Yaşamak Ücretsizdi, Onu Paralı Hale Biz Getirdik!

Para kazanmak, parayı günlük hayatın içerisine sokmadan sessiz ve ihtirassız gerçekleştirilebilecek bir iştir. Hayatın ne kendisi ne öznesidir; sadece nesnesidir para. Paradan güç devşiren insanların yanılgısına üzülmek gerekir. Parayı yüreğine değil, cebine yerleştirebileni de gönülden alkışlamak icap eder. Yaşamak ücretsizdi; onu paralı hale biz getirdik. Aramızı açan sadece kelimeler, cümleler ve ideolojik farklılıklar değil, aynı zamanda cebimizin parasal derinliğidir.

Hüseyin AKIN

Şair-Yazar

Bazı göstergeler kâğıt üzerinde tam anlaşılmaz. Oranlar ve istatistikler, durumun vahametini rakamlar arasında örtmekte mahirdirler. Haftalık, aylık ve yıllık enflasyon oranları ne yükselişiyle halka karşılaşacağı geçim sıkıntısını açıkça ifade eder ne de düşüşüyle nefes aldırır. Çünkü sokak ve çarşı-pazar, bu verilerin çok ötesinde bir gerçekliğe sahiptir. Türkiye, Avrupa’da servet dağılımda makasın en fazla açıldığı ülkeler arasında yer alıyor. Buna göre en zengin yüzde 1’lik kesim, ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Bu oranlar çerçevesinde baktığımızda Avrupa’da servet dağılımı adaletsizliğinde ilk sırada yer alıyor. Ülkemizin yüzde 5’lik ve yüzde 10’luk en zenginlerinin servet pastasından aldığı paya baktığımızda da Avrupa ülkeleri içerisinde servet dağılımı dengesizliğinde ikinci sıradayız. Servet dağılımı adaletsizliğinin en düşük olduğu ülkeler ise 50,8 oranla Slovakya, 59,6 ile Belçika ve 60,9 ile Malta olarak sıralanıyor. 2023 verilerine göre, 10 bin dolardan az servete sahip yetişkin sıralamasında Türkiye ilk sırada yer alıyor.

Ortada bir paylaşım sorunu olduğu gerçek. Bu, senelerin getirdiği bir kazanım ya da tevarüs eden para ve mülkiyetin bir sonucu olarak da görülebilir. Mesele, servetin yüzde 70’ini elinde tutan, dokuz pul alan bir kişi, bir avuç insan değil; dokuz kişiye verilen bir puldur. Zira yoksulların zengin ve çok zenginlerle aynı meydanlara doluştuğu, aynı kaldırımlarda yürüdüğü bir ortamda gündelik hayat içerisinde yoksul ve muhtaç olanı ayırmak kolay bir şey değildir. Kümülatif olarak fakirliğin hangi insan kümeleri ya da katmanlarının üzerine bir afet gibi çöktüğünü, onlarla aynı ortamı paylaşmadığımız sürece anlama şansımız da çok azdır. Ancak aile içi çatışmalar, boşanmalar, işsizlik kaynaklı vakalar kriminal boyutta tezahür ettiğinde, yoksulluk oranlarının kimin hanesine afet gibi çöktüğünü anlamış oluruz. Kapitalizmin köpürttüğü yoksulluk zaviyesinden baktığımızda ise, bu umduğu ya da hayal ettiği şeylere ulaşamayan herkesin kolayca kendini derin yoksul sınıfına sokacağını düşünmek de abartı sayılmaz.

Kapitalizm ile sosyalizmi, ferdi mülkiyet açısından ifrat ve tefrit noktasında görebiliriz. Metafizik dünya algısından uzak oluşlarıyla bu iki dünya görüşünün üretim, tüketim, ihtiyaç zaviyesinden insanı hakkıyla tanıyamayacakları da bir gerçektir. Mülkün gerçek sahibi, Allah’tır. İnsan, sınanmış olduğu bu dünyada geçici olarak sahip olduklarıyla imtihan edilmektedir. Bu anlamda yoksulluğun da zenginliğin de imar edilmesi, doğru kavranması gerekir. Her insan doğduğunda tek başına fakirdir. İçine doğduğu ailenin imkânları veya imkânsızlıklarıyla kendine yol açmaya çalışır. Bir insanın yoksulluğu da zenginliği de sadece kendisini ilgilendiren bir durum değildir. Diğer bir tabirle, zengin sahip olduğu varlığını sadece kendisiyle ilgilenmek için kullanma hakkını kendinde göremez. Yoksul da yoksulluğunun çaresini kendi kıt ya da olmayan imkânlarıyla çözmekle mükellef değildir. Mükellef olan, varlık sahibi başkasıdır. Komşusunun aç sabahladığını bilip ona göre tokluğunu gözden geçiren inanmış insan, mükelleftir.

Bu fani âlemde insan, insanla tamamlanır ve insan, insanla sınanır. Onda olmayan sende vardır; sende olmayan onda mevcuttur. Yarın için elinde tuttuğun, bugün ihtiyacı olan kişinin hakkıdır. Fazla para, fazla mal mülk, fazla kilo gibidir. İkisini de kendinden uzaklaştırmalıdır insan. Fazla kilo sporla, sağlıklı beslenme ve diyetle atılır; fazla para ve mülkiyet ise infakla, tasaddukla ve paylaşmakla normal düzeye çekilir. Fazla eşya insanı boğar, fazla para insanın niyetini bozar. Saate bakmayı unutturur. Bir de bakarsınız ki akşam olmuş!

Para kazanmak, parayı günlük hayatın içerisine sokmadan sessiz ve ihtirassız gerçekleştirilebilecek bir iştir. Hayatın ne kendisi ne öznesidir; sadece nesnesidir para. Paradan güç devşiren insanların yanılgısına üzülmek gerekir. Parayı yüreğine değil, cebine yerleştirebileni de gönülden alkışlamak icap eder. Yaşamak ücretsizdi; onu paralı hale biz getirdik. Aramızı açan sadece kelimeler, cümleler ve ideolojik farklılıklar değil, aynı zamanda cebimizin parasal derinliğidir.

Paranın turnusol kâğıdı olduğu zamanlardayız. Bu meret, cüzdanda durduğu gibi durmuyor. Paraya sahip olan kişi, çok geçmeden karşısında kim ve ne varsa satın alınabilir bir şeymiş gibi bakıyor. Paraya, para olmanın üzerinde değer verilmesinin baş sorumluları, makul parayı ihtiyaç sahibinden esirgemiş olanlardır. Bu yaklaşım tarzı, yıllarca paranın peşinde koşan kişileri, parayı yakaladığı zaman bir daha ondan kopamaz hale getirmektedir. Ömrünün en verimli çağlarını makul para peşinde harcayan insanların, hayatın manevi ve mücerret meşguliyetlerine ayıracak ne vakitleri ne de hevesleri vardır. Birileri onu sizden esirgeyerek abartacak ki gözünüz paradan başka bir şeyi görmesin. Yani paragöz olmanız için tek derdiniz ona sahip olmak olmalı.

İhtiyaç sahibinin cebinden ya da cüzdanından bu parayı kim almışsa ona sesleniyorum: Lütfen çaldığınız parayı geri verin! Dağıttığınız sofraları yeniden kurun! Ekonomiyi, hayatın değişmez tek unsuru gibi yansıtmaktan vazgeçin artık!