Bre Siz Hepiniz Deli!

O anlarda Eleni “bizden” birine dönüşür gibi hissederiz. Oysa bu yakınlık sahicilikten değil, temsilin kurduğu bir yanılsamadan ibarettir. Şiddet burada bir sapma ya da çelişki olarak değil, meşruiyet kazanan bir adalet biçimi olarak estetize edilir. Çünkü şiddetin meşruiyeti Batı’nın ahlak terazisine bağlıdır.

Elif ÇEVİK

 “Bre siz hepiniz deli!” Türkiye son aylarda bu cümleyi, Rum bir aileye evlatlık verildiğini öğrenen ve gerçek annesini bulmak için Trabzon’a gelen genç bir kızın bozuk Türkçesinden tekrar tekrar işitiyor. Sözünü ettiğim kişi, ekranlarda fırtına gibi esen Taşacak Bu Deniz adlı dizinin Eleni’si. İlk tanıtım fragmanıyla tartışmaları, alayları ve tepkileri üzerine çeken dizi, tüm bu gürültünün içinden geçerek kısa sürede beklenenden daha geniş bir izleyici kitlesine ulaştı; yüksek temposuyla milyonları ekran başına kilitledi. Ancak bu ilgi, dizide giderek artan şiddet dili nedeniyle yerini eleştirel seslere bırakmaya başladı. Zira Eleni bu cümleyi kurarken yalnızca karşısındakine öfkelenmiyor; “175 IQ’ya sahip başarılı bir tıp doktoru” olarak, adeta hepimize teşhis koyuyor: “Deli!”. Peki doktor hanımın koyduğu teşhis doğru mu; gerçekten hepimiz delirdik mi? Zira Taşacak Bu Deniz’de delilik bireysel bir sapma değil, kolektif bir hâl olarak karşımıza çıkarken, akıl ise tek bir karakterde, tek bir inançta ve tek bir ahlaki konumda toplanıyor. Dizi, barbarlığı gürültüyle, bir arada olmayla, medeniliği ise sükûnetle ve mesafeyle tarif eden dili daha ilk bölümden itibaren kurmaya başlıyor. Şimdi adım adım bu anlatının nasıl inşa edildiğine bakalım.

Dizi, Atina Akropolisi’nin görüntüsüyle açılır; hemen ardından Eleni’nin tıp fakültesindeki mezuniyet törenine geçilir. Eleni, diplomasını alıp sevinçle havaya kaldırdığında ise seyirciler arasında onu gururla alkışlayan rahip görünür. Kep atma anı coşkuludur; genç mezunlar ailelerine koşup kucaklaşırlar. Eleni ise kalabalığın ortasında sahnede yapayalnız kalır ve yine rahiple göz göze gelir, kısa bir tebessümü paylaşırlar. Çünkü kimsesi olmasa da Tanrı hep onunladır. Bu sahnede Eleni’nin yalnızlığı özellikle vurgulanır. Çünkü anne ve babası törende değildir; iki cerrah olarak ameliyata girmek üzeredirler. Dizi bu tercihi bir eksiklik olarak değil, bilinçli bir erdem olarak sunar. Zira Eleni’nin annesinden şu cümleyi duyarız: “Eleni yalnızlıktan ölmez ama ameliyat etmezsek bu hasta ölür.” Böylece seyirciye henüz ilk dakikalarda sessiz bir ahlaki ders verilir: kişisel mutluluklar, ritüeller ve aile bağları, hayat kurtarmanın gerisinde kalmalıdır. Eleni’nin yalnızlığı bir yoksunluk değil, medeniliğin bedeli olarak kodlanır.

