Avrupa Basın Dünyasında İslam’a Yaklaşım

Şu bir gerçektir ki; hemen hemen bütün dünyada yasamayı da yürütmeyi de hatta yargıyı da artık dördüncü kuvvet olan basın idare etmektedir. Ama, Batı dünyasında İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda, basın her zaman birinci kuvvet olarak karşımıza çıkmaktadır.

İlhan BİLGÜ

Gazetecilik işi ile ilk uğraşmaya başlayan birisine herhâlde en fazla söylenen sözlerden birisi, basının bir ülkede dördüncü kuvvet olduğunu hatırlatmaktır. Bu hatırlatmayı olumlu yönde bir hatırlatma olarak sayarsanız, basın işine giren kişilerin sorumluluk yüklenmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Öyle ya, bir ülkeyi yöneten dördüncü kuvvet olarak görev yapacak birisi, mutlaka bu görevin mesuliyetini de yerine getirmek durumundadır.

Batı dünyasının, diğer ülkeleri sıklıkla tokatladıkları alanların başında basın özgürlüğü alanı gelmektedir. Yalan yok, Batı dünyasında basın özgürlüğü vardır, ama bu özgürlüğün sınırı kurulu düzeni sarsmayacak kadardır. Fakat aynı Batı dünyası, basın özgürlüğünün kendi dışındaki ülkelerde aslında birinci kuvvet olması gerektiğini de üzerine basa basa gururla dayatabilmektedir.

Söze ülkeleri yöneten kuvvetlerden girmişken, Batı dünyasının bir yönetim şekli olarak demokrasiyi tarifini de hatırlatmakta yarar vardır. Bu tarife göre demokratik yönetim: Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış bir yönetimi ifade eder. Fakat burada çok açık bir kandırmaca olduğu da ortadadır. Yasamanın bağımsız olduğunu ileri sürüp diğer ülkelere hava atma işini çok iyi becerebilen Batı dünyası, yasamaya yürütmenin yani hükümetin egemen olduğunu saklama becerisini de göstermektedir. Fakat bu üç kuvvet ayrımı yetmemiş, bir de buna basın olarak dördüncü bir kuvvet daha eklenmiştir.

Şu bir gerçektir ki; hemen hemen bütün dünyada yasamayı da yürütmeyi de hatta yargıyı da artık dördüncü kuvvet olan basın idare etmektedir. Ama, Batı dünyasında İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda, basın her zaman birinci kuvvet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Basının böyle bir güce kavuşması hem Müslümanlara verilen demokrasi dersleri açısından verimlidir hem de siyasal ürün toplama açısından elverişlidir. Basın, hükümetler tarafından Müslümanlara karşı öylesine kolay manipüle edilebilir bir hâle gelmiştir ki, yalanım yok, mesela bir hükümet, “Cami aslında bir kilisedir” diye bir yönlendirmede bulunsa, gazetecilerin yüzde 98’i “Evet Müslümanlar yanlış biliyor, cami aslında kilisedir.” demekle kalmaz, aksine “Aşırı Müslümanlar artık camilerin kilise olduğunu kabul etmeyerek, demokratik ve özgürlükçü temel düzene karşı çıktıklarını ispat ediyorlar.” da diyebilecek kadar cehaletlerini izhar ettirebilecek durumdadır.

Haklarını yememek lazım, istisnalar her zaman söz konusu olmakla birlikte basın, Batı ülkelerinde Müslümanlar aleyhinde ne kadar basmakalıp ön yargı varsa hepsini hakikat gibi sunmaktan geri durmaz. İslam ve Müslümanlar aleyhinde ne kadar olumsuz ifadeler varsa, hepsini sonuna kadar kullanmayı basın özgürlüğü sayar.

Bunu Almanya’da daha yeni yaşanmış iki örnekle izah edebiliriz. Birincisi, geçtiğimiz aylarda Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Polis Akademisi’nde Türkiye kökenli Bahar Aslan isimli bir öğretim üyesi, sosyal medya hesabından “Almanya’da aşırı sağcı polisler göçmenlere yönelik ırkçı motifli kontroller yapıyor. Ben ve arkadaşlarım bir polis kontrolüne yakalandığımızda kalp çarpıntısı yaşıyoruz. Çünkü güvenlik makamları içindeki tüm kahverengi pislikler bizi korkutuyor. Bu sadece benim değil, bu ülkedeki pek çok insanın gerçeği.” şeklindeki paylaşımı dolayısıyla görevinden alındı. Kahverengi, Almanya’da sağcı ırkçı faşistleri ifade etmek için kullanılıyor. Bahar Aslan medyada gereği gibi destek bulamadı. “O da dilini tutsaydı. Halkı kışkırtmasaydı.” şeklindeki yargılamalar, basında daha fazla yer aldı. Fransa’daki polis içindeki ırkçılığın nereye vardığını gördüğümüz şu günlerde, Bahar Aslan sadece polis içindeki ırkçılara dikkat çektiği için işinden kovulurken, hemen bunun arkasından bir kadın polis hem de polis üniformasıyla Hristiyan Demokratların parti kongresinde çıkıp göçmenlere hakaretler savurdu. Bu polis, demokratik özgürlükçü Alman basını tarafından alkışlar alabildi. Çünkü bu polis “açık konuşma cesareti gösterebilecek kadar cesur” davranmıştı.

Bir diğer gelişme de şu günlerde Almanya’da ilk kez hükümet tarafından “Müslüman Düşmanlığı” raporu yayımlanması üzerine yaşandı. Rapor, Başbakan Olaf Scholz ile birlikte Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’in de dikkatini çekti. Rapor tam da 1 Temmuz 2009 tarihinde Marwa El-Sherbini isimli bir Müslüman kadının, Dresden kentinde bir mahkemede şikâyetçi olarak ifade verdiği esnada bir ırkçı tarafından 16 yerinden bıçaklanarak öldürülmesinin yıl dönümü arefesinde yayımlanmıştı. O mahkemede Marwa El-Sherbini’nin eşi, saldırganı durdurmak isteyince polis tarafından vurularak ağır bir şekilde yaralanmıştı. Polis, saldırganı durdurmak yerine Sherbini’nin eşini vurmuştu. İşte bu dönemde yayımlanan Müslüman düşmanlığı raporu karşısında hem de kamu televizyonunda “Tamam, Müslümanlara düşmanlık var da, Müslümanlar kendilerine yapılan eleştiriye tahammül etsinler. Zira hakaretlere karşı çok tahammülsüzler.” diyecek kadar da dik kafalılık edilebildi.

Hatta, o da yetmiyor, “Demokrasilerde Müslümanlarla alay etme hakkımızı kimse elimizden alamaz.” diyecek kadar ileri gidebilen ana akım basın bile ortaya çıkabildi.

Bu iki olayın bütün bir basın dünyasını yansıtmadığı söylenebilirse de sağcı ya da solcu marjinal akım medyadan bahsetmediğimizin de bilinmesi gerekir. Çünkü alıntıladığımız ifadelerin hepsi, kamu medyası ile ana akım medyada yer almış durumdadır.