Merhum Akif Emre’nin Filistin ve Kudüs temelli yazılarında ön plana çıkan konuların başında, meselenin nasıl adlandırıldığına ilişkin bir sorunsallaştırma bulunmaktadır. Her şeyden evvel Akif Emre, “Filistin Sorunu” kavramsallaştırmasını eleştirmektedir.
Hasan İLKBAHAR
Arş. Gör.,
Düzce Üni. Uluslararası İlişkiler Bölümü

İzzettin El-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023 Cumartesi sabahında işgal altındaki topraklara yönelik başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu beraberinde epistemolojik ve psikolojik bir kırılmaya yol açtı. Nitekim işgal devletinin bölgedeki agresif yayılmacı stratejisi, Filistinlilere yönelik ayrımcı politikaları, uluslararası hukuku hiçe sayan eylemleri ve nihayetinde Gazze’de yürüttüğü, tarihsel süreçte eşi benzeri görülmemiş soykırım, tüm dünya kamuoyları tarafından eleştirildi, kınandı ve protesto edildi. Devletler düzeyinde ise Avrupa, Latin Amerika ve Afrika kıtalarında bulunan çeşitli ülkeler İsrail’le diplomatik ve ekonomik ilişkilerini askıya aldı.
İnsanlığın vicdanında ve devletlerin politikalarında bu tür eylemler hâsıl olurken, akademik yazım ve üretim noktasında da önemli gelişmeler meydana geldi. Bu doğrultuda, Siyonist yönetim tarafından üretilen ve Filistin topraklarındaki işgali meşrulaştıran söylemler sorgulandı. Bunun yanı sıra uluslararası endeksli dergilerde hâkim konumda bulunan kavramların sorgulanmasına ve yeniden üretilmesine ilişkin çeşitli girişimler başlatıldı.
Yukarıdaki girizgâh bağlamında gerek Siyonizm’le gerek işgal devletiyle yürütülen epistemolojik mücadelenin Aksa Tufanı Operasyonu’ndan çok daha önceki dönemlere uzandığını belirtmek gerekmektedir. Tam da bu noktada, merhum gazeteci Akif Emre’nin Filistin’e ilişkin yazdığı yazılarda işgal devletinin ürettiği söylemlere ve akademik camiada kullanılan kavramlara yönelik bir meydan okumasının ele alınması gerekli görülmektedir. Başka bir deyişle, Akif Emre’nin Aksa Tufanı’nın çok öncesinde Siyonizm’le epistemolojik bir mücadele yürüttüğü ve literatürde sıklıkla kullanılan kavramlara yönelik eleştiri sunduğu ifade edilebilir.
Bu minvalde, 1999-2017 yılları arasında yazdığı yazılardan hareketle Emre’nin epistemolojik mücadelesinde üç temel kavramsal sorgulama bulunmaktadır. Bu doğrultuda Emre; “Filistin Sorunu”, “yerleşimciler” ve “kolonyalizm” kavramları yerine “İsrail Sorunu”, “işgalciler” ve “Siyonist sömürgecilik” kavramlarını kullanmayı tercih etmektedir. Buradan hareketle bu yazıda Akif Emre’nin Filistin’e dair kavramsal eleştirilerinden ve sorgulamalarından bahsedilecek ve özellikle 7 Ekim sonrasındaki gelişmelerle bağlantı kurulmaya çalışılacaktır.
İsrail Sorunu
Merhum Akif Emre’nin Filistin ve Kudüs temelli yazılarında ön plana çıkan konuların başında, meselenin nasıl adlandırıldığına ilişkin bir sorunsallaştırma bulunmaktadır. Her şeyden evvel Akif Emre, “Filistin Sorunu” kavramsallaştırmasını eleştirmektedir. Bunun yanı sıra meselenin “Arap-İsrail Sorunu” ya da “Arap-İsrail Çatışması” şeklinde resmedilmesine yönelik de eleştiri sunmaktadır.