Ameliyat başlamadan Eleni’nin babası fenalaşır ve ameliyathanede hayatını kaybeder. Bu ani ölüm, anlatı düzeyinde bir kırılma olduğu kadar, belki de sembolik düzeyde de belirleyici bir eşiğe işaret eder. Freudiyen bir okuma ile bakıldığında, “babanın ölümü” yalnızca biyolojik bir kayıp değil, öznenin kuruluş anlarından biridir. Tabii bu noktada Freudiyen okumanın kendisini de sorgulamak gerekir. Zira babanın ölümüyle öznenin kurulması fikri, evrensel bir hakikat olmaktan ziyade, seküler Batı ahlakının ve modern birey tasavvurunun ürünüdür. Dizi, Eleni’nin öznelleşmesini bu seküler çerçevede kurarken, kendi medeniyet ölçüsünü de beraberinde dayatmış olur. Diğer yandan bu anlatıda dikkat çekici olan şudur: Bu ölüm bir ihmalin, bir çatışmanın ya da bir şiddetin sonucu değildir; aksine, hayat kurtarmaya adanmış bir mekânda, ameliyathanenin içerisinde gerçekleşir. Böylece baba figürü, çatışmalı değil “temiz” bir biçimde sahneden çekilir; Eleni’nin önünde ahlaki olarak tartışmasız, pürüzsüz bir zemin bırakır.

Babanın ölümünün hemen ardından kamera bu kez kilisedeki cenaze törenine çevrilir. Taş duvarları ve loş ışığıyla kilise, anlatının yeni sahnesi olur. Bu sessizliğin içinden rahibin sesi yükselir ve seyirciyi şaşırtan şu sözler duyulur: “Bizler Konstantinapol’ün evlatlarıyız. İstanbullu Rumlarız. Türkiye’de de olsa Yunanistan’da da olsa hep araftayız. Bundan böyle araf yok. İsa Mesih onu kendi cennetinde karşılasın.” Bu kısa konuşma, bir yas merasiminden çok daha fazlasını yapar. Ölümü kimlik, mekân ve aidiyet üzerinden yeniden anlamlandırır. Baba artık yalnızca bir insan değil, belirli bir tarihsel ve kültürel hattın temsilcisi olarak uğurlanır.

Cenazede Eleni’yi kalabalığın içinde ama yine yalnız görürüz. Ne var ki bu yalnızlık artık bir tesadüf değildir. Annesinin yokluğu, dizinin ilk beş dakikasında bir kez daha aynı gerekçeyle açıklanır: Ameliyat. Kilise bahçesinde Eleni rahiple konuşurken bu durum bir mazeret olarak değil, neredeyse bir ilke olarak dile getirilir. “Burada hayat kurtarıyorum peder,” demiştir anne, “kocam nasılsa öldü.” Bu cümlede acı yoktur, tereddüt yoktur, gecikmeye dair bir pişmanlık da. Eleni de bu sözlere şaşırmaz. Nitekim kendisi de siyah elbisesi ve boynunda haçlı kolyesi ile babasının tabutuna eğildiğinde sadece “Güle güle babacığım” demiştir. Ancak bu yadırgamama hali boşuna değildir. Çünkü anlatı, duyguyu değil işlevi yüceltir. Medenilik, burada soğukkanlılıkla; ahlaki doğruluk ise duygusal mesafeyle eşitlenir. Ölüm, üzerinde durulmaya değmeyen bir ayrıntıya indirgenirken, hayat kurtarmak mutlak ve tartışılmaz bir üstünlük kazanır.

Cenaze töreninden sonra rahip, Eleni’ye bir mektup verir. Eleni’yi vaftiz ettiği gün, babası bu mektubu rahibe emanet etmiş, öldüğünde de kızına vermesini istemiştir. Mektubu okuyan Eleni, evlatlık olarak alındığını ve Rum olmadığını öğrenir. Eleni bir Türk’tür ve öz annesi Trabzon’un Furtuna köyündendir. Babanın ölümünden sonra yeniden doğuş için anneye ihtiyaç vardır. Belki de bu yüzden mektup yalnızca anneyi işaret eder, babadan söz etmez. Ardından ekranda “üç ay sonra” yazısı belirir. Kamera, Akropolis’in taş düzeninden Karadeniz’in sisli dağlarına geçer. Antik yapıların yerini yaylada otlayan keçiler alır.

