Ahmet Dağ’ın Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak Kitabı Üzerine

Ahmet Dağ, bu çerçevede kitabın önsözünde diyor ki: “deist, agnostik, ateist, farklı cinsel tercihlere eğilim gibi manipülasyonlara ve kodları belirlenmiş ‘Z, alfa’ gibi kategorileştirmeye maruz kalan gençleri sorun olarak görmekten daha çok anlamamız, onların hakiki bir mevzu olduğunu idrak etmemiz gerekir.” Bu çerçevede, kitabı yazma amacının da gençliği ve gençleri kendi temellerimize ve dinamiklerimize bağlı kalarak anlama ve anlatma çabasıdır.

Zekeriya MENAK

Günümüz insan ve toplumunun en önemli toplumsal meselelerinden bir tanesi gençliktir. Gençlik, üzerinde felsefi mülahazaların, psikolojik, sosyolojik ve antropolojik analizlerin ve aktüel tartışmaların yapıldığı ve yapılabileceği zengin bir alandır. Nitekim bu konularda önemli sayıda bilimsel literatürde eserler verilmiştir. Çünkü çok hızlı yaşadığımız bu çağda kanayan bir yara olarak gençlik, aileyi ve toplumu değişik açıdan sarsmaktadır. Bilimsel bir mantık ve duyarlılıkla gençlik problem üzerine gidilmekte ve konu hakkında değişik tanımlama, sınıflandırma ve gruplandırmalar yapılmaktadır. Gençlik, konusu doğrudan insan olması hasebiyle bireyden aileye, aileden topluma, toplumdan devlete, devletten sisteme devam eden zincirleme bir etkileşim yapısına ve ağına sahiptir. Bu geniş görünürlük alanına sahip bir konu olması hasebiyle, kendisine yönelinen her türlü bilimsel ve düşünsel araştırma değerli bir etkinlik ve olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği gibi kimi araştırmalar bu konuda niteliksel veriler üzerinden, kimi araştırmalar da niceliksel veriler üzerinden yürümektedir. Bazı araştırmalar sadece bir betimleme fenomenolojik bir araştırma ve tasvirle sınırlı iken bazı araştırmalar olayın nesnel temellerini kayıt altına almaya çalışmaktadır. Bazı araştırmalar da bir ayağını değerler dünyasına koyarak felsefi bir tutumla gençliği ele alıp analiz etmektedir.

Ahmet Dağ, Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak kitabında bu sıraladığım disiplinlerin hemen hemen hepsinden yararlanarak ama ağırlıklı bir şekilde, belli bir toplumsal değer zemininden, felsefi bir tutumla, eleştirel bir yöntemle gençlik konusunu ele alıp analiz etmektedir.

Kitap üç ana başlık altında hazırlanmış: Birinci ana başlık Köklerin ve Hakikatin Yitimi Eşiğinde Gençlik şeklindedir.

Yazar, bu ana başlık altında gençliğin düşünceye konu edilme biçimlerinden örnekleri başlık olarak ele almış; Asli Bir Mevzu Olarak Gençlik, Biyolojik ve Felsefi Bir Muhatap Olarak Gençlik, Nebevi Bir Muhatap Olarak Gençlik

Ahmet Dağ, bu çerçevede kitabın önsözünde diyor ki: “deist, agnostik, ateist, farklı cinsel tercihlere eğilim gibi manipülasyonlara ve kodları belirlenmiş ‘Z, alfa’ gibi kategorileştirmeye maruz kalan gençleri sorun olarak görmekten daha çok anlamamız, onların hakiki bir mevzu olduğunu idrak etmemiz gerekir.” Bu çerçevede, kitabı yazma amacının da gençliği ve gençleri kendi temellerimize ve dinamiklerimize bağlı kalarak anlama ve anlatma çabasıdır.

Dağ Hoca, girişte önemli bir kategorik tanım yapmaktadır. Ona göre, insanlığın tüm nazari ve ameli işlerinde geçmiş, şimdi ve gelecek tüm zamanları kuşatan üç önemli unsurdur. Zamanın bu üç unsurunun karşılığı “ecdat”, “ebeveynler” ve “evlatlar”dır. Ecdat, rotamızı kaybettiğimizde dönüp bakacağımız pusulamız, ebeveynler, gölgesinde yürüyeceğimiz rehberlerimiz ve evlatlarımız ise geleceğimizin hakiki mimarlarıdır.

Ona göre, bu kuşaklar arasındaki kopukluğun temel sebebi veya en önemli sebebi, orta ve ileri yaşların üzerinde olanların gençlerin içinde bulunduğu çağın ve sürecin nasıl geliştiğine dair tecrübelerinin olmayışıdır.

Yazar; ilk bölüm başlığının altında Hz. Muhammed (a.s.) ile filozof ve düşünürlerin gençlere ilişkin yaklaşımını, ilgisi ve diyaloğunu ele alarak felsefi yaklaşımlar çerçevesinde gençliğin sekülerleşme, tüketim ve sanallaşma içindeki durumu, gençlerin kimliklerinin ve duruşlarının yeniden inşasının nasıl olacağı ve benzeri konuları ele almıştır.

