Post modern dönemde hakikat, tekil ve evrensel bir ölçüt olmaktan çıkmış; bireysel deneyim, duygu ve bakış açısına indirgenmiştir. Bu dönüşümle birlikte “iyi” ve “kötü” arasındaki sınır da giderek silinmiştir. Örneğin, Joker, Maleficent ve Wednesday gibi yapımlar, kötülüğü mutlak bir ahlaki sapma olarak değil, toplumsal dışlanma, travma ya da özgünlük arayışının sonucu olarak resmeden ünlü yapımlar olarak karşımıza çıkar.
Sevde ÖZTÜRK
İbn Haldun Üni. Sosyoloji Doktora Adayı

Son yıllarda küresel akıştaki pek çok popüler akımın teması önceki yılların sakıncalı temalarının dışında bariz bir şekilde şeytan övücü, karanlık özendirici ve dark kişilik dediğimiz kasvet, buhran ve kötülükten hoşlanan ana karakterleri barındırıyor. İlk başta kötülüğün sosyolojik kökenlerini dile getirdiği için takdir ettiğimiz film, dizi ve reklamlar giderek iyi ve kötü arasındaki çizgiyi silikleştiren bir şekle büründü. İzleyicilere, kötülerle empati yaptıran bu içerikler, kötülüğün ve bireysel suçun maruz görülmesine sebep olmaya başladı. Evet, bu yapımlar izleyiciye bir yandan modern toplumun iflasını sorgulatıyor. Ancak, daha yakın mercekten bakıldığında toplumumuzu ve en önemlisi gençliğimizi şeytani, barbar ve zorba olma tehlikesine sürüklüyor.
Büyük anlatılara olan inancın sarsılması, hakikatin yerinden edilmesi belki de hiç bu kadar karanlık olmamıştı. Pek çok sosyolojik tahlil, post modern anlayışın insanı kurallardan ve iktidardan özgür kılacağını, herhangi bir merkezi müdahale olmadan kendi kendini yönetecek bir hakikati üretecek konuma taşıyacağını belirtmişti. Ancak, hakikatin öznelleşme süreci bizi bir özgürleşmeden ziyade bir tür boyun eğmeye doğru sürükledi. Bu noktada postmodernitenin hakikat anlayışı ile güç ve kontrolün güncel biçimleri birbirine görünmez biçimde eklemlendi. Bugün, kontrol artık yasaklarla ya da açık baskılarla değil; hakikatin bulanıklaştırılması yoluyla sürdürülüyor. Sosyal medyanın ve dijital dünyanın gündelik yaşamlarımıza bağlanması iktidarı ve kontrolü ve biyolojik olandan zihinsel olana yöneltiyor. Bir başka deyişle, kapitalizm, yeni yönelimini post-modern dünyanın dijital kanallarına eviriyor. Bu dünyada “gerçek” artık doğrudan yaşanan bir deneyim değil, görsel olarak tüketilen bir temsil olarak karşımıza çıkıyor. Ahlaki kategorilerimiz parçalayan post modern muğlaklık, sinemada, dizilerde ya da pop kültürde kötü karakterlerin artık “yanlış yapan” değil, anlaşılmamış figürler olarak sunulmasında da kendini ifşa ediyor. İşte bu yüzden, modern dönemde, baş kaldırmış ve ayaklanmış olanlara duyulan hayranlık, post-modern dönemde hakikatin bu karanlık dehlizlerde de bulanabileceği yanılgısını doğuruyor. Gelin bu sürecin nasıl işlediğine daha yakından bakalım.
Post modern dönemde hakikat, tekil ve evrensel bir ölçüt olmaktan çıkmış; bireysel deneyim, duygu ve bakış açısına indirgenmiştir. Bu dönüşümle birlikte “iyi” ve “kötü” arasındaki sınır da giderek silinmiştir. Örneğin, Joker, Maleficent ve Wednesday gibi yapımlar, kötülüğü mutlak bir ahlaki sapma olarak değil, toplumsal dışlanma, travma ya da özgünlük arayışının sonucu olarak resmeden ünlü yapımlar olarak karşımıza çıkar. Bu tarz yapımlara daha dikkatli baktığımızda, kötülüğün, yargılanacak bir olgu olmaktan çok, anlaşılması gereken bir “hikâye”ye dönüştürüldüğünü görebiliriz. Bu yaklaşım, empatiyi artırsa da ahlaki sorumluluğu zayıflatır. Seyirci artık karakteri yargılamak yerine onunla duygusal özdeşlik kurar; kötülük, estetik ve duygusal bir deneyim olarak algılanır. Hakikat parçalandıkça, kötülük de bireysel hakikatlerin bir parçası hâline gelir. Post modern kültür, kötülüğü ve zalimliği dışlamaz artık onları görsel bir dil, kimlik ve eğlence biçimi olarak yeniden üretir. Bu süreç, Hollywood’un sahnelerinde başlayan bir estetik dönüşümün, Netflix dizilerinde ve hatta çocuk oyuncaklarında vücut bulmuş hâlidir. Artık kötülük, yalnızca anlatının içeriği değil; tüketilebilir bir biçimdir.