Bu görsel ve simgesel geçişin hemen ardından dizi, seyirciyi Adil Koçari – ki Eleni’nin öz babasıdır- karakteriyle tanıştırır. Büyük arazi araçlarından oluşan ve tehditkar görünen bir konvoyla fabrikaya gelen Koçari için o gün “kabul günü”dür. İnsanlar sorunlarını, şikâyetlerini ve taleplerini doğrudan ona anlatır; o da dinler, karar verir, cezalandırır ya da bağışlar. Burada işleyen şey bir hukuk düzeni değil, kişisel bir adalettir. Koçari, modern bir yöneticiden çok, kadim bir iktidar biçimini temsil eder. Sözün yasa, iradenin düzen olduğu bu dünyaya Weber saf patrimonyalizm demiştir. Burada otorite, kurallardan değil güçten ve kişisel karizmadan doğar. Medeniyet, kurumsal akılla; barbarlık ise şahsi hükümle eşleştirilir. Devletin yokluğu bir boşluk olarak değil, bu “doğal” düzenin parçası gibi sunulur.

Adil Koçari sahnesinin ardından Furtuna köyüne geçeriz. Köyün muhtarı Esme Furtuna -ki Eleni’nin öz annesidir-, Koçari köyüne kaçan bir tosun meselesiyle karşı karşıyadır. Hayvan düşman topraklarındadır. Esme, sahibine gidip tosunu kendisinin almasını söyler. Köylü ise muhtarlığı hatırlatarak “Sen al,” der. Esme’nin “Ne yapayım, dilekçe mi yazayım?” çıkışı ise sahnenin düğümüdür. Çünkü cevap nettir: “Kanunları karıştırma.” Muhtar vardır ama hukuk yoktur; yetki vardır ama işlemez. Esme’nin kadın bir muhtar oluşu bu boşluğu daha görünür kılar. Seçilmiş, resmî bir figürdür ama elindeki yasal araçlar etkisizdir. Koçari konvoyunun köye doğru yaklaştığını gördüğümüzde bu düzenin dili de netleşir. Esme, muhtarlık yetkisine değil, tüfeğine sarılır ve Koçari’nin peşine düşer.

Bu sahneden sonra anlatı yeniden Eleni’ye döner. Türk olduğunu öğrenen Eleni, kısa süre içinde Türkiye’ye gelir. Ancak bu yolculuk, duygusal bir kök arayışı gibi görünse de yöntem baştan sona rasyoneldir. Eleni bir tıp doktorudur ve Furtuna köyü sağlık ocağına atanmıştır. Dolayısıyla Trabzon’a gelişi, bireysel bir tercih olsa da modern, eğitimli ve hayat kurtarmaya adanmış bir mesleki kimliğin sonucu olarak mümkün olur.

Yol boyunca Eleni’ye, yapay zekâ NİKO eşlik eder. Eleni Trabzon’u sorar; NİKO coğrafyayı, balıkları, iklimi anlatır. Eleni bu cevaptan hoşlanmaz ve “Bana insanları anlat,” der. Çünkü medenî özne için asıl mesele yine mekân değil, insandır. NİKO’nun Karadeniz insanına dair tarifi ise dikkat çekicidir: Sıcakkanlı, açık sözlü, inatçı; öfkesi de neşesi de yüksek ve her durumda kendini haklı gören bir karakter. Bu “haklılık” hâli, hukuka ya da kurala değil, doğrudan tepkiye dayanır. Eleni, daha fazlasını bir Karadenizliye çarptığında öğrenebileceğini ifade eder. Bu sahne mizahi bir dille kurulur ama işlevi öğreticidir. Eleni “öğrenmeye açık” medeni özne olarak karşımızdadır. Karadenizliyle iletişim ise sözle değil çarpmayla mümkün olur. Burada şiddet, pedagojik bir araç hâline gelir.

Anlatı kendini gerçekleştirir ve Eleni araba kullanırken Esme’nin arabasıyla çarpışır ve NİKO’dan şu cümleyi işitiriz: “Tebrikler, ilk Karadenizline çarptın”. Bu anda yaşanan sadece bir kaza değil, bir temsil sahnesidir. Eleni’ye çarpan tekil bir kişi değildir; Eleni, “Karadeniz”e çarpmıştır. Bireysel bir davranış, kolektif bir kimliğin yerine geçer. Yanlış, kişisel olmaktan çıkar, kültürel bir norm gibi sunulur. Tartışma başlamadan hüküm verilmiştir: Esme haklıdır.  Aslında yol Eleni’nindir ama suç yine de ondadır. Çünkü bu topraklarda hak, kuraldan değil sesten ve öfkeden doğar. Esme’nin tüfeğini çıkarıp Eleni’nin arabasına el koymasıyla ise tartışma tamamen biter. Medenî dil susar, güç konuşur ve Eleni durumu kabullenir: “NİKO doğru demiş”.