Nitekim Emre’nin gözünde sorunun asıl kaynağı, Filistin topraklarına yerleşerek bu toprakları gasp eden Yahudiler ve nihayetinde 1948’de kurulan İsrail Devleti’dir. Gerçekten de tarihsel süreç mercek altına alındığında Filistin meselesinin özünü, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yahudilerin üzerinde yaşayabileceği bir yurt arayışı oluşturmaktadır. Milliyetçi akımların hâkim olduğu Avrupa siyasetinde Yahudilerin asimilasyona ve dışlanmaya maruz kalması “Yahudi Sorunu”na çözüm arayışına neden olmuş ve bunun sonucunda da Siyonist ideoloji ortaya çıkmıştır.
Tam bu noktada Akif Emre, “Yahudi Sorunu”nun birdenbire nasıl “Filistin Sorunu” şekline dönüştüğünü eleştirmektedir. Nitekim Orta Doğu siyaseti ve tarihine ilişkin birçok ders kitabında, ders izlencelerinde, makalelerde, sempozyumlarda, gazete ve dergi yazılarında “Filistin Sorunu” kavramı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından bu konuda yeni bir çabanın belirdiği ve meselenin “İsrail Sorunu” olarak adlandırılmaya başlandığının altı çizilmelidir. Nitekim üniversitelerde düzenlenen konferanslarda, eğitim seminerlerinde, ders kitaplarında, makale başlıklarında ve köşe yazılarında “İsrail Sorunu” kullanımının arttığı görülmektedir.
İşgalciler
Akif Emre’nin kavramsallaştırmalara ilişkin ikinci temel eleştirisi, literatürde sıklıkla karşımıza çıkan “yasadışı yerleşimler/yerleşimciler” kullanımıdır. Emre’nin eleştirisini net bir şekilde anlayabilmek adına, başta Batı Şeria olmak üzere Siyonist yönetimin işgal altında tuttuğu topraklardaki yerleşim politikasını incelemekte fayda bulunmaktadır.
Bilindiği üzere 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Sina Yarımadası, Gazze, Batı Şeria ve Golan Tepeleri Siyonist yönetim tarafından işgal edilmiştir. Bunun yanı sıra işgal yönetimi, “Genişletilmiş Kudüs Projesi”yle Kudüs şehrinin fiziki sınırlarını genişleterek Doğu Kudüs ve Batı Şeria arasındaki bağlantıyı koparmaya çalışmıştır. Genişletilmiş Kudüs bölgesine yeni yerleşim birimleri inşa eden ve Yahudi nüfusu bu birimlere yönlendiren işgal devleti, aynı zamanda Batı Şeria’da benzer bir işgal ve istila politikası uygulamıştır.
Nitekim Batı Şeria topraklarını kamulaştıran Siyonist yönetim, Genişletilmiş Kudüs bölgesinde olduğu gibi burada da yerleşim birimleri inşa etmiş ve Yahudi nüfusu bu birimlere kaydırmaya çabalamıştır. Bunun yanı sıra Gazze’de de benzer yerleşim birimleri kurulmakla birlikte, sayıları yaklaşık 7 bini bulan yerleşimciler dönemin Başbakanı Ariel Şaron’un 2005 yılında aldığı tek taraflı kararla bölgeyi terk etmiştir. Yerleşim birimlerinin ve yerleşimcilerin tam sayısı belli olmamakla birlikte, iki devletli çözümü destekleyen İsrail merkezli Barış Şimdi Hareketi’nin (Peace Now) paylaştığı verilere göre Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinin sayısı 141, yerleşimcilerin sayısı ise 503 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bununla birlikte Doğu Kudüs’ün bu bölgelere dâhil edilmediğini belirtmek gerekmektedir.
Yerleşim birimleri ve yerleşimciler, 1990’lı yılların hemen başında Madrid Konferansı ve Oslo Görüşmeleri ile İsrail ve Filistin arasında başlayan barış sürecinin önemli bir boyutunu oluşturdu. Literatürde “yasadışı yerleşim birimleri” ve “yasadışı yerleşimciler” şeklinde anılan ve genellikle Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleri için referans gösterilen bu kavramsallaştırmanın, Akif Emre’nin de ifade ettiği üzere, esasında Siyonist yönetime ait olduğunun altı çizilmelidir. Nitekim işgal yönetimi, kendi izni, bilgisi ve yetkisi dışındaki yerleşim birimlerini “yasadışı” ilan ederek bu grubun dışında kalan yerleşim birimlerini meşru ilan etmiştir.
