Bana sorarsanız, yine de öncelikle hikayecidir o. Türk Edebiyatı’na asıl büyük katkısını hikayeci olarak yapmıştır. Anlaşılsın diye şöyle söyleyeyim: Türk hikâye dili ve dünyası içinde oynadığı rol, birinci sınıf bir roldür. Daha ilk hikâye kitabı Hastalar ve Işıklar ile getirdiği “diriliş ruhu”, onu dönem hikayecilerinden ayırır.
Dr. Âlim KAHRAMAN

O, 1940 Maraş doğumlu.
Fen Memuru olan babası Hakkı Bey aslen İstanbul Eyüplü. Görevde bulunduğu sırada Maraş’ta evleniyor ve bir bakıma oraya yerleşiyor. Annesi Nezahat Hanım, uzaktan Necip Fazıl ile akrabadır.
Aile bireyleri Eyüp Sultan Kabristanı’nda medfundur. Kendisi de ölümünün (23 Temmuz 1922) ardından uzun yıllar yaşadığı Ankara’dan getirilerek Eyüp Kabristanı’nda toprağa verilmiştir.
Maraş Lisesi’nde okuduğu sırada Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, ikiz kardeşi Alâeddin Özdenören ve son sınıfta Urfa’dan Maraş Lisesi’ne gelen Akif İnan ile beraberlikleri bir yol arkadaşlığına dönüşüyor. Edebiyat çalışmalarına bu dönemde başlarlar. Bu dönemin verimleri birer deneme olarak onları geleceğe hazırlamıştır, denilebilir. Asıl kişiliklerini İstanbul’a geldikten sonra Sezai Karakoç’u tanıyınca bulmuşlardır. Bu bir dönüşüm diyemesek bile, bir bilinçlenme olarak adlandırılabilir.
Yaşadıkları şehrin (Maraş) kültürü ile büyümüşlerdir. Bir nebülöz halindedir zihinleri. Fakat İstanbul’a gelip Sezai Karakoç’u tanıyınca “net”leşirler. Sezai Bey’in bir sebeple kendilerine söyledikleri “fakat biz Müslümanız” sözü, bir tutunma noktası oluşturur Özdenören için. Bir bilincin doğmasını sağlar. Sezai Karakoç Diriliş’i yayınlamaya başlayınca hikâye ve şiirlerini oraya verirler.
Hukuk tahsili için Maraş’tan İstanbul’a geldiğinde aileden sadece halaları ve merhum amcalarından birinin dul hanımı hayattadır. Bu hanımlar İstanbul kültürünün son ve halis örnekleridir. Rasim Özdenören babası dolayısıyla zaten aşina olduğu İstanbul kültürünü onlarda yakından izleme ve içselleştirme fırsatını bulmuştur.
*
Rasim Özdenören, önce hikayeciliği ardından da deneme ve fikir yazarlığıyla öne çıkmıştır. Gazetelerde yıllarca (45 yıl) köşe yazarlığı yaptı. Belki onbinlerle ifade edilebilecek kadar çok yazı yazdı. Sonradan bunların bir kısmını konu ve içeriklerine göre yeniden düzenleyip kitaplaştırdı. Çok sayıda kitabı oldu. Fikir ve deneme kitaplarıyla da göze gelir bir birikim bıraktı. Bana sorarsanız, yine de öncelikle hikayecidir o. Türk Edebiyatı’na asıl büyük katkısını hikayeci olarak yapmıştır. Anlaşılsın diye şöyle söyleyeyim: Türk hikâye dili ve dünyası içinde oynadığı rol, birinci sınıf bir roldür. Daha ilk hikâye kitabı Hastalar ve Işıklar ile getirdiği “diriliş ruhu”, onu dönem hikayecilerinden ayırır. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un edebiyat ve düşünce misyonuyla beraber ele almamız gereken yeni bir açılımdır bu.

Kendi edebiyat arkadaşları içinde de toparlayıcı, harekete yön verici bir rolü bulunmaktadır. Çıkardıkları dergilerde teorik tarafın kotarılması işini de o üstlenmiştir.
Rasim Özdenören deneme ve düşünce yazılarının bazılarını Mavera’nın baş yazısı olarak yayımlar. Fakat bu tür yazıları asıl gazetedeki köşesinde çıkmıştır. Söylemiştim, 45 yılda binlerce yazısı çıkar gazetelerde.
Belki aldığı hukuk eğitiminin de onun düşünce sistematiğinin oluşumunda önemli bir rolü vardır. Fakat doğuştan gelen Allah vergisi bir teori kurma yeteneğine sahiptir Özdenören. Yoksa bu tür yazılarını yıllarca sürdürmesi mümkün olmazdı.
Rasim Özdenören’i önce kitapları ve gazete yazılarıyla tanıdım. 1979 yılında yayımlanan Gül Yetiştiren Adam romanı üzerine yazdığım bir yazıyı bir arkadaşımın yönlendirmesiyle Mavera dergisine gönderdiğimde 24 yaşındaydım. Yazı, onları şaşırtmış ve heyecanlandırmış. Edebiyat dünyasında ismi duyulmamış birisinden beklenebilecek bir düzeyin çok üstünde bulmuşlardı. Hemen Mavera’ya koydular (Nisan 1980). Cahit Zarifoğlu’ndan bir mektup aldım, beni Ankara’ya çağırıyorlardı. O senenin Temmuz’unda Ankara’ya gittim. Onlarla yüz yüze orada tanıştık. Beni kendileri gibi bir yazarmışım gibi karşıladılar, aralarına aldılar. O zamanlar onlar da kırk yaşındaydılar.
Gül Yetiştiren Adam romanında olaylar 1973 yılında (Maraş’ta) geçmektedir. Fakat yeni devletin kuruluş yıllarıyla da doğrudan ilişkilidir. Birinci derecedeki kahramanı Millî Mücadele’ye katılmış, inancı ve vatanı için savaşmış bir kişidir. Fakat savaş kazanıldıktan sonraki bazı gelişmelerden rahatsız olarak evine kapanır. Elli yıl sonra bir sabah namazı için çıkar dışarı. Şehirdeki ve insanlardaki değişmeyi yaşlı adamın gözünden, onun duygularıyla izleriz. Yazar bunu başarılı bir anlatımla verir. Bir hikayecinin öncelikli başarısı dildedir, kurgudadır. Fakat kitap içeriğiyle, sunduğu bakış açısıyla da okuyucunun ilgi ve beğenisini kazanmıştır.