Diziyi izlememiş olanlar için belirtmekte fayda var ki buraya kadar anlattıklarımız, dizinin yaklaşık iki buçuk saat süren ve sosyal medyada otuz beş milyondan fazla izlenen ilk bölümünün sadece ilk on beş dakikasında yaşanılanlardı. Eleni bu noktadan sonra artık yalnızca hırçın bir doğanın değil, aynı zamanda kuralsızlığın ve kanunsuzluğun da içine girer. Kan davası, kan hakkı ve bedel ödetme gibi pratikler, hukukun yerini almış kadim bir düzenin parçası olarak sunulur. Adam kaçırmadan yaralamaya, on binlerce dönümlük çaylıkların yakılmasından fabrikaların kundaklanmasına; keçi sürülerinin zehirlenmesi, evlere dinamit yerleştirilmesi, çocuk kaçırma ve nihayet kadın cinayetine kadar uzanan bir şiddet sarmalı anlatının olağan akışı hâline gelir.

Bu şiddet evreni içinde Eleni’nin konumu giderek berraklaşır: O, seyircinin ahlaki gözüdür. Eleni’nin her koşulda hayat kurtarma ısrarı bu düzenin içinde bir istisna, hatta yer yer bir tuhaflık gibi algılanır. Nitekim Furtuna köyü doktoru Oruç’un ona alaycı bir tonla “medenî” demesi boşuna değildir. Medenilik burada bir övgü değil, yerel düzenle uyumsuzluğun adıdır; bir mesafeyi işaret eder. Aynı şekilde Eleni’nin sabah koşuları ve vejetaryenliği de modernlik ve medenilikle özdeşleştirilir ve alay konusu edilir. Ancak ne zaman ki Eleni, adalet adına karşı tarafa zarar verebilecek bir eyleme yönelir, anlatı bu anları özellikle karizmatik ve “havalı” bir dille sunar. O anlarda Eleni “bizden” birine dönüşür gibi hissederiz. Oysa bu yakınlık sahicilikten değil, temsilin kurduğu bir yanılsamadan ibarettir. Şiddet burada bir sapma ya da çelişki olarak değil, meşruiyet kazanan bir adalet biçimi olarak estetize edilir. Çünkü şiddetin meşruiyeti Batı’nın ahlak terazisine bağlıdır.

Tam da bu noktada, anlatının kendine tanıdığı rahatlığı biz de ödünç alalım ve küçük ama bilinçli bir cüret gösterelim. Anlatının bize yaptığını biz de anlatıya yapmayı deneyelim. Eleni, Karadeniz’e çarparak “öğreniyordu”; biz de Eleni üzerinden Batı’ya çarpalım. Herhalde kimse buna kızmaz. Zira sert bir hesaplaşma değil bu, ama kaçınılmaz bir temas, yapacak bir şey yok.

Şiddetin, adalet, demokrasi, ilerleme gibi farklı isimlerle maskelenmesi tesadüf değildir. Bu, Batı’nın seküler hümanizminin tanıdık bir refleksidir. Dizide Eleni’nin şiddeti “zorunlu”, “akılcı” ve “haklı” olarak sunulurken, karşısındaki herkesin şiddeti ilkel, kontrolsüz ve barbar olarak kodlanır. Çünkü onlar “yerli”dir. Sartre’ın tespiti tam da bu noktada kendine yer bulur: Sömürgeci Batılının dışında kalanlar ne insandır ne de hayvan; sadece yerli: “Dayak yemiş, kötü beslenmiş, hasta, korku içinde, (…) bir tembel, içten pazarlıklı ve hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir ve yalnızca şiddetin dilinden anlar.” Batılı, bu yüzden şiddet dilini kullanmaya neredeyse mecbur kalır. Tıpkı Eleni’nin mecbur kaldığı gibi. Neyse ki şiddet, ötekilerin kişiliğini bozarken insan olan Batılıların hümanizmini hiç etkilemez. Eleni de dizinin tek barışçıl, sevecen, merhametli ve sempatik karakteri olmaya devam eder.Buradakiahlaki fark davranışta değil, failde kurulur. Mesele şiddetin varlığı değil, kimin elinde meşru sayıldığıdır. Merhamet evrenseldir; ancak kimi coğrafyalarda askıya alınabilir. Bu yüzden Batı hümanizmi masum bir insan sevgisi değil, seçici bir ahlak biçimi olarak işler. Kimin hayatının kurtarılmaya değer olduğu, kimin ölümünün anlatının dışında bırakılabileceği baştan bellidir. Batı’nın hümanist dili, Gazze’de susar; Bosna’da geç kalır; Sudan’da ise hiç konuşmaz. Hayat kutsaldır ama herkes için değil; şiddet yanlıştır ama herkes uyguladığında değil.

