin’in kaybettiklerinin arayışına tanık oluruz ve hikâye bu arayışın devam ettiği izlenimi ile son bulur.

Aslında masa başına oturduğumda amacım bir kitap tanıtım yazısı yazmak değildi. Süheyla’nın Engin’i davet ettiği “harama batmamış beldeye gidelim”, çağrısına Engin’in verdiği “böyle bir belde yok” cevabını tartışmaktı niyetim. Ancak kalemi elime aldığımda meselenin bu kadar kolay olmadığını ve bu soruya verilecek bir cevabın hatta birkaç cümleyle geçiştirilecek bir cevabımın olmadığını fark ettim. Sonra, “acaba bizim yaşadığımız belde böyle bir belde mi” sorusu zihnime hücum etti. Kâğıdı kalemi bırakıp, kitabı tekrar baştan sona bir daha okudum. Kendimdeki Engin’i fark ettim. Ya sen sevgili okuyucu, sen yolculuğunu tamamlamış bir Engin misin? Ya da (hâlâ) enginlere sırtını dönmüş aynı Süheyla mısın?

Tekrar yazımıza başlık ettiğimiz sorumuza dönecek olursak eğer etrafımızda harama batmamış belde var mı? Doğrusu bundan ben de emin değilim. Peki, harama batmamış bir belde inşa etmek mümkün mü? Bu sorunun cevabı Mustafa Kutlu’nun kurduğu, “Bir başka Süheyla, bir başka dünyadır” cümlesinde saklı bence. Tıpkı kitabın başlığı gibi. Bence harama batmamış bir belde inşası mümkün, peki ama nasıl?

Kutlu’nun tezine katılarak harama batmaya yol açan kapının “yoksulluk” kapısı olduğunu düşünüyorum. Misal kendinizi bir yoklayın, yoksulluk denince her birinizin aklına ne geliyor? Eminim maddi ihtiyaçlardan kaynaklanan sahip olamadığınız şeyler, eksiklikler, beliriyor hayalinizde. Başta karnınızı doyurmak telaşı olmak üzere eksik mutfak gereçleriniz, almayı hayal ettiğiniz cep telefonu markası, uzun zamandır almak istediğiniz markalı bir takım elbise, bir mont, bir ayakkabı, belki kiradan yorulmuş başınızı sokacak iki odalı bir ev, ayağınızı yerden kesecek dört tekerlekli bir otomobil… Sürekli dijital mecralarda gözünüze sokulup durmuyor mu bunlar? Her gelir durumunuz arttığında aldıklarınız kadar hatta ondan daha fazla yeni alamadıklarınızın listesi belirmiyor mu önünüzde? Bu alınması gerekenlerin markaları, konumları, modelleri değişecektir elbette ama almak istedikleriniz asla bitmeyecektir. Biteceğini sanırsınız ama bitmez. Geliriniz artar ama “yoksulluğunuzun” bitmediğini fark edersiniz. Dinmeyen yoksulluk duygusu; varlıkla birlikte derinleşir, kronikleşir.

Ayrıca almak istedikleriniz, seçtiğiniz markalar, kendi özgür tercihiniz sanırsınız ama değildir. Sürekli manipülasyonlar zinciri ile tüketme iştahınız kabartılır, elde etme şehvetiniz tahrik edilir. Geliriniz arttıkça talepleriniz de buna bağlı olarak aritmetik olarak artar. Ateşinize sürekli odun taşınır ve ateş yükseldikçe daha fazla odun gerekir. İşte yoksulluğun yoksunluğa (bağımlılığa) dönüştüğü yer, kırılma noktası, burasıdır. Bu noktada siz eşyaya değil, eşya size hâkim olmaya başlamış demektir. Bu aşamadan sonra kendinize hak saydığınız, istediğinize ulaşmak için her yolun mübah olduğu tehlikeli sular başlar. Yoksul olmanız zenginlerin suçudur, sizden çalıp kendileri zengin olmuşlardır,  o halde sizden çalınanı, esirgeneni almak için kullanacağınız her türlü yol haktır, helal haram kavramları eskilerin masalıdır, başarı ve güç her türlü ayıbın üzerini örter, insanlar önünde meşrudur. Etrafınıza bir bakın bunlardan yüzlercesini göreceksiniz. İşte harama batmış beldenin fotoğrafı budur. Önce insan insanlığını kaybeder, helali reddettikçe harama batar sonra belde haramın kendisi olur.

Bu ateş çemberinin kapısı teslim olduğumuz yoksulluk duygusu olsa gerektir. Kurtulmanın yolu ise tahmin edebileceğiniz gibi yoksulluk tanımında gizli. Yoksulluğu dışınızda aradığınız sürece bu cevaba ulaşmanız asla mümkün olmayacaktır. Çünkü samanlıkta kaybolan iğneyi dışarda bulamazsınız. Yoksulluk, içinizdedir, içimizdedir. Kanaat duygusunu kaybettiğinizde bulacağınız şey, dinmeyen bir yoksunluk duygusu olacaktır. Aslında cevap daha önce duyduğunuz ama işitmediğiniz bir çağrıda gizlidir.

İçinizdeki yoksulluğu zenginliğe dönüştürecek olan yol, Süheyla’nın yoludur. Bu yol, “Hayyalelfelah” çağrısına kulak vermektir.