Bunun da ötesinde, Siyonist yönetimin barış görüşmeleri sürecinde Batı Şeria’daki yerleşimcilerin sökülüp atılmasını insan hakları ihlali olarak nitelendirmesi, yerleşimleri yasadışı olarak görmediğinin göstergeleri arasında yer alabilir. Böylece Siyonist yönetimin kendi içinde kullandığı “yasadışı yerleşim” ifadesi, yaygınlaşarak akademik yazı diline ve barış görüşmelerine hâkim olmuştur. Akif Emre ise literatürde geniş bir kullanıma sahip olan “yasadışı yerleşim birimleri” ve “yasadışı yerleşimciler” ifadelerine alternatif olarak “işgalciler” kavramını önermektedir. Tam da bu noktada, 7 Ekim’in ardından akademi ve haber dilinde “yasadışı yerleşimciler” ifadesinin yerine “işgalciler” veya “işgalci yerleşimciler” kullanımının arttığını belirtmekte yarar vardır.
Siyonist Sömürgecilik
Akif Emre’nin eleştirdiği ve önerdiği üçüncü kavramsal bağlam ise kolonyalizm ve sömürgecilikle ilgilidir. Her şeyden evvel Akif Emre’ye göre geleneksel Batı sömürgeciliğinin özünde, işgal edilen topraklardaki kaynakların sömürülmesi bulunmaktadır. Bunun yanı sıra “Beyaz Adamın Yükü” ilkesiyle hareket eden sömürgeci güçler, işgal altında tuttukları halkları “uygarlaştırma” iddiası altında asimile etme amacını güderler. Ek olarak geleneksel Batı sömürgeciliği, işgal ve ilhak ettiği topraklardaki vatandaşların yönetim sorumluluğunu üstlenmekte, bölgeye altyapı yatırımları yapmakta ve yerel siyasi güçlerle ittifak kurmaktadır.
Bununla birlikte Emre, Siyonist sömürgeciliğin geleneksel Batı sömürgeciliğinden farklı olduğunu vurgulamakta ve kendine has birtakım özelliklere sahip olduğunun altını çizmektedir. Bu minvalde Emre’ye göre Siyonist sömürgeciliğin en temel özelliklerinden biri, işgal edilen topraklardaki Filistinlilerin bölgeden sürülmesi ve yerine Yahudi işgalcilerin yerleştirilmesidir. Nitekim 1947-1949 yılları arasında Yahudilerin Filistin topraklarında etnik temizlik vasıtasıyla yerli halkı bölgeden sürerek mülteci konumuna düşürmesi ve nihayetinde bölgeye yönelik Yahudi göçünün hızlanması bu durumun en tipik örneği olarak gösterilebilir.
Siyonist sömürgeciliğin diğer bir önemli boyutu ise işgal edilen bölgelerdeki insanların köklerinden koparılması ve bölgenin coğrafi, arkeolojik ve mimari yapısının değiştirilerek yerine yenilerinin ikame edilmesidir. Bu bağlamda kuruluş döneminde Filistin topraklarında etnik temizlik politikası uygulayan işgal devletinin, Yahudi Ulusal Fonu aracılığıyla yok edilen köylerin yerine ağaçlandırma politikaları izlemesi; 1967 Savaşı’nın ardından Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki İslami kimliğin mihenk taşı konumundaki camileri ve külliyeleri yok etmesi, Siyonist sömürgeciliğin geleneksel Batı sömürgeciliğinden farkını ortaya koymaktadır.
Bunun yanı sıra Mescid-i Aksa’nın etrafında ve altında başlayan arkeolojik kazı çalışmalarıyla tarihsel, dini ve mitolojik iddialarını ispatlamaya çalışan işgal yönetimi, geleneksel Batı sömürgeciliğinden farklı bir sömürgecilik uyguladığını göstermektedir. Öte yandan Filistinlilere ait zeytin ağaçlarının kesilmesi, hasat dönemlerinde Filistinli çiftçilerin tarlalarına yönelik işgalcilerin saldırıları, Siyonist sömürgeciliğin yalnızca yerleşim ve sömürü amacı taşımadığını, bölge halkını ve kimliğini yok etmeyi çabaladığını göstermektedir.