Şiddetle birlikte anlatının bir diğer kritik ekseni ise inançtır. bütün bu karanlık tablo içinde Eleni’yi ayakta tutan şey yalnızca aklı değil, inancıdır da. En kritik anlarda çözüm hep Eleni’nin zekâsından gelir; fakat bekleyiş anlarında onu sükûnete çağıran, Meryem Ana’ya yönelen dualarıdır. Hristiyanlık, dizide başından itibaren dinginliğin, merhametin ve ahlaki tutarlılığın zemini olarak kurulur. Buna karşılık Karadeniz’de İslam neredeyse görünmezdir. Birkaç kez namaz kıldığını ve dua ettiğini gördüğümüz tek karakter olan doktor Oruç ise ahlaki bir merkez oluşturmaz; aksine giderek daha tutarsız ve hesapçı bir figüre dönüşür. Bu kadar yozlaşmaya Eleni bile “Benim bildiğim İslam bu değil,” diye itiraz eder. İnançların temsiline dair bu asimetri, izleyiciye dolaylı ama güçlü bir değer hiyerarşisi dayatır.

Peki gerçekten Hristiyanlık, dizinin sunduğu kadar sükûnetli ve hoşgörülü bir inanç mıdır? Eleni’nin temsil ettiği Ortodoks Hristiyanlık, tarih boyunca inancın farklı yorumlarına alan açan masum bir vicdan geleneği midir? Eğer Eleni, Trabzon’un sisli yaylaları yerine Orta Çağ Avrupası’na düşseydi; Katolik mezhebi dışındaki neredeyse hiçbir inanca yaşam hakkı tanımayan, modern Batı dünyasının siyasal ve ahlaki temellerini atan Papa III. Innocentius ile karşılaşsaydı, acaba yine aynı cümleyi kurabilir miydi? “Bre siz hepiniz deli!” Hiç sanmıyorum.

Zira son dönemde oldukça ses getiren Prof. Dr. Şener Aktürk’ün de çalışmalarında işaret ettiği üzere, Batı Avrupa’da modern dünyanın temelleri; Papa III. Innocentius döneminden itibaren şekillenen, tek inanç ve tek mezhep fikri üzerine kurulmuştur. Bu düzen, çoğulculuğu değil, dışlamayı; birlikte yaşamayı değil, tasfiyeyi; barışı değil, tarihsel olarak en sert şiddet rejimlerini üretmiştir. Haçlı seferlerinden mezhep savaşlarına, sürgünlerden yakılan şehirlere, soykırımlara kadar uzanan bu miras, Batı hümanizminin hiç sevmediği ama vazgeçemediği bir arka plandır. Bu yüzden Eleni’nin Karadeniz’e yönelttiği teşhis, belki de en çok bu tarihsel merkeze döndürüldüğünde anlam kazanır. Çünkü hoşgörü, Batı modernliğinin kurucu ilkesi değil, birlikte yaşayamamak daha maliyetli hâle geldiğinde benimsenen bir zorunluluktur.