Burada kötülüğün ne denli sıradanlaştırıldığına şahit oluruz. Elbet bu anlayış, bize öncelikli olarak televizyon ve medya endüstrisinden geldi. Hollywood’da gördüğümüz Joker veya Maleficent karakterleri yakın dönemin en dikkat çeken örnekleriydi. Joker, “modern kötülük” kavramının sinemadaki en çarpıcı dönüşümlerinden birini anlamamızı sağlıyor. Normalde Batman’ın ezeli düşmanı ve toplumda kaosun simgesi olarak tanıdığımız Joker, 2019 yılında Arthur Fleck adı ile karakterin özel hayatına odaklanan yeni filmi ile tekrar konuşuldu. Filmde en dikkat çeken mesaj ise Arthur’un suçlarının nedeninin toplum olduğu mesajıydı. İlk bakışta masum ve hatta haklı gelen bu mesaj aslında biraz düşündüğümüzde böyle bir yargının filmde rastgele sorgulanmadığını ortaya koyuyor. İnsanı empati ve meşrulaştırma arasında bırakan bu yapım, bir yandan da izleyicisine haklı bir öfke hissettiriyor. Bu da Joker karakterini, sadist bir suçlu olmanın çok ötesinde haklı bir kahraman yapıyor. Çünkü, izleyici ben olsam ben de delirirdim duygusuyla kötüye sempati beslemeye başlıyor. Diğer taraftan, Joker’e benzer şekilde Maleficent, kötülüğün güzelliği” temasını küresel düzeyde popülerleştiren bir başka yapım. Maleficient karakteri, 1959 yılındaki ilk yapımında bir bebeğin vaftizine çağrıldığı için onu lanetleyen saf bir kötü olarak karşımıza çıkar. Ancak 2014 yapımında bu karakter, ihanete uğramış bir erkek şiddeti mağduruna dönüştürülür. Maleficent, sevdiği tarafından kanatları alınmış bir figür olarak “intikam” duygusu üzerinden tanımlanır. Yeni yapımda bir anne şefkatiyle küçük bir çocuğu koruyan bu yaratık biçimli karakter, filmde bir çocuğun o korkunç yüzünü sıcak bulacak kadar şefkatli betimlenir. İşte bu noktada Maleficent, bir yandan patriyarkal düzenin eleştirisini yaparken, diğer taraftan “kötülüğü” neredeyse romantik bir özgürleşme biçimi haline getirir. Maleficent’in karanlığı bile güzeldir: uzun silueti, siyah kanatları, zarif bakışlarıyla kötülük bir moda haline getirilir. Film, kötülüğü bir kimlik estetiğine dönüştürür. “Karanlık da sevgi dolu olabilir.” İzleyene, hiç kimse gerçekten kötü değildir; herkes sadece yanlış anlaşılmıştır, duygusunu hissettiren bu yapım da ahlaki sınırlarımızı bulanıklaştıran bir Hollywood örneği olarak karşımıza çıkıyor.
İşte modern eğlence sektörünün öncüsü olan Hollywood’da bu tarz zalimliklerin, estetikleştirilmesi açıkça yaygınlık kazanmıştır. Bu durum bir bakıma Batı geleneğinin insan anlayışını yansıtır. Batıda kötü olarak kabul edilen insan doğası zalim bir bireyi ortaya çıkarır. Batı’nın binlerce yıllık tarihi; soykırımların, sömürge seferlerinin, cadı avlarının, savaşların ve köle ticaretinin karanlık izleriyle örülüdür. Bu şiddet geleneği, yalnızca siyasetin ya da ekonominin değil, eğlencenin de damarlarına işlemiştir. Roma arenalarında zalimlik, izleyenleri büyüleyen bir gösteriye, kan ve ölüm ise seyirlik bir haz biçimine dönüşmüştür. Gladyatörlerin kanı, seyircinin estetik duygusunu kışkırtan bir sahneye dönüşürken, acı artık bir tören havasında sunulmuştur. Bugün Hollywood’un “zalimliği estetize eden” sineması, işte bu mirasın modern bir devamıdır. Perdede parlayan sahneler, geçmişin arenalarındaki çığlıkların yankısı gibidir. Şiddet yine vardır; fakat artık çıplak değil, ışıklar, müzik ve duygusal derinliklerle süslenmiştir. Kısacası, gladyatör arenası yerini beyaz perdeye bırakmış, Batı medeniyetinin şiddetle kurduğu o eski haz ilişkisi yalnızca biçim değiştirerek yaşamaya devam etmiştir. Şiddet artık fiziksel değil, duygusal ve psikolojik biçimlerde sergilenir. Joker ’in cinayetleri, Maleficent ‘in laneti, Wednesday ’in ucube övgüsü hepsi aynı temel duyguyu tetikler: Korku yoluyla arınma ve haz alma. Hollywood’un klasik döneminde zalimlik genellikle görkemli, dışsal ve açık şiddet sahneleriyle temsil edilirken; Netflix kuşağında bu şiddet biçimi içselleştirilmiş, duygusal ve estetik bir kimlik göstergesine dönüşür. Artık kan değil, soğukkanlılık ve duygusuzluk kötülüğün en etkileyici ifadesidir. Bu kuşağın en öne çıkan yapımlarından biri “Wednesday”dir.