İkinci konu oldukça orijinal bir konu; klasik İslam ve Müslüman düşüncesinden üç tane İslam aliminin görüşleri ile çağdaş, seküler kişisel gelişim kitaplarının temel yaklaşımları çerçevesinde insana ve gençliğe olan yaklaşımlardaki esaslı farklara dikkatimizi çekmektedir. Bir karşılaştırma sunmaktadır.

Üçüncü bölümde ise hem bir öğretmen olarak hem de sonradan üniversiteye mensup olmuş bir akademisyen olarak sahip olduğu deneyimler çerçevesinde özellikle imajınatif ve simülatif bir çağın özneleri başlığında eğitim öğretim sürecinin üç önemli hakikati olan “öğrenci-veli-öğretmen üçlü geleneğinin etkileşimlerini” belli bir perspektifle analizine tabi tutmaktadır.

İlk bölümde özellikle klasik filozofların; Sokrat, Platon, Aristo vb. Hz. Peygamberin ve önemli üç tane İslam âliminin Gazali, Zernucî ve Kinani’nin gençlik ile ilgili ameli ve nazari perspektiflerini kısaca sunmaya çalışmaktadır.

Ahmet Dağ, gençlerin sorun olarak ele alınmasına karşı çıkmakta bilakis gençlerin büyük bir imkân ve geleceği inşa eden neslimiz olduğunu belirtmektedir. Sanayileşme, sanallaşma dijitalleşme, bireyselleşme, kapitalist tüketim kültürü ve benzeri olgularla özellikle de laikleşme ve sekülerleşme süreci ile geldiğimiz aşamada gençlerin önemli bir savulma içinde görüldüğünü belirtmektedir.

Pek çok felsefi düşüncede gençlere dair olumsuz düşünceler en eski metinlerden beri sıralana gelmiştir. Kitapta, Antik Yunan döneminde Sokrates ve yakın dönemindeki filozofların bazen gençleri uyumsuzlukla, kabalıkla, yaşlılara iyi ve uygun davranmamakla nitelendirdiklerini aktarılmaktadır.

Antik Yunan filozoflarının özellikle gençlerin yönetim sürecine dahil olması için belli bir yaşa gelmesi gerektiğine dair görüşlere sahip olduklarını belirtmektedirler. Aynı şekilde gençlerin eğitimi için özellikle duyguların kontrolü ve rasyonel düşünce için bir hocanın denetim ve gözetiminde olmalarını savunduklarını aktarmaktadır.

İslam tarihinde ise gençlerin çok olumlu bir şekilde değerlendirildiğini aktarmaktadır. Özellikle erken dönemde Hz. Peygamber zamanında gençlerin ordu komutanı olarak görevlendirdiğini ve gençliğin olumlu anlamda tanımlandığını belirtmektedir. Ayrıca, gençlerle ilgili bilimsel kılıflar altında yapılan belli harflere dayalı sınıflandırmaların sosyolojik bir tespitten öte algısal bir yönlendirme olduğunu da ifade etmektedir.

Bu harf tanımları Z ve alfa gibi tanımların gençleri olumsuz şekilde kodladığını; onları tarihten, değerlerden ve toplumdan kopuk, bağımsız hatta karşıt bir şekilde konumlandırdığını belirtmektedir.

Birinci bölüm sonunda, Platon ve Aristoteles gibi filozofların gençlerin yönetici olamayacaklarını söyledikleri halde İslam medeniyet tecrübesinde ise bilakis gençlerin ordu ve ülkeleri yönettiklerine dair birçok örnek bulunduğunu bize aktarmaktadır. Ayrıca, birinci bölümün sonunda özellikle gençlerle ilgili yapılması gerekenleri maddelerle sıralamaktadır.

Yazar, Türkiye’deki hızlı toplumsal değişmeleri belli bazı tarihsel dönemler çerçevesinde ortaya çıkan dinamiklere göre analiz etmektedir. Bu çerçevede özellikle ihtilal ve darbe dönemi sonrasında ortaya çıkan süreçlere dikkatimizi çekmektedir. 80 sonrası dönemde gençliğin özellikle seküler bir söylem çerçevesinde apolitik hale getirildiği, maddi hazza, cinselliğe yönlendirildiğini belirtmektedir.

Özellikle FETÖ’nün siyasette düşünce, kültür piyasasına hâkim olduğu dönemde çok seçkin bazı liberal ve İslamcı yazar ve düşünürleri etkisi altına alan Abant Toplantıları’nın yine bu çerçevede değerlendirilebileceğini belirtmektedir. Ahmet Dağ’a göre, 2000’li yıllarda neo-islamcılık ve neo-liberalizm tartışmalarında neo-liberal bir siyaset örneği olarak görülen AK Parti ve siyaset anlayışı bu Abant toplantılarından etkilenmiştir. Özellikle İslamcı dindar, muhafazakâr mahalle de dönüşümlerden payını almıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu zemin kıymasını fark ederek “dindar bir nesil söylemini” ortaya attığını ve bu dindar nesli güçlendirmek için İmam Hatip müfredatlarını ve okullarının sayısını yaygınlaştırmaya çalıştığını belirtmektedir.

