Kayısı Kutusu

Benim ağaca, yaprağa, tabiata tutkun biri olduğumu anlayınca kendisi de bundan esinlenerek idareci olduğu yurtta mütevazı bir tabiat köşesi oluşturmuş. Tabiat köşesinin fotoğrafını gönderdi, sevindim ben de…

Cemal BALIBEY

Yayınevine ilk defa gelen İlim Yayma Müdiresi bir kardeşimize kitap hediye etmiş, ayraç olarak da ilginç bir yaprağı kitabın arasına koymuştum. Kitabı uzatırken yavaş bir sesle ve üzerine basarak, “Yolda herhangi bir sebeple polis falan durdurursa, kitabın arasındaki bu yaprağı göster, Özgün Yayıncılık’tan geldiğini hemen anlar. Bırak kimliği, ehliyet bile sormaz!” dedim. Hanım kardeşim, bir yaprak böyle bir şeye muktedir mi diye düşünmüş müdür, orasını bilemem.

Bir zaman sonra o da memleketi Malatya’dan ahşap bir kutu içinde gün kurusu kayısı getirmişti bana. Ambalaj da olsa herhangi bir şeyi değerlendirmek bende eski bir itiyattır. Daha önce üzerinde kozalaklarıyla birlikte kuruttuğum ve başına bir şey gelmesin diye üzerine titrediğim sahil sekoyası dalını bu kayısı kutucuğuna özenle yerleştirdim. Sonra da fotoğraflayıp hanım kardeşime, “getirdiğin kayısıları afiyetle yedik, kutusunu atmadım, şimdi onu sekoya kozalakları süslüyor” diye mesaj attım.

Çok sevindiğini, Malatya’ya döndüğünü söyledi. Sonrasında “hem yer hem de reçel yaparsınız” diyerek Malatya’dan taze kayısı göndereceğini ilave etti. Aradan birkaç gün geçmişti ki kargoyla Malatya’dan bir koli taze kayısı geldi. Bal gibi tatlı kayısıları genç arkadaşlarla kütür kütür yedik, kalanını da reçel yaptı hanım. Reçeli de harika oldu.

Benim ağaca, yaprağa, tabiata tutkun biri olduğumu anlayınca kendisi de bundan esinlenerek idareci olduğu yurtta mütevazı bir tabiat köşesi oluşturmuş. Tabiat köşesinin fotoğrafını gönderdi, sevindim ben de… Aradan bir zaman geçti. Yayınevinde her cuma namazı sonrası olduğu gibi yine üniversiteli öğrenciler vardı. Hep beraber simitle birlikte çayları yudumluyorduk. Hasan Aycın abimiz de Cuma misafirimizdi. Elinde küçük bir kutuyla hanım kardeşimiz sohbetimizin bir yerinde kapıdan girdi. İçerisi kalabalık olduğu için durmadı, hediyesini vererek çıktı. Çay, simit ve sohbet faslı bitene kadar kutuyu açmadım ama merakım son safhadaydı. Fiyonku çözüp kutuyu açınca karşıma nadide bir çalışma çıktı. Hediye, ince bir işçilikle çalışılmış, Mescidi Aksa’nın üzerinde özgürce uçan kuşların olduğu, Kudüs’ü simgeleyen bir eserdi. İtinayla kurutulan beyaz orkide çiçeğinin üzerine özgün bir tezhip çalışması nakşedilmişti. Dikkatle bakıldığında Mescidi Aksa’nın alnında çok ince bir hatla “Lâ ilâhe illallah” yazısı göze çarpıyordu. O kadar beğendim ki, bakır çerçevesi ile hâlâ masamın en görünür yerini süslemekte.

Ertesi yıl ise zarif bir paketle geldi. Hediyemiz yine bir yapraktı, örselenmeden kurutulmuştu. Çocukluğumdan aşina olduğum çitlembik ağacının yaprağıydı. Küçükken arkadaşlarla oynadığımız oyunlarda bu ağacın sert çekirdekli küçük meyvelerini mermi olarak kullanırdık. Dalındayken üst tarafı koyu yeşil ve zımpara gibi pürüzlü olan yaprak, bir sonbahar yaşayarak grimsi açık bir kahverengiye dönüşmüştü. Kısa saplı, kenarları testere dişi gibi tırtıklı, oval şekilli yaprak, uca doğru sivrilerek uzunca bir damlalık oluşturmuştu. Yaprağın tabanından çıkan üç ana damardan ortancası, yaprağın şekliyle uyumlu muntazam bir kavisle damlalığın en ucuna kadar belirgin bir şekilde uzanıyordu.

Bu açık kahve tonlu harika çitlembik yaprağı siyah bir zemin üzerine yerleştirilerek daha gösterişli hale getirilmiş ve şık bir çerçeve içine alınmıştı. Üzerine rokoko üslubuyla işlenmiş Kabe ve onu alttan güllerle kucaklayan bir tezhib motifi ne de güzel yakışmıştı.

Kitap arasına ayraç olarak iliştirilen bir yaprak ne çok şey kazandırdı bana…