Mevcudiyetin bir neticesi, yani daha geniş çerçevede bir anlamı olmalıdır. Anlam, amaçtır, diyebiliriz. Çünkü bütün anlam katmanlarının bir zemini ve bu zeminden aktığı bir yer vardır. Zemin de aktığı yer de akışın kendisi de amaçla izah edilebilir, kabul edilebilir, aktarılabilir ve nihayet anlaşılabilirdir.
Mustafa ESER

“İnsanda, bireysellik ve her türlü ayrışmanın ötesine geçebilen tek şey
salt “Bilinç” değil, aynı zamanda salt “Varoluş”tur.
Nefs terbiyesi, insanın varoluşsal yönünü ve böylece
dolaylı olarak da aklî yönünü arındırır.”
Frithjof Schhuon
Mevcudiyetimle ilgili bir idrake sahip olmalıyım, değil mi? Eğer varsam, bu neyi zorunlu kılar? Varlığımın bedeli nedir? Mevcudiyetim bir sonuç mu, yoksa bir sebep mi? Varlığımın en kolay anlaşılır tezahürlerinden biri olan yaşamımı sürdürülebilir kılan ile varlığımın bedelinin nasıl bir münasebeti olur? Sorunun diriltici ve yaratıcı gerilimini olabildiğince duyumsamak gerekir. Heybede bulunanlarla sorulara “cevap” üretme hevesinden uzak durmak, bize hikmet hazinelerinin kapılarını aralayacaktır. Öyleyse soruların tahrikine müsaade edelim: Soralım, sorulmasını teşvik edelim.
Soru, yani sual, istemek kökünden türemiş bir kelime. Peki, sualin muhatabından istediği şey nedir? Sualin, suali sorandan istediği şey nedir? Mesuliyet, yani sorumluluk da aynı kökten gelir. Öyleyse, istemek, aynı zamanda istenilenin sorumluluğunu üstlenmek ya da bizzat sorumluğu istemek anlamına mı gelir? Mesuliyet ile mevcudiyet arasında bir mülakat yaptığımızda, ciddi bir bağlantı kuruyoruz. Mevcudiyetin bir neticesi, yani daha geniş çerçevede bir anlamı olmalıdır. Anlam, amaçtır, diyebiliriz. Çünkü bütün anlam katmanlarının bir zemini ve bu zeminden aktığı bir yer vardır. Zemin de aktığı yer de akışın kendisi de amaçla izah edilebilir, kabul edilebilir, aktarılabilir ve nihayet anlaşılabilirdir. Öyleyse, varlık anlamlıdır. Anlam varsa varlık anlamlı olmalıdır. Varlık amaçlıdır. Varlıklar içinde: âlemler içinde benim varlığımın anlamı, amacı ve dolayısıyla tatmin ve ikna olduğum bir makarrı olmalıdır. Ayrıca varlığımı bizatihi idrak edebilmem, yani varlığımın farkında olup bunun üzerinde mesai yapabiliyor olmam, beni diğer varlardan bir başka yere taşıyor olmalıdır. İnsandan başka bir var, ben varım ve bunun farkındayım, bunu biliyorum, diyemez haldedir galiba. İnsanın hem imtihanı hem de cennet imkânı olan idraki, şuuru, iradesi ona mevcudiyetine dair düşünmeyi mecbur kılmakta ve onu varlıkla ilgili bir mesuliyete doğru taşımaktadır. Öyleyse sorumluluk, insanın varlığının amacı ve neticesidir, diyebiliriz.