Yazara göre; bu önemli stratejik hamlenin özellikle Milli Eğitimin müfredat içeriğine birebir yansıtılmadığını eski müfredatın ideolojik, seküler laik ve Kemalist eğitim modellemelerinin ana yapısının değiştirilmemesinden dolayı topluma etkisinin beklenen düzeyde olmadığını ve olamayacağını belirtmektedir. Bununla birlikte bürokrasinin bu konuyu göstermelik bir şekilde ele aldığını ve hiçbir sorumluluk almadığını ve elini taşın altına özellikle koymadığını ileri sürmektedir.

Dindar nesil söylemini önemseyen Dağ, bu çerçevede nesil yetiştirme meselesini hikmet İrfan ve ilim bağlamında büyük bir tasavvur ve çaba düzleminde ele alınması gereken bir mesele olduğunu belirtmektedir. Yine ona göre yıllar hatta asırlar sonra ilme’l-yakin/ epistemolojik, ayne’l-yakin/fenomenolojik ve hakka’l-yakin/ontolojik düzlemde bir nesil yetiştirilip yetiştirilmemesi meselesi yalnızca bizim için, bizim toplum için değil tüm insanlık için önemli bir mesele haline gelecektir. Bu meselenin başarıya ulaşması için yazar, bir konuya dikkatimizi çekmektedir ve diyor ki samimi söylenen fakat kavramsallık bakımından sorunları olan ve yanlış düzlemde ele alınan dindar nesil söyleminin köklü bir lafız, mana boyutuna taşınması için köklü işler yapılması gerekmektedir. Bu çerçevede özellikle Türkiye’de basına ve kamuoyuna yansıdığı şekliyle deizm konusuna neşter atmaktadır.

Ahmet Dağ, küreselleşme enformasyon ve internet ağlarının hâkim olduğu bir dünyada yaşamamız hasebiyle, çağın ağları ve bağlarına mahkûm olmuş toplum bilimciler, medya uzmanları ve gazete yazarlarının hezeyan içinde gençlerin deist olduklarını ifade ettiklerini aktarmaktadır. Oysa Dağ Hoca; gençlerin deist olduğunu iddia edecek teolojik ve felsefi unsurların toplumsal bilincimizde olmadığını, söylüyor. Deizm kavramının toplumumuzda yersiz bir şekilde kullanıldığı ve düşünce pratiğimizde bunun baştan beri bir düşünce eleştirisinin Müslüman literatüründe yer aldığını özellikle belirtmekte ve bu konuda felsefi argümanlarla gerekçelerini temellendirmektedir.

Yazar, özellikle İslami kesimin yapması gereken en önemli şeylerden biri belirsizlik, tutarsızlık ve riyakârlık tutumlarından vazgeçerek, içinde bulunduğu çelişkili süreçlerden kendini kurtarmak için tasavvurunda ve hayatında köklü değişiklikler meydana getirmeleri gerektiğini ifade etmektedir.

Bir bütün olarak kitabın yapısına bakıldığında yazarın, bir filozof olarak, bir felsefeci olarak, bir akademisyen olarak, bütün bunların üzerinde bir Müslüman olarak iradesini ortaya koyarak hayatla düşünce sentezini anlamlı bir bütünlükle kitapta sergilediğini söyleyebiliriz.

Ahmet Dağ’ın analizlerinde ilmi bir ahlak ve hassasiyetle, topluma karşı sahip olması gereken imani bir endişe ve sancıyla yaklaştığını görüyoruz. Bu çerçevede, felsefi birikimini bireysel gözlemleri ve şahitlikleriyle harmanlayarak, hem teorik temel ilkelerden, ilmi analiz yöntemlerinden yola çıkarak çözümleme yapmakta hem de pergelin bir ayağını Müslüman değerler sistemine koyup var olan gelişme, değişme, çatışma ve tutarsızlıkları bu çerçevede alternatif söylemlerle bir çözüm yoluna koymayı önermektedir.

Bu haliyle Fildişi kulelerinden seslenen, hayattan kopuk itirazı ve derdi olmayan, salt entelektüelcilik, bilimcilik oynayan kimi kesimlerin aksine yazar; bütün insani endişeleriyle, Müslümanca bir duruşla, ilmi ve ahlaki hassasiyet ve ilke ile gençlik konusunu ele alıp analiz ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tabii ki burada kitabın bütün içeriğini bu yazı çerçevesinde aktarmamız mümkün değil. Bu perspektifle ilgili ayrıntılı bilgileri tabii ki ancak kitabın hepsini okuyarak görüp anlayabiliriz.