Wednesday, 2022’de Netflix’te yayımlanan ve Addams Ailesi evrenini gençlik dizisi formunda yeniden yorumlayan bir yapımdır. Zeki, duygusuz ve karanlık mizah anlayışına sahip ergen bir kız olan Wednesday Addams’ın okul hayatı ve çevresindeki gizemli cinayetleri çözme sürecini anlatır. Ancak dizinin merkezinde yalnızca bir dedektif hikâyesi değil, şiddetin ve karanlığın modern bir estetik unsura dönüşümü vardır. Dizide Wednesday ‘in eylemleri sık sık ölüm, tehlike ve etik ihlallerle sonuçlanır. Ana karakter Wednesday, kardeşinin masum insanlara zarar vermesine kayıtsız kalır; kendi adalet anlayışı uğruna hukuku hiçe sayar; masumların ölümüne yol açan girişimleri ise asla sorgulanmaz. Buna rağmen anlatı, Wednesday’i suçlu değil, cesur ve kararlı bir kahraman olarak çerçeveler. Şiddet, burada artık suç değil, “özgür iradenin kanıtı” haline gelir. Dizinin estetik dili bu dönüşümü destekler: siyah-beyaz kontrastlar, ironik replikler, duygusuzlukla bezenmiş karizma vb. Örneğin Wednesday ‘in Nevermore Akademisi adı altında tüm ucube kişilikleri barındıran okulunun açılış gününde baba çocuklara: “Unutmayın çocuklar burada edindiğiniz arkadaşlar ömür boyu kardeşiniz olacaklar. Birbiriniz için cinayet işleyecek yalancı şahitlik yapacaksınız.” cümlelerini sarf eder. Diğer taraftan bir diğer sahnede: “Aile içinde birlik olmaz sadece benlik olur.” cümleleri tekrarlanır. Tüm bu cümleler açıkça kötülüğün ve bencilliğin farklı ifadelerle övülmesidir. Tüm bunlar, zalimliği bir tarz haline getirir. Böylece kötülük, ahlaki bir sorun olmaktan çıkar; zekâ, soğukkanlılık ve mizahın bileşimiyle “çekici” bir kimlik biçimi olarak sunulur. Wednesday ‘in dünyasında adalet, toplumsal bir ilke değil; bireysel bir haz ve kontrol aracı haline gelir. Bu ise post modern çağın temel eğilimini yansıtır: Hakikat duygusal, etik görecelidir; şiddet artık korkulacak değil, anlaşılacak bir deneyimdir. Sonuçta Wednesday, post modern dünyanın en zararsız görünen zalimi olarak karşımıza çıkar çünkü o gülümserken kötülük artık ürkütücü değil, cool görünür. Dizi, şiddetin sonuçlarını silikleştirip, karakterin karizması üzerinden şiddeti estetikleştiriyor. Wednesday ‘in tüm varlığı, karanlığın “cool” bir tarz” haline gelmesi üzerine kuruludur. Siyah elbiseler, donuk yüz ifadesi, keskin cümleler, hepsi kötülüğü stilize eder. Netflix’in estetik diliyle, gotik karanlık gençlik modasına dönüşür. “Duygusuz olmak, güçlü olmaktır.” alt mesajını güçlü bir şekilde hissettiren yapım çarpık bir karizma anlayışı üretir. Bu mesaj, kendini arayan genç izleyiciler için daha da büyük bir tehlike yaratır. Çünkü, karizmatik karakterle eşleştirilen duygusuzluk, olgunlukla karıştırılır. Karanlık artık bir “duruş” bir karizmaya dönüşürken etik olmaktan çıkıp estetik bir tercihe indirgenir.