Bu diziyi yalnızca bir dizi olarak izlemek elbette mümkün. Ancak gördüğümüz, duyduğumuz ve tekrar tekrar maruz kaldığımız her anlatı, bilinçdışımızda bir dünya tasavvuru inşa eder. Senaristlerin burada tercih ettikleri çerçevenin bilinçli olup olmadığını bilmiyoruz. Bilinçliyse sorunludur, bilinçsizse daha da sorunludur. Çünkü bu durumda anlatının ardındaki kültürel ve ideolojik bagaj, denetlenmeden ve sorgulanmadan kendini yeniden üretmiş demektir.

Üstelik bu anlatı, herhangi bir platformda değil, devletin kanalı olan TRT’de yayımlanmaktadır. Bu da meseleyi bireysel estetik tercihlerden çıkarıp kamusal sorumluluk alanına taşır. Aynı kanalda salı günü, Fatih Sultan Mehmed’in büyük bir inanç ve azimle Trabzon’u fethedip Pontus Rum’un zulmüne son verişi gururla anlatılırken; cuma günü yine aynı kanalda Trabzonluların genç bir kızın ağzından Rumca vahşi, deli, barbar gibi hakaretlere maruz kalması yalnızca yaman bir çelişki değil, aynı zamanda kabul edilemez bir zihinsel kopuştur. Bu kopuşu normalleştirmek, Eleni’nin teşhisini haklı çıkarmak anlamına gelir. Hele ki Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ittifak kurduğu şu günlerde aklımızı başımıza almamız gerekir.

Öte yandan seyirci olarak da her hikâyeyi bize aitmiş gibi içselleştirmemek gerekir. Dizide kurulan Karadeniz temsili, gerçekle neredeyse hiçbir noktada örtüşmez. Bu durumdan Karadeniz insanı da oldukça rahatsız. Sadece bozuk şive ya da orantısız şiddet meselesi değil. Gündelik hayata ilişkin olmazsa olmazları da kaçırıyor dizi. Örneğin gerçek bir Trabzonlunun tespit ettiğine göre Trabzonspor’un konuşulmadığı tek bir gün geçmezken, dizide ne bir maç izlendiğini ne bir forma giyildiğini görürüz. En özgün, en üretken zihinlerin bu coğrafyadan çıktığı bilmemize rağmen bu tarz meşgaleleri olan hiçbir karaktere rastlamıyoruz. İnanç söz konusu olduğunda ise Karadeniz, Türkiye’nin en muhafazakâr bölgelerinden biridir; “Of direkt Allah’a bağlıdır” şakası bile bu bağlılığın halk arasındaki ifadesidir.

Dolayısıyla burada mesele Karadeniz’in ne olduğu değil, anlatının onu neye dönüştürdüğüdür. Bu nedenle, diziyi yalnızca dramatik bir kurgu olarak değil; hangi hayatların “medenî”, hangilerinin “ıslah edilmesi gereken” olarak tasnif edildiğini gösteren ideolojik bir metin olarak da okumak gerekir. Aksi hâlde, şiddeti estetize eden bu anlatı yalnızca ekranda kalmaz; sessizce zihinlerimize yerleşir ve aynada gördüğümüzü sevemez, kendimize yabancılaşırız.

Aslında dizide tartışmaya açık daha birçok mesele var ama bana ayrılan sayfaların sonuna geldik. Yine de son olarak bir şeyi sormadan geçemeyeceğim: Bu hikaye başka türlü anlatılamaz mıydı? Eleni Trabzon’a geldiğinde son derece kültürlü, gelişmiş, medeni, sıcak kanlı insanlarla karşılaşamaz mıydı? İslam’ı tanıyıp hatta Müslüman olup bu coğrafyada sahici bir ahlaki zeminle temas edemez miydi? Medeniyetler çatışması diye pazarlanan gerilim, bir medeniyetler ittifakına dönüşemez miydi? Elbette dönüşebilirdi. Ancak o zaman yıllardır alışageldiğimiz Batı merkezci üstünlük anlatısı çökerdi. Çünkü Batı, kendini hep  karşısına bir “öteki” yerleştirerek kurar ve öteki ortadan kalktığında, üstünlük anlatısı da anlamını yitirir. Konstantin Kavafis’in dizeleri bu noktada meseleyi çok güzel özetler: “Peki biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.” Barbarlar yoksa hikaye de yoktur. Durgun bir denizi kim izlemek ister?..