Geleneksel Batı sömürgeciliği ile Siyonist sömürgecilik arasındaki diğer bir farklılık ise doğal kaynakların kullanımıdır. Nitekim Siyonist yönetim, işgal altında tuttuğu bölgelerdeki doğal kaynakları zaman içinde kamulaştırmış ve kullanım tekelini elinde tutmuştur. Örneğin bölgenin su kaynaklarının yönetimi, 1967 Savaşı’nın ardından Siyonist yönetime geçmiş ve bu kaynaklar, bölgedeki Filistinlilerin aksine işgalci yerleşimcilerin yararına kullanılmıştır. Bu açıdan su kaynaklarının kullanımı hususunda geleneksel Batı sömürgeciliği ile Siyonist sömürgecilik arasında bir fark olduğunun altını çizmek gerekir.
Geleneksel Batı sömürgeciliğinin su kaynakları konusundaki yaklaşımına İngiltere üzerinden örnek verilebilir. Nitekim 1882’de Mısır’ı önce işgal eden, ardından 1914’te ilhak eden İngilizler, yerel halkın desteğini kazanmak ve ilhakı meşrulaştırmak adına Nil Nehri üzerinde Mısırlı çiftçilerin yararına projeler gerçekleştirmiştir. Buna karşın Siyonist yönetim ise özellikle Batı Şeria’da ve Gazze’de su kaynaklarını Filistinlilere karşı silah ve baskı aracı olarak kullanmıştır. Bunun en güncel örneği ise Aksa Tufanı’nın ardından tarihsel süreçte eşi benzeri görülmeyen soykırım sürecinde işgal ordusunun Gazze’nin su kaynaklarını kirletmesi ve su altyapısını yok etmesidir.
Tüm bu örneklerden hareketle, Akif Emre’nin Siyonizm’le ve işgal devletiyle epistemolojik bir mücadele yürüttüğü ifade edilebilir. Nitekim literatüre yerleşen ve hâkim bir şekilde kullanılan kavramlara yönelik Emre’nin sorgulamaları, 7 Ekim sonrasındaki gelişmelere de ışık tutmaktadır. Yıllarca “Filistin Sorunu” olarak resmedilen meselenin kökeninde “Yahudi Sorunu”na çözüm arayışının bulunması ve bunun neticesinde 1948’de teşekkül eden devletin başlı başına gerek bölgesel gerekse de uluslararası siyaset açısından bir sorun haline gelmesi, meselenin “İsrail Sorunu” olarak adlandırılmasını gerektirmektedir.
Öte yandan uluslararası metinlerde ve barış görüşmelerinde yer alan, dillere pelesenk olmuş “yasadışı yerleşimler” kavramının esasında Siyonist yönetim tarafından kullanıldığı ve yerleşimler/yerleşimciler yerine işgalciler kavramının kullanılması Emre tarafından önerilmektedir. Bunun yanı sıra Siyonizm’in kendine has yapısı ve yöntemleri itibarıyla geleneksel Batı sömürgeciliğinden ve Güney Afrika tipi apartheid rejimlerinden ayrılması gerektiği Emre tarafından vurgulanmakta ve “Siyonist sömürgecilik” kavramı ortaya konmaktadır.
Sonuç olarak. Emre’nin Siyonizm’e karşı yürüttüğü epistemolojik mücadelenin Aksa Tufanı’nın ardından daha önemli bir hale geldiğini vurgulamak elzemdir. Nitekim 7 Ekim sonrasında yaşanan gelişmeler, işgal devletiyle mücadelenin aynı zamanda kavram ve fikir zemininde de yürütülmesi gerektiğini göstermiştir. Bu nedenden ötürü, zihnimize yerleşen ve bakış açımızı şekillendiren kavram ve kavram setlerini sorgulamalı; Siyonist yönetime karşı epistemolojik bir mücadele sürdürmeliyiz.
Akif Emre’nin Kavramları
| Yanlış Kullanım | Doğru Alternatif Kullanım |
| Filistin Sorunu | İsrail Sorunu |
| Yasadışı yerleşimler/yerleşimciler | İşgalciler |
| Kolonyalizm | Siyonist Sömürgecilik |