İnsanın isteyişi, kalibresine göre değişir. O yüzden insan; ne istediğine, ne kadar istediğine ve nasıl istediğine bakarak kendine dair pek çok karanlık noktayı aydınlatabilir. Hatta insan, hangi perdesi ile isteneceğini de tasarımlayarak mevcudiyetinin o veçhesine yatırım yapar. İstemek kadar istenmek de insana dair gizemlerin önemli duraklarındandır. İnsanın katmanlarının farklı istekleri olur. Bu meselenin farkında olan bir âdem, isteklerini tertip edebilir. İsteklerini tertip etmenin zemini ise isteklerin varlığını kabul etmektir. İstek var, evet; ama bu isteği karşılamak ne kadar sahihtir, diye düşünmelidir. İstiyorum, evet; ama hayır, yapmayacağım; çünkü bu doğru değil, diyebilmek, derecelerden âlî bir derece olsa gerektir. Bu hal, ömürlük terbiye sürecinin bir yansımasıdır. Varlık ve mevcudiye, isteyerek yani sail olarak, yani sual ederek varlığını duyumsar, anlar ve tecrübe eder. İhtiyaç ne ise o istenir. İhtiyaç, muhtaç olunandır. Neye muhtaç olunduğu da bir başka idrakî seviyedir. Akıllı olan âdem, neye muhtaç olduğunu bilir. Bu biliş için öz farkındalık elzemdir. Farkında olan; seçer, arındırır, ayıklar, mayalar yani bir takdirde ve icrada bulunur. Bunu yaparken hesabı ebedi olmalıdır. Çünkü tek dünyalı hesaplar kısır hesaplardır. İnsanın namütenahi ruhu, ancak namütenahi olandan başkası ile kanmamalı, bütün hesaplarını bu denli mukaddes bir Var adına ve O’nun uğruna yapmalıdır. Akil âdem, gerçekten muhtaç olduğuna talip olur. Neye ihtiyacınız olduğu, kendinizi nereye konumlandırdığınıza bağlı olarak değişir. Belki de zehrinize sanki şifanız gibi muhtaç olduğunuzu düşünürsünüz. Bütün varlığınızla peşinden koştuğunuz şey belki de pranganız ya da bir başka şekilde felaketinizdir. Kendinizi kınamanıza vesile olan şifa, aklınızı başınızdan alan ise zehirdir.
Kalbiniz ve aklınız nereden besleniyorsa, oraya muhtaç olur. Beslenme yerlerimi ve biçimlerimi, küçük ve büyük pek çok tercihimle ben belirlerim. Ben, beni bu seçmelerle inşa ederim. Ben, bana ya şifa ya da bela olurum. Hepsi irademle yaptığım tercihlerimle olur. Başıma gelenler, kafamdan geçenler, bana isabet edenler değil; bütün bunlar karşısında sergilediğim tavır beni ben yapar. Bu mülakatlara karşı gösterdiğim hal ve bu halin gerektiği icra beni ben yapar. Hayır da şer de, salih amel de sui amel de, nihayet cennet de cehennem de kendi ellerimle yaptığım bir yapıttır.
Bir pusula mı olmalı cebimizde, bir harita mı? İnsan kestirme yollara meyyaldir. Bu da bir istek biçimidir. Ama pratik olan, kestirme olan mı insanı büyütür; yoksa ilmek ilmek emek harcamışlığı mı? Bulmak mıdır talip olunması gereken, yoksa arayan olmak mı? Varış değil de yürüyüş değil midir insanı büyüten? Harita kıymetlidir belki, ama pusulası olmayan biri, bu harita ile ne kadar yol alabilir? Aldığı yol, ne kadar onu razıyeten merzıyye makamına erdirebilir? Haritaya bakmak bir marifettir belki; ancak pusula ile yol almak, olmak çok daha emek isteyen ve dolayısıyla erdemli bir yol yürüyüş olacaktır. Bir de, harita başkaları tarafından çizildiği için sizi aldatabilirken pusula, sizi kendi hayatınızın mimarı ve yollarınızın kâşifi kılacaktır. Harita, size hikâye okuturken pusula, size hikâye yazdıracaktır. Harita, size mevcudiyetinizle ilgili bir bilgi verirken pusula, size mevcudiyetinizin mesuliyetini icraya mecbur bırakacaktır. O halde, haritayı ve haritaları küçümseme gafletine de düşmeden ve elbette pusulanın da mübarekliğine halel getirmeden mevcudiyetimizin mesuliyetini düşünelim. Haritada nerede olduğumuzu bulalım, pusulaya bakıp nereye varacağımıza karar verelim. İhtiyacımızın, yani muhtaç olduğumuzun, bize hiçbir suretle ihanet etmeyecek ve bizi terk etmeyecek olan olduğunu görelim. Görelim ki isteğimize boyun eğecek zilletten, isteğimizi ıslah edecek izzete terfi edebilelim.