Netflix platformunda 2025 yılının en çok izlenen animesi olan K-pop Demon Hunters örneği bu hattın Asya pop kültüründeki yankısı gibi okunabilir. K-pop Demon Hunters, Güney Kore yapımı, animasyon tarzında kurgulanmış bir aksiyon-fantazi filmidir. Filmde pop idolü genç kadınlar, sahne ışıkları altında performans sergilerken gizli kimlikleriyle iblis avcılarına dönüşür; müzik, güzellik ve şiddet aynı sahnede birleşir. Bu yapım, küresel pop kültürde karanlığın nasıl estetikleştirildiğini çarpıcı biçimde gösterir. Yüzeyde tamamen farklı bir kültürden (K-pop ve Kore estetiği) geliyor gibi görünse de, aslında Hollywood’un “zalimliğin estetikleştirilmesi” geleneğini Kore kültürünün görsel diliyle yeniden üretir. K-pop Demon Hunters’ta idollük (güzellik, sahne ışıltısı, mükemmeliyet) ile iblis avcılığı (şiddet, yok etme, savaş) yan yana gelir. Tıpkı Hollywood’daki Maleficent veya Wednesday gibi burada da “karanlık” görsel bir estetik unsura dönüşür. Bu estetik çizgi, bugün çocukların dünyasına da taşınmıştır. Labubu bebekleri gibi grotesk, çirkin ama “sevimli” tasarımlar, korkunun pedagojik anlamını altüst eder. Çocuk artık korkudan kaçmayı değil, korkuyla oynamayı öğrenir. Masumiyet yerini anti-masumiyetin cazibesine, duygusal hassasiyet ise duygusal duyarsızlığa bırakır. Korkunç yüzler, pastel renklerle yumuşatılarak pazarlanır; kötülük “farklı olma” ya da “özgünlük” olarak sunulur. Sonuçta hem Hollywood’un kahraman zalimleri hem de oyuncak endüstrisinin gülümseyen iblisleri, aynı ideolojik dili konuşur: Korkma, alış. Kötülük çirkin değil, sadece yanlış anlaşılmıştır. Bu kültürel dönüşüm, yalnızca estetik bir değişim değil; insanın kötülükle kurduğu duygusal ilişkinin yeniden eğitilmesidir. Korku artık bir uyarı değil, bir ürün; kötülük bir tehdit değil, bir kimliktir. Ve modern dünya, tam da bu nedenle, karanlıktan korkmayı değil, karanlıkla yaşamayı öğütlemektedir.
Sonuç
Joker, Maleficent ve Wednesday karakterleri, üç farklı düzlemde ama aynı ideolojik hattın üç yansıması gibidir: Hepsi karanlığı, öfkeyi ve “toplum dışı olmayı” bir tür estetik, kimlik ve güç biçimi haline getirir. Ancak bunu yaparken izleyiciye, kötülüğün korkulacak değil, hissedilecek ve hatta takdir edilecek bir şey olduğu mesajını verirler. Hollywood’un zalimlik estetiği yani “acı çektirenin de anlaşılabilir olması” artık küreselleşmiştir. Kore pop kültürü bunu şiddetle estetiği birleştirerek yeniden üreten bir küresel örnektir. Batı, kötülüğü felsefileştirir, Kore, kötülüğü performanslaştırır. Ama sonuç aynıdır: Şiddet artık sorgulanmaz, sadece izlenir. Kötülüğün kaynağını anlamak, onu onaylamak değildir ama onu görmezden gelmek, onu yeniden üretir. Ama bu çizgi o kadar ince ki bazen izleyici farkında olmadan kötülüğe hak verir hale gelebilir. İzleyici, bu yapımlarla modern toplumun duygusal iflasını fark eder. Ancak, bu tarz içerikler, aynı zamanda bireysel şiddetin gerekçelendirilmesi gibi tehlikeli bir alan da açar. Sonuçta post modern kültür, kötülüğü ortadan kaldırmaktan ziyade, onu anlamanın diliyle meşrulaştırır. Ve bu dünyada “hakikat”, yerini “duygusal haklılıklara bırakıyor. Böylece kötülük, korkulacak değil, hissedilecek bir şeye dönüşür.
Platon’un meşhur iki atlı araba metaforunda Sokrates’in Phaedrus’a açıkladığı gibi, ruhumuzu iki atı birden dizginlemeye çalışan bir sürücü gibi düşünebiliriz: Özerkliğimizi dijital olana devrettikçe kötücül dürtüleri temsil eden atı güçlendirip sürücünün işini gitgide zorlaştırıyoruz ruhumuzun yetkileri zayıflıyor bu şekilde (Call newports.